BALKANLARDAN ULUĞ TÜRKİSTAN’A TÜRK HALK İNANÇLARI II KAŞKAYİLER –

BALKANLARDAN ULUĞ TÜRKİSTAN’A TÜRK HALK İNANÇLARI II KAŞKAYİLER –

DESCARGAR PDF

BALKANLARDAN ULUĞ TÜRKİSTAN’A TÜRK HALK İNANÇLARI II
KAŞKAYİLER – TEREKEMELER – ELSEVENLER – KARAKOYUNLULAR – KİRESUNLULAR
– AVŞARLAR – İSMAİLİ HAZARALAR – KENGERLİLER – CAFERİLER –
KARAMANLILAR – NİGARİLER – AYRIMLILAR – KEKAİLER – ŞEBEKLER – NAVILLAR
– SARULULAR
Resim
Dr. Yaşar KALAFAT
İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ
GİRİŞ
METİN
TÜRK HALK İNANÇLARININ STRATEJİK BOYUTU-İRAN
KAŞKAY TÜRKLERİ
KARAPAPAH TÜRKLERİ
ŞAHSEVEN / ELSEVEN TÜRKLERİ
KARAKOYUNLU TÜRKLERİ
KİRESUNLU TÜRKLERİ
AFŞAR TÜRKLERİ
İSMAİLİ HAZARA TÜRKLERİ
CAFERİ İNANÇLI İRAN TÜRKLERİ
TÜRK HALK İNANÇLARININ STRATEJİK BOYUTU-AZERBAYCAN
KENGERLİ TÜRKLERİ
KARAMANLI / ÇELEBİ TÜRKLERİ
NİGARİ TÜRKLERİ
AYRIM TÜRKLERİ
TÜRK HALK İNANÇLARININ STRATEJİK BOYUTU- IRAK
TÜRKMEN TÜRKLERİ HALK İNANÇLARI
KEKAİ TÜRKMENLERİ
ŞEBEK TÜRKMENLERİ
MAVILLI / MAVİLİ TÜRKMENLERİ
SARILLI / SARILI TÜRKMENLERİ
SONUÇ
KAYNAKLAR
YAZILI KAYNAKLAR
SÖZLÜ KAYNAKLAR
İNDEKS
======
RESİMLER
ÖNSÖZ
“Balkanlardan Uluğ Türkistan’a Türk Halk İnançları II.” İsimli
çalışmamız bu metodla hazırladığımız ikinci çalışmadır. Çalışma
planımızdaki bu seriden çıkarılacak Anadolu, Tacikistan, Özbekistan,
Türkmenistan, Kırgızistan ve Afganistan Türk halk inançları konularını
içerecek bunları gruplandırılmış diğer Türk halk kesimlerinin
inançları konulu kitaplar izleyecektir. Azerbaycan inanç kesimlerindn;
İngilay, Hapıtlı, Hınalık, Buduh, Üdin’lere dair derlenilmiş bilgileri
iknci cildin kapsamına almadık. İran Türklerinden ; Ebiverdi, Sungur,
Halaç, Mukaddem, Beydilli, Hamadanlı, Boyatlı, Karadağlı ve Karaçorlu
gibi Türk boylarının halk inançlarını ise henüz yeterince
inceleyemedik.
Bu kitabımızda da inanç indeksine ayrıntılı yer vermeye çalıştık.
Kaynak olarak yararlandığımız şahısların resimlerini de kitaba almak
suretiyle halk bilimlerini tanıtmayı amaçladık. Yararalandığımız
yazılı kaynaklarının tanıtımını geniş tutmak suretiyle, incelemeye
aldığımız halk inancı çevreleri ile ilgili bibliyografya zenginliği
oluşturmaya çalıştık.
Bu çalışmamız akademik format ve izlenilmeye çalışılan metod
itibariyle daha fazla amaca uygun olmuştur. Aynı konulu yeni
çalışmalarımız; derlenilen malzeme itibariyle karşılaştırmalar yapmak,
bu bilgi ve bulguların ilgili kaynaklarındaki yerlerine işaret etmek,
gösterdikleri özellikleri vurgulamak itibariyle isteğe daha uygun bir
seviyede olmuştur. Yeni çalışmalarla bu metodun daha tekamül
ettirilebileceğine derlediğimiz malzemenin daha yararlı çalışmalara
vesile alabileceğine inanıyoruz.
Çalışmalarımız için bize gerekli uygun ortamın hazırlanmasında
desteklerini esirgemeyen Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi
Başkanlığına ve çalışmalarımızı yayınlamak suretiyle teşvikini
esirgemeyen Kültür Bakanlığı’nın Yayınlar Dairesi Başkanlığına, sabır
ve fedekarlıklarla bana olan yardımlarını kesintisiz sürdüren eşim
Ayten Kalafat’a şükranlarımı sunuyorum.
Dr. Yaşar Kalafat
ASAM
Kafkasya Araştırmaları Masa Başkanı
TÜRK HALK İNANÇLARININ
STRATEJİK BOYUTU - İRAN
GİRİŞ
Biz bu yazımızda incelediğimiz konuyu oturtmaya çalıştığımız teorik
çerçeveden sonra metin kısmında İran’ın Türk kesimlerinden Kaşgaylar,
Hazaralar, Avşarlar, Karapapahlar, Şahsevenler, Karakoyunlular ve
Kiresunların halk kültürü üzerinde duracağız. Yaptığımız
açıklamalardan sonra nihaî mesajımızı sonuç bölümünde veriyoruz.
Türkiye Türklüğü ile İran Türklüğü arasındaki kültürel ilişki şüphesiz
iki ülkenin kültürel ilişkileri çerçevesinde gelişebilirdi. Son yüzyıl
itibarıyla kültür ve eğitim anlaşmaları daha ziyade sınırlı olmakla
beraber yüksek öğrenimde öğretmen ve öğrenci takası şeklinde olmuş ve
İran –Fars kültürü lehine gelişmiştir. Meselâ Türkiye’deki Fars dili
ve edebiyatı üniversite bölümleri İran’da Türk dili ve edebiyatı
bölümlerinden çok daha kıdemli ve yaygındırlar. İran ile Türkiye
arasındaki sempozyum türünden toplu kültürel faaliyetlere iştirak uzun
süre Mevlâna sempozyumları ile sınırlı kalmıştır. İran’dan Türkiye’ye
yapılan kültür içerikli kongrelere katılım 1990’lı yıllarda
başlamıştır. Bununla, Türkiye’de yapılan Nevruz, TÜDEV, Folklor,
Yazarlar Birliği, İLESAM toplantıları ve bazı şiir günlerine İran’da
üretilmiş kültürel değerlerin, üreticileri arasında Türklerin
bulunduğu gerçeğini olan katılımı anlatmak istiyoruz. Bize göre
özellikle atlı bozkır medeneyetinin kültür değerlerini İran
coğrafyasında hayata geçirenler Türklerdir. Bu medeniyet şeklinin
diğer Türk coğrafyalarındaki ayniliklerini tespit ve açıklamak,
öncelikle Türk kültür adamının sorumluluğundadır. Bu arada kültürel
küreselleşmeye giden dünyada, akraba kültürler aralarında bölgesel
dayanışmalar kurarlarken İran’da Türkler, Farslar ve diğer halkaların
birlikte geliştirdikleri kültürleri küresel kültürün emperyalist
baskısı karşısında, onların korunma kozlarıdır.
Türklerde diğer kültürlere karşı saygılı olmak bir kültürel gelenek
oluşturmuştur. Özellikle birlikte yaşanılan halkların kültürlerinin
devamlılığına özel itina gösterilmiştir. İran coğrafyasında Türk ve
Fars kültürel komşuluğu ise iç içe geçmiş, gelişme Fars kültürü
lehinde olmuştur. Çok kere oluşturulan kültürel senteze Fars kültür
damgası vurulmuştur. Üretilen ortak coğrafî kültürel değerler
uluslararası zeminde Fars kültürü olarak sergilenmiştir. Bu gelişme,
üst kültürün baskın çıkması olayından ziyade, Fars aydının kültürel
değerlerine her dönemde hatta Türklerin hâkimiyet dönemlerinde dâhi
bir biçimde sahip çıkması olayıdır. Halkların bu arada Türk halkının
İran coğrafyasında kendisine ait olana sahip çıkması bu itibarla
önemlidir. Bu önemi biz halk kültürü alanında benimseyenlerdeniz. Bu,
şüphesiz kültür düşmanlığı veya kültür bölücülüğü değildir. Türk ve
Fars kültürleri tarih boyunca karşılıklı birbirlerinden
yararlanmışlardır. Biz halk kültürü çalışmalarımızla bu birlikteliği
bozmak değil, güçlendirmekten yanayız. İran medeniyet beşiğine Türkler
de katılmışlardır. İran’da yapılan bu tür faaliyetlerden Şerefhane
Toplantısı’na Türkiye’den ve Azerbaycan’dan toplu iştirak olmuştur.
İran Türklüğünün Anadolu ve Kuzey Azerbaycan Türklüğü ile olan aktif
kültürel faaliyet alanındaki dayanışması da 1990’lardan sonra
yoğunlaşmıştır. Bu gelişmede rahmetli Elçibey’in takip ettiği kültür
milliyetçiliği politikası, Türk dünyasının genelindeki uyanış ve
birtakım radyo ve televizyon yayınları ciddî şekilde etkili olmuştur.
“Millet ve milliyeti teşkil eden unsurlardan birisi de örf ve
âdetlerin birliğidir. Lisan birliği gibi örf ve âdet birliği de uzun
zaman aynı sahada aynı devlet içinde yaşama neticesinde vuku bulan
çeşitli temaslardan doğar. Milletçe yapılan umumî bayramların, mühim
millî hadiseler münasebetiyle yapılan törenlerin, milletlerin
hayatında çok kuvvetli birleştirici rolü vardır.”1 Kültür şölenleri bu
kapsamda mütalâa edilebilir. Bölgesel kültür şölenlerinin halk kültürü
ağırlıklı olmaları taraflardan ilgili araştırmacı ve yazarların metot
ve literatür itibarıyla tanışmaları, monoğrafilerin karşılıklı
tercümelerinin sağlanılması bu itibarla önem arz etmektedir.
Millî ve siyasî uyanmanın ilk merhalesi, millî kimliğin mitoloji
boyutudur. Yahudi tarihinin birinci devrini Efsane Devri teşkil eder.
Ermeniler efsanevî dönemlerini canlı tutmaya çok şey borçludurlar.
Şüphesiz mitolojik derinlikten en fazla istifade eden Yunanistan
olmuştur. Ord. Prof. Dr. Sadri Matsudi Arsal, mitolojinin millî
duyguların oluşturulmasındaki önemi üzerinde durmuştur.2 Prof. Dr. B.
Öğel, Prof. Dr. A. İnan gibi milliyetçi Türk bilim adamları, mitoloji
içerikli eserler vermişlerdir. Halk bilimi ile mitolojinin organik
bağı ve bu bağın komşu kültürleri itibarıyla önemi ise tartışma
götürmez.
Biz bu incelememizde, Tengricilik inancındaki Tengrinin yeri ile eski
Türk inanç sistemindeki ruhların yeri arasındaki bağıntıya ışık
tutabilecek verileri de irdelemeye çalışacağız. A. Schimmel “din
deyince, insanların bedemehâl şahıs şeklinde olması lâzım gelmez;
insan üstü bir kudretle münasebetini anlamaktayız. İlâh ve Tanrı
mefhumunun mevcut olması lâzım gelmez".3 demektedir. Din sosyoloji
itibarıyla (Rusça yazılmış kaynakları bilemiyoruz) Tengriciliğin
esasları tespit edilip dönemlerinde ve günümüzde nispet bağları ve
münasebetleri araştırılmamıştır. “Dinler, dinler tarihçileri
tarafından iptidaî dinler, millî dinler, dünya dinleri olarak
ayrılırken Tengricilik / Türk Tengri dinî, millî din mi idi? Millî
dinler yalnız bir milletin ruhanî malıdır (...) fakat bazen millî
dinlerden bir dünya dinî gelişmiştir4 denilirken, bu derece geniş bir
coğrafyaya yayılmış olan Tengricilik, bu türden bir aşama mı geçirdi.
İran Türk coğrafyasında bu konuda tespitler yapılabilir mi?” Din
fenomolojisi dinî hadisenin mahiyetini tetkik eder”5 denilirken, bazı
örneklemelerde, yeni dinler, eski dinlerin coğrafî alanlarında etkili
olabiliyorlar. Budizmin Tengricilik aleyhinde Asya’da yayılma
gösterebilmesi gibi. Ancak İslâmiyet, Hristiyan coğrafyasında bu
türden bir etkinlik gösterebildi mi? Evlâdı Fatihan bu açıklamanın
kapsamına girer mi? İran Türk bölgesinde İslâmiyet Zerdüşizm
ilişkilerinde gelişme nasıl olmuştur? Bizim incelemelerimizin
kapsamına eski Türk inancının mukaddes ayinleri, mukaddes mahalleleri,
kutsal zamanları, kutsal eşyaları, kutsal şahsiyetleri, bıraktıkları
izler itibarıyla girecektir. “Din fenomolojisi, mukaddes bir ayinin
nasıl gelişip değiştiğini araştırır”6 derken biz Tengricilik veya eski
Türk inançlarının İran-Türk İslâmındaki tezahürünü karşılaştırma
konusu yapmaya çalışacağız. Aynı alanda, dinin aile ve millete karşı
aldığı muhtelif dinî cemaatlerin cemiyetle olan münasebetini din
sosyoloji kapsamında inceleyeceğiz. İran Türkünün büyük mistiklerinin
kendi hayatları hakkında verdikleri malûmatı din psikolojisi
itibarıyla irdelemeye çalışacağız.
Ayrıca İran Türk halk inançlarından yola çıkarak, inançlardaki
“mana”yı bunun ham bir resim veya puta dönüşmüş şekli olan “fetiş” e,
ihtiyatsız yaklaşılmayan “tabulara totemist” inançlara, bir taraftan
maddelerin hususî bir kuvvet ihtiva etmesi diğer taraftan ruhlara olan
inanışın (animizm) birleşmesinden meydana gelen animatizme dair
tespitlere yer vereceğiz. Bu tür ön ve ara açıklamalar çalışmamızın
yan ürünleri olacaktır. Çalışmamızdaki ana amaç yukarıda da
belirtildiği gibi, Türk elleri arasındaki kültür birliği gerçeği ile
ilgili halk inançlarından yola çıkarak İran özelinde bir çalışma
yapmaktadır.
Bekir Sıtkı 1918 yılında Turan dergisinde7 İran’ın Türk kültürü
üzerindeki tesirini anlatırken, “Rusya Müslümanlarıyla Arap dünyası
arasında İran olduğu için Arap kültürü Asya’da çok köklü gelenekler
yaratmamıştır. Dinin neredeyse biçimsel özellikleri olmuştur.
Arapçadan gelen dinî kavramlar yerel eski pagan âdetlerle
birleştirilmiştir. Geleneksel azizlerimizden çoğunu yeni Arap
isimlerle anmaya devam ediyoruz. Kutsal ağaçlarımız, hayvanlarımız,
bazı günlerle, bazı yörelerle ilgili batıl inançlarımız da öyle.
Yörelerimizde kutsal yerlere dair olan inançları, hocaların karşı
çıkmasına rağmen yaşamaya devam ediyoruz ve insanlarımız bizlere çok
uzak olan Mekke ve Medine yerine buralara rağbet gösteriyorlar.
Tatarlar (Türkler), diş ağrısından başlayarak her türlü derdini,
acısını, sevincini yöredeki evliya türbelerinde dışa vurur, çare arar.
Tatarlar bu türbelerde maniler söyleyerek evliyalarından çare bekler
ve beklentisi gerçekleştiğinde buralarda kurban keserler.
Arap etkisi yüzeyseldir. İran etkisi ise derindir ve Tatarların
/Türklerin dünya görüşü üzerinde derin etkiler bırakmış,
dönüştürmüştür.8 Kabul edilmesi zor da olsa yazar şu açıklamayı da
yapmaktadır. İran kültürünün etkisinden öncelikle İran’a komşu olan
topraklar için bahsetmek doğru olur. Yani, Azerbaycan Kafkasya ve
Buhara için, yüzyıllar boyunca süren bu etkinin doğal bir sonucu
olarak, Azerbaycan ve Kafkasya’nın değişik bölgelerinde yaşayan
Türkler İslâmı İran kisvesiyle kabul etmişlerdir. Yani, İslâmın İran
kültürüyle ve gelenekleriyle dönüştürülmüş biçimi olmuştur.
Azerbaycanlılar ve Kafkasyalılar Şiî olduklarından, mezheplerine olan
sıkı bağlılıkları ulusal bilinçlerini geri plâna itmişlerdir. Bu
nedenle kendilerini İranlı veya en fazla Şiî olarak tanımlamışlardır,
ama kendilerine özgü Türk kültürünün onun faktörlerini de
korumuşlardır. Yani Türkçe konuşmaya devam etmişler, şarkılarında bu
kültürü sürdürmüşler, tam anlamıyla İranlı olmamışlardır.9 Biz
makaledeki temaları eleştirme niyetinde değiliz. Bir halk bilimci
olarak yüzyıl evvel de konulmuş olsa, günümüzde bu tespitin alınacak
mesajlar içerdiğini düşünüyoruz.
Türk toplulukları, bugün açık ve gizli bir oluşumun sancılarını
yaşatmaktadır. Kendi aslî kimliklerine kavuşarak, hür dünyada
yerlerini almaları, bunların ancak özellikle kültür açısından
birbirini tanımalarına ve aralarındaki ortak, tarih ve dil şuurunun
gelişmesine bağlıdır. Halk kültürü ise kültürel araştırma
çalışmalarının merkezinde olmanın yanı sıra dilin ve tarihin de
kaynakları arasındadır. Türk topluluklarının bağımsızlığa kavuşması ve
kavuşanların bağımsızlıklarını devam ettirebilmeleri Türk dünyası için
stratejik, siyasî ve ekonomik açıdan çok önemlidir. Bağımsızlık
mutlaka ve muhakkak siyasî anlamda olmayabilir. Kültürel kimliğe sahip
çıkabilmek, bu kimliği milliyeti adına hayata geçirebilmek de egemen
kültürün bağlarından kurtarılması demektir. Fert ve devlet olarak
tarihin oluşumunda millî kimlikle rol üstlenilebilmektedir. Esas olan
bu itibarla dünya olaylarının tümü dolaylı da olsa Türklüğü etkilediği
nispette kültür adamının meselesidir.
11 Eylül 2001’de Amerika’da cereyan eden ve Ladin –Taliban eylemi
olarak tanınan terör hareketi Türkülüğe nasıl yansımıştır. Bize göre,
evvelce bölgesinde ciddî bir güç olan Türkiye ekonomik krize
sürüklenilmek suretiyle müttefikleriyle Kafkasya politikalarında
pazarlık yapma gücü büyük ölçüde elinden alınmıştır. Süper güç olan
müttefiki, uluğ Türkistan’da giderken Türkiye ile birlikte gitme
lüzumunu artık duymayacaktır. Zira, oraya dünya ile birlikte
gitmiştir. Tepelenilen güçler, din adına terör yaptığı ileri sürülen
halk, dünya Türklüğünün bir parçasıdır. Türkiye’nin biraz daha zafiyet
göstermesi ve Türkiye’nin biraz daha millî tezlerinde ısrar etmesi,
süper güç müttefikin partnerini değiştirme ihtimalini doğurabilir. Bu
arada Türklük itibarıyla hayati bir nokta, Türk devletlerinin
aralarında ihtilâfa düşmemeleridir. Aksi hâlde, uzun süre Türk
dünyasından bahsedemeyiz. Bu açıklamaya, kültür stratejisinin siyasî
ve ekonomik stratejiler itibarıyla de tayin edici olduklarına işaret
etmek için yer verdik. Uluğ Türkistan Türklüğü, İran Türklüğünden
bağımsız değildir.
Tarih sadece geçmiş zamanlar hakkında elde edilen bilgilerden ibaret
değildir. Tarih yeni eserler gerçekleştiren, sosyal düzen içerisinde
kısa ve uzun vadeli değişmeler meydana getiren fiillerdir. Bu
tecrübenin amacı istikbale yönelik yorumları ile tarih felsefesine
ulaştırmaktır. Bu maksatla insanlar kendilerine hedefler belirler ve
uygulamaya koyarlar. Buna da meşrulaştırma gayreti ve hareketi
denilebilir. Nüfus hareketleri, sosyal yapıların organik terkipleri,
zihniyetin dinamiği, iktisadî ve siyasî çatışmaların izlenilmeleri
bunun kapsamına girebilir. Bütün bunların şekillenmelerinin temelinde
kimlik ve kimliğin temelinde de halk kültürü vardır. Türklüğün yaşamış
olduğu tecrübelerin tamamını kucaklayan, kendisinden Türklüğün
geleceğinin fışkırması gereken bu miras, husumet değil, dostluğun
kaynağıdır. Türk tarihinin kaynakları sadece arkeoloji, abide, kitabe,
yer adları, topluluk adları, kütüphane yazmaları, basılmış eserler,
arşiv belgeleri değildir. Sözlü kaynaklar mitoloji ve destanlar da
aslî unsurlardır.
İzlediğimiz literatürün110 bize düşündürdüğü bir husus da şudur.
Türkiye’de irticaî tabanı kullanarak siyasî çıkar sağlayanlar kadar,
irtica karşıtı mücadele içerisinde olan kesim arasında, irtica
karşıtlığı kimliği ile çıkar sağlayan kesimler de vardır. Bu tespiti
günlük basından ve çevremizde olup bitenden izlemek zor değildir.
Üzerinde vurgu yapmak istediğimiz esas husus bu değildir. İrticaî
kesimin arkasında yurt dışından destekçiler var iken, bu kesimle sözde
mücadele edenlerin arkasında yurt dışı destek yok mudur? Bizi bu
açıklamayı yapmaya yukarıda ismi geçen eserdeki ciddî ve güvenilir
açıklamalar sevk etmiştir. Siyasî İslâmdan yana olmak ve ona karşı
olmak itibarıyla bir yelpaze oluşturulacak olsa, Türkiye Cumhuriyeti
İran’dan daha çağdaş ve daha demokratik bir rejimle yönetilmektedir.
Bizim samimî kanaatimiz de bu merkezdedir. Bacınoğlu’nun kitabını
okumadan evvel kanaatimiz Türkiye ve İran’ın çağdaş yönetsel normlar
itibarıyla Türkiye’nin Batı nazarında notunun daha yüksek olduğu
şeklindeydi. Modern Alman Oryantalizmi isimli eseri okuduktan sonra
gördük ki, İran İslâm Devrimi ve onun uygulayıcıları, bu siyasî tercih
ve uygulamaları ile özellikle Batı nazarında saygı ve itibar
görmektedirler.
Bu türden bir açıklamanın bu yazıda yer almasının ilgisine gelince,
Farsların ve Fars milliyetçiliği ve siyasî çıkarları adına
sahiplendikleri İran medeniyeti tezine göre, İran’da tarih boyunca
üretilen siyasî, mimarî, edebî, idarî, medeniyet bir havza
oluşturmuştur. Bu havzanın kapsamına, Özbekistan, Azerbaycan, Anadolu
vs. girmektedir. Bacınoğlu çiftinin çalışmaları ile ortaya çıkarılan
gerçek de gösterilmektedir ki, Batı İran’ı hâlâ böyle görmektedir.
İran’ın bu haşmetli dönemi günümüz İranı’nı da kapsayarak sürmektedir.
Bu itibarladır ki, İran Türklüğü bu medeniyet havzasında kültür adına
ne üretti ise, onu bilmek onu sahiplenmek durumundadır. Bunun için
İran Türk kültürünün derinliklerine gidilebilmek, bu kültürü üreten
Türk halklarının, kültürel akrabalıkları tespit ve teyit
edilebilmelidir. Bizim yapmaya çalıştığımız, halk kültüründen yola
çıkarak bu hizmeti yerine getirmektedir. Hiçbir kültüre karşı düşmanca
tavır almak bizim halk bilimci ve kültür milliyetçisi kimliğimizle
bağdaşmaz. Atatürk’ün bu gibi durumlar itibarıyla, hazırlanmak
bakımından manevî köprüler için belirttiği gibi, “Dil bir köprüdür.
İnanç bir köprüdür. Tarih bir köprüdür.” Bizim yapmak istediğimiz de
halk kültürü köprüsünü güçlendirmektir.
Çalışmamızda, incelediğimiz bölgedeki Türk halk kesimleri arasında
inanç karşılaştırması yaparken, bu karşılaştırmayı, zaman zaman Türk
dünyası geneli itibarıyla da yapmaya çalıştık ve tespitini yaptığımız
inanç motifinin Türk halk inançları kültürü içerisindeki yerini işaret
etmeye çalıştık. Bu metot bize kısa da olsa İran Türklüğünün arka
plânını açıklamaya yönlendirdi. Orta Doğu Türklüğünün Kafkasya
Türklüğü itibarıyla, halk inançları coğrafyası bakımından bir bütün
olduğu gerçeği ile tekrar karşılaştık. Bu itibarla İran Karapapah
Türklerini izah ederken, konuyu, Gürcistan, Anadolu, Azerbaycan
Karapapahları ile birlikte inceledik. Mevcudiyetine ismen değindiğimiz
Türk halkın, kışlak ve yaylaklarını da zikredip, hangi oba ve
oymaklardan oluştuklarını anlatmaya çalıştık. Bozkır medeniyeti
yaşanılan yarı göçebe sosyal- hayata yansır. İzah ederken, bu yaşam
biçiminde beslenme, el sanatları ve üretim inanç ilişkilerine de yer
verdik.
Biz bu yazımızla İran’daki Türkçü hareketin dönemlere göre seyri
üzerinde durmuyoruz. İran Safavi iktidarlarının muayyen tutumlarının
İran Türkçü hareketlerine yansımasıüzerinde de durmuyoruz. Biz İran’da
türk kültürel milliyetçiliğinin kültür hareketleri genelinden
hareketle gösterdiği şekillenmelere gösterdiği şekillenmelere değinmek
istiyoruz. Buna rağmen İran İslam Devrim’nin ve buna bağlı olarak
Türkiye’den İran Türkü göçünün, reformcu hükümet politikalarının ,
İran Irak Savaşının, Sovyetlere Birliği’nin dağilması sonucu ortaya
yeni Türk devletlerinin çıkmış olması, Karabağ işgali olayında İran’ın
takındığı Ermeni yanlı tavrını, Elçibey faktörü, İran Türkçü
hareketlerine yansımaları İran’daki kültürel Türkçü hareketi de
etkilemiştir.
Iran’da yaşayan Türklerin milli ektiviteleri edebiyat, dil ve tarih
gibi kültürel çalışma düzeyine indiği 1980’li yıllarda Varlık derğisi,
Furuğe Azadi Gazetesi Güney Azerbaycan’da Kültür milliyetçiliğine
merkezlik yaparlarken, 1995 meclis seçimlerinde kazanan Mahmud Ali
Çehregani bu mayalanmanın bir ürünü idi.11
Şüphesiz milliyetçilik kültür ürünlerine yansımasının İran’daki
geçmişi daha derinlerde idi. Üstat Cavad Heyet 5. Milletler Arası
Kongresinde gelişmenin arka planına dair geniş bilgi verirken rahmetli
Sehend’in “Yasak” şiirinde yapısına almaktadır. Bu şekilde Güney
Azerbaycan’da Türkiye’ye konulan yasak 50 yıl sonar aynı coğrafyada
toplumsal patlamaya yol açmaktadır.12
“Taliime sen bak
Düşüncelerim yasak
Duygularım yasak
Geçmişimden söz açmağım yasak
Geleceğimden danışmağım yasak
Ata ve babmın adını çekmeğim yasak
Anamdan ad apardığım yasak
Bilirsen,
Anadan doğulandan bile
Özüm bilmeye, bilmeye
Dil açıpta danıştığım dil de
Danışmağım da yasakmış yasak ! »
Güney Azerbaycan Milli Medeni Hareketi, Fars Şövenizmine, İran’ın
parçalanmasına karşışdır. Azrbaycan-Türk kimliğinin korunmasına,
mücadelenin yasal çerçevede götürülesine, anadil Türkçe ile eğitim ve
yayın yapılmasına, etnik grupların iradelerinin yönetime yansımasına,
gelir dağılımında eşitliğe, yerel yönetimlere eşitliğin yansımasına,
etnisitenin kendilerini temsil haklarını elde etmelerine, İran dış
politikasına etnisitenin istaklaerinin yansımasına taraftarlardır.13
Iran resmi dökümanlarına göre ; 1996 seçimleri esas alan ülkenin
nüfusu 59.500.500 ve nüfuz artışı %1.6 dır. Ülkede ;Farslar, Kürt,
Azeri, türkmen ve Beluçlar vardır. Etnik kesimler dil ve kültürlerini
yaşayabilmektedirler. Resmi dil olan Farsça Hint-Avrupa dilleri
grubundandır. Bu dökümanlara göre ; « Farsçanın bugünkü şekli İran’a
komşu olan diğer kavimlerin dilleri üzerinde de etkili olmuştır.
Farsça’dan etkilenen dillerin başında Türkçe gelir. Türk milleti yüce
İslam dini ve İslami irfanla İran ve İranlı aracılığıyla tanıştığı
gibi edebi sanatları ve bu sanatların inceliklerini de yine İran söz
ustalarından öğrendi. Hicri 5. asırdan itibaren Selçukluların
Anadolu’ya ilerlemeleri ile birlikte Farsçanın bu ülkede olgunlaşmaya
başladığını görmekteyiz. Bu dönemde Farsça türkler arasında öylesine
kök saldı ki, Osmanlı okullarında tasvvuf dili olarak okutulmaya
başlandı. Mufassal bir Farsça divanı bulunan Yavuz Sultan Selim savaş
rakibi Şah İsmail ile yaptığı yazışmalarda Farsçayı kullanırken,
Fuzuli, Nefi ve Nabi gibi büyük türk şairleri de şiirlerini bu dille
yaymışlardır.... İran’da Farsçanın dışında Azeri Türkçesi, Arapça ,
Kürtçe vb. Dillerle Farsça’nın çeşitli lehçeleri de
konuşulmaktadır...... Nevruz bayramı İranlıların en büyük
bayramlarındandır ve hiç bir etnik ve din farkı gözetmeksizin bütün
bir yurtta coşkuyla kutlanır.14
KAŞKAY TÜRKLERİ
Tasarladığımız araştırma plânını atlı göçebe Türk medeniyeti zemininde
ele alacağız. Bu itibarla Anadolu’dan yapabileceğimiz tespitleri
İran’dan Kaşkaylar; Gürcistan, Azerbaycan, İran ve Anadolu’dan
Karapahları; İran coğrafyasından Hazara Türkleri ile birlikte
alıyoruz. Böylece Vatan – İran Turan hattında başlattığımız Türk halk
inançları çalışmalarına bir ilmek daha eklemiş olacağız. Küreselleşen
dünyada medeniyetler çatışması yaşanırken Türk bozkır medeniyetinin
Türk dünyasının bu kültür savaşında çıkış noktası olabileceğini
düşünüyoruz. Türk dünyasının yegâne ortak paydası bu medeniyetin
kalıntıları ve ümidi de bize göre medeniyetin çağımıza taşınmasıdır.
Bu itibarladır ki, rahmetli Kafkesoğlu’ndan aktarmalardan ve rahmetli
O. Turan’ın yaptığı tespitlerden yararlanacağız. Bozkır kültürü diye
ifade ettiğimiz kültür tipi, atlı göçebelikten ibaret değildir.
Merkezinde at yetiştiriciliği ve çobanlık vardır. Faaliyet alanı
Karadeniz’in kuzey düzlüğü ile Kuzey Türkistan arasındaki İskit
sahasıdır. Göçebe sanat türü olan hayvan uslûbü burada doğup
gelişmiştir. Bu kültür M.Ö. 5-9 asırda teşekkül etmişti. Avrasya’ya
buradan yayılmıştır. Avrasya bozkırlarında M.Ö.1. başlarında yaşayan
atlı kavimlerin İskitlerdeki kültür belirtilerini Türklerden alınmış
olabileceği belirtilmiştir. İskit kültürü ile Altay arkeolojik
buluntuları arasında benzerlikler vardır.
Altay nazariyesine gelince, bu kültür Altay yaylalarında proto Türkler
– Türklerin ataları tarafından bozkır kültürü olarak geliştirilmiştir.
Atın ehlileştirilmesi, atlı çoban kültürünün ortaya konması Türklere
bağlanılmaktadır.
Orhun Kitabelerine göre Türk bozkır cemiyetinin yapısı, oğuş –aile
ulus-aileler birliği, bod-boy, kabile, bodun-boylar birliği, İl
(el)-müstakil topluluk, devlet, imparatorluk şeklindedir. Eski Türk
devleti aile ve ordu gibi iki sosyal birliğe dayanıyordu. Bu sistemde
toprak köleliği yoktur. Din adamları imtiyazlı sınıf değildir. Hukuk
esasları töre gereğince yürütülüyordu. Şamanlık Türklerin kendi
düşünce mahsulleri olmayıp çeşitli dinlerden gelen tesirlerin
birbirleri ile karışmasından meydana çıkmış bir tasavvur örgüsüdür.
Bozkır Türklerinde din Gök-Tanrı dini idi ve bu tek Tanrılı bir inanç
sistemi idi. Bu dinde putçuluk yoktu. Din adamının adı “Kam”dı.15
İran Türklüğü incelenirken kültür sosyoloji ile etnik sosyolojinin
birleştiği kavşakta, kültür milliyetçilerinin gözardı edemeyecekleri
millî hassasiyetler vardı. Kaşkay halk kültürünü incelerken bu nokta
tekrar dikkatimizi çekti. İran’da kültürel Türkçülük serpilip
gelişirken hareketin siyasî adı ne olmalı idi? Mücadele hangi noktaya
kadar ve ne tür tezahürler göstererek “Azerî kültürel kimliği” adına
yapılabilirdi. Çalışma alanı kültür milliyetçiliği olan araştırmacı,
millî kültür hareketlerinin millî – siyasî hareketlere dönüşme
noktasında, geleceğe yönelik tehditlere karşı temkinli olmak adına
tedbirli davranmak durumundadır.
Bize göre, “Azerî” diye bir millet yoktur ve hiç olmamıştır.
Azerbaycan büyük çoğunluğu Oğuz olan bir kısmı da Kıpçak Türklerinden
gelen bir Türk yurdunun adıdır. Bu yurtta yaşayan Türklere yurdun adı
itibarıyla de olsa “Azerî” veya “Azerî Türkü” demektense Azerbaycan
Türkü denilmelidir. Başka bir ifade ile, muhakkak boy yapılanmasından
yola çıkılarak izahı veya adlandırma gerekiyor ise, Türkmenistan,
Özbekistan, Azerbaycan, Anadolu ve bu arada İran Türklüğünü Oğuz
Türklüğü teşkil eder. Kaşkay Türklerinden sonra, İran’ın diğer Türk
kesimlerini de halk kültürü itibarıyla ele almayı tasarladığımızdan bu
açıklamayı yapmakta yarar bulduk.
İran Türklüğünü, İran’daki Türk etnik kesimlerinden birisinin adına
geliştirilmek istenilmesinin ileride doğurabileceği sakıncalar
konusunda biz ilk ciddî kritiği Prof. Y. Akpınar’dan aldık. Meseleye
bu açıdan bakılınca tamamen haklı idi ve yer verdiği açıklamalar bizim
yabancımız değildi. Konuya dair evvelce de eleştiri ortamlarını
paylaşmıştık. Rahmetli E. Elçibey ile İran Türklüğü, İran’da
Azerbaycan Türklüğü, mücadelenin safhaları ve Türk etnik halkalarının
zamanla iltisakları konusunu tartışmış ve bu görüşleri E. Elçibey’in
bazı teorisyenleri ile paylaşmıştık. “İran’daki kültürel Türkçülüğün
bir noktaya gelmişliği itibarıyla Güney Azerbaycan Türklüğü öncelikli
ve özel konumlu olmalı mı idi? Periyotlar nasıl tayin edilebilmeli ve
kesimlerdeki parabol nasıl sağlanılmalı idi?” gibi konular tartışılmış
muhtemel sakıncaların izole edilebilme yolları üzerinde durulmuştu.
Kaşkay halk kültürü ile tanıştığımız nispette anlamaya başladık ki,
Azerbaycan Türk coğrafyası Oğuz Türk kültürüne başka bir çeşni katarak
güzelleşmiş ve bir variyant oluşturmuştur. Kaşkay halk kültürü ise,
Oğuz Türk kültürünün daha yalın ve daha orijinal tezahürüdür. Bu
nokta, İran Türklüğünün ileride muhtemel sapmalara sürüklenmesini
önlemek itibarıyla bilinmesi gereken hassas bir husustur.
Dünya Türklüğünün parçaları ele alınırken bu parçaların bir bütün
oluşturmaları hedefine ters düşebilecek ihtilâf tohumlarına karşı
şuurlu olunmalıdır. İran Türklüğünün niteliği belirtilirken meselâ
Kuzeydoğu İran’ın Türkmenleri anlatılırken, bunların Güney
Azerbaycan’ın Türkleri gibi Oğuz /Türkmen oldukları gerçeğinin
açıklanması ihmal edilmemelidir. Nitekim İran Türklüğünden
bahsederken; Dünya Azerbaycan Türklüğünün miktarını tadat edip “şu
kadar da Türkiye Azerîsi vardır” demek, teorik ve stratejik hatadır.
İran ve Türkiye Türklüğü dünya Türklüğünün, aslî unsurlarıdırlar.
Ayrıca bir Azerî dünyası paftası çıkarmak bu paftanın parçalarını
bilhassa diğer Türk kesimlerinde aramak bize göre; ileride doğabilecek
sakıncalara davet çıkarmak olur. Bu tür tutumlar Türk birliğini bozucu
kısır zihniyetlerdir. İyi niyetli arayış mahsulü dâhi olsalar, iyi
olmayan emellere alet edilebilirler kanaatindeyiz. Genelde durum bu
iken, özelde farklı tartışmalar açılabilir.
Kaşkayiler İran’ın İsfahan, Fars, (Şiraz, Firuzabat) Köhlükiye,
Boyurahmet, Buşehir, Huzistan bölgesinde yaşamaktadırlar. Kaşkaylar,
İran’da kısmen göçebe hayat süren, oldukça büyük ve kalabalık bir Türk
boyudur. Göçerlerin göç alanları, yolları ve yaşam tarzları çok iyi
bir şekilde plânlanmıştır. Ekseriyetle kışı İran Körfezi’nin
doğusundaki Zagras dağlarının doğu eteklerinde geçirirler. İlkbahara
doğru kuzeyde İsfahan eyaletine çıkmakta, kış başlangıcında ise tekrar
güneye dönmektedirler. Sayılarının net bir şekilde bilinmesine rağmen
göçerler dâhil 3 milyon civarında oldukları sanılmaktadır.
Yılda iki defa göç eden Kaşkayilerin ilk göçü ilkbaharda ikinci göçü
sonbaharda olur. Göçün kesin tarihini havaların gidişatı, yem durumu,
gibi hususlar tayin eder. Göç bazen teker teker bomku (uruk)lar
şeklinde olur, bazen iki üç bomku birleşerek göçer; göçün zamanına,
göçe katılacak olanlara göçün süresine aksakallar karar verir. Göçten
evvel aksakallar fala bakarlar, iştahare ederler göçün zamanını tayin
ederler. Aksakallar yaşlı erkeklerden oluşur, aksaçlıdan aksakal
olmaz. Aksaçın geçerli sözü olmaz. Bir aksakal ölünce onun söz hakkı
oğluna geçer, oğlu yok ise erkek kardeşine geçer. Yönetim daima erkek
akrabalıkla sürer. Göç esnasında her bomku (uruk)un göçeceği yer,
izleyeceği yol, kışlık ve yazlık yurtlar göç boyunca konaklanılan
yollar belirlenmiştir. Kışlık yurtların seçimi; yüksek yer yurtları
için dağ tepeleri ve yakın yurtlar için rakımı düşük yerler seçilir.
Göç, eşyaların toplanması ile başlar; eşyaları kadınlar, çadırları
erkekler toplar. Bir çadırda; yorgan, döşek, yastık, yaygı gibi
eşyaların yanısıra şunlar da bulunur: merfeç; merfeç de diğerleri gibi
elde dokunur, çok büyük bir yün hurçtur. Develerin üzerinde
kullanılır. Son yıllarda evlerde süs amaçlı küçük merfeçler
dokunmaktadır. Çuval, eşekler tarafından taşınır, buğday, pirinç, un
konulur. Tuzdan; içine sadece tuz konur. Yarım çuval kadardır. Çente;
tuzdanın yarısından da küçüktür. Beledan; içine okluğu (oklavı)
devircek, demirden yapılır.(Saçın üzerindeki ekmeği çevirmek ve
götürmek içindir. Kaykaylarda derin tandır yoktur, göçebe kültüründe
tandırın yeri yoktur. Hore; eşeğe ait olan orta boy heybedir. Doğma;
davarlara damga vurmak için, kullanılır. Aftava; ibrik, su kaynatmak
içindir. Reşme; yün örgü ip, dokart; davar, yapağı makasıdır. Ağaç
Gif; Zakar dokumacılıkta kullanılır. Kirman; yünü eğirmek içindir.
Dibek; havan, dibek ay; İplik mekiği. Çarpana; Ayran çırpmak için
yayığın asıldığı yer.
Bugün Kaşkayilerin ancak üçte ikisi kanunlarla iskâna mecbur
tutulmuştur. Diğerleri ise hâlen atalarının geleneklerine sadık, eski
Türk hayatını yaşayarak, resmî idare sistemine sımsıkı
bağlanmışlardır. Kaşkayi ili bugün bile, İran’ın güneyindeki Fars
eyaletinin en kudretli ve nüfuslu aşiretidir. İran’da siyasî olaylara
karışan Kaşkayiler iktisadî yönden zengin topraklara sahiptirler. At
yetiştiriciliğinde, halıcılık ve el dokumacılığında dünyaca
tanınmışlardır. Kaşkayiler cesur ve civanmert insanlardır. Bu
özelliklerini görebilmek için büyük çoğunluğu hamaset içerikli mahallî
menkibe de olsa Kaşkayi tarihlerine göz atmak gerekir.
Yaklaşık 400 yıl önce Nadir Şah zamanında Kia Kulu Han Kurt Kaşkay,
Fars hükümdarının baskısına dayanamayıp ekibiyle baş kaldırmıştır.
Sonra, Nadir Şah’ın emriyle Kia kulu Han tutuklanmış ve Nadir Şah’a
götürülürken işkence ile öldürüleceğini bildiğinden yolda intihar
etmiştir.
Şah Abbasi Safevi döneminde Fars hükümdarı Yakup Dulkadir Handır.
Yakup Hanın önde gelen amacı, Fars bölgesinde yaşayan Kaşkay halkına
zulüm etmektir. Ebül Kasım Bey Farsimedanı Kaşkay, Yakup Hanla
savaşmak zorunda kalmış; Kaşkayiler bu savaşı kaybetmişler ve dağlara
çıkmışlardır. Ancak Yakup Han, Ebül Kasım Bey ve arkadaşlarını
yakalamış ve onları öldürmüştür.
Zendiye hükümeti zamanında Fars Valisi Haşim Beyat Han, vergi
vermedikleri gerekçesi ile Kaşkayilere saldırı emri vermiştir. Kaşkay
İlhanı İsmail Kağan savaşlarıyla Haşim Hanın ordusuna karşı koymuş,
ancak sayısal üstünlük karşısında Haşim Han İsmail Kağan ve adamları
geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Ayrıca tüm malları, Haşim Hanın
ordusu tarafından gasp edilmiştir.
1730 yılında Felheli Afşar Hanı, Kerim Zend Hanı takip ederken çıkan
çatışmadan sonra Kerim Han yenilmiş ve kaçmıştır. Felheli Han, Kerim
Hanı yakalamaktan ümidi kesilir ve Kerim Hanı korudukları bahanesiyle
2.000 Kaşkayi kardeş kanı dökülür ve tüm eşyalarına el konulur.
Kacar Şahı Ağa Muhammed Han, Şiraz’ı fethetmek için yola çıkar.
İsfahan yakınlarındaki korumasız Kaşkay halkı bu seferde mağdur
olurlar. Fetheli Kacar Şahı döneminde Kaşkayiler ve Bahtiyarıler
arasında İsfahan’ın Brugen bölgesinde savaş çıkmış, Savaşı Kaşkaylar
kazanmıştır.
General Karagözlü, Fars Valisinin emrine karşı gelmiş ve Kirman’daki
Erge Bem’den çıkmayı reddetmiştir. Fars hükümdarı, Kaşkilerden yardım
istemiş ve onlara “saldır” emri vermiştir. Çatışmada Kaşkay İlhanı
Mustafa Kolu’nun tüfekarlerinin komutanı hayatını kaybetmiş ancak
Kaşkayiler savaşı kazanmışlardır. Erge Bem’i kurtarmışlar ve General
Karagözlü’yü tutuklamışlardır.
Fars Hükümdarı Hüseyn Eli Mirza, Kaşkayları yok etmeyi amaçlamış ve bu
doğrultuda Kaşkay İlhanı Mürteza Kolu’yu davet etmiş ve onu Pergan
kalesine götürmüştür. Mürteza Kolu ve arkadaşlarını kale girişinde
kurşun yağmuruna tutturmuştur. Bu olayda Mürteza Kolu yaralanır ve
hükümdarın hapisanesinde yaşamını yitirir. Geri kalan tüm arkadaşları
da hayatlarını kaybetmişlerdir.
Şeyh Said Masğali ve Şeyh Abdurrahman Keşmi, Bender Abbasşehrini ve
İran’ın güneyini işgal etmişler, bağımsızlık iddiasında
bulunmuşlardır. Hükümet, Kaşkay İlhanı Mehmet Eli Kağandan Bender
Abbas şehrini kurtarmalarını istemiştir. Kaşkay reis savaşçılarıyla
iki günlük savaştan sonra Şeyh Said’i kaçmaya zorlamışlar ve kenti
kurtarmışlardır. Merkezî hükümet Kaşkay İlhanını liyakat nişanıyla
ödüllendirmiştir.
1850 yılında İngilizler; İran, Afganistan’ın Herat kentini işgal etti
diye Buşehr ve İran’ın güneyine saldırmışlardır. Nasreddin Şah, Kaşkay
İlhanı Mehmet Kolu Kağandan hükümet güçlerine yardım etmelerini
istermiş; sonuçta Buşehrin Nenizak bölgesinde Kaşkayların gece
saldırısı ile İngiliz kuvvetleri hezimete uğrayıp kaçmak zorunda
kalmışlardır.
Kaşkayların İngiliz kuvvetlerine karşı ikinci saldırısı Sohrab ve
Darab Kağan komutasında gerçekleşmiştir, İngiliz güçleri, Kaşkay
savaşçılarına karşı koyamaz ve geri çekilirler. İngiliz hükümeti,
merkezî hükümetle barışmak zorunda kalmış, Buşehr ve Hirat kentlerini
boşaltmışlardır.
Fars hükümdarı Hüseyn Han Ojdanbaşı (Nezamoddeleh) halka zulüm eder.
Halk zalim hükümdardan kurtulmak için Kaşkay reisinden yardım ister.
Kaşkay reisi, 15 bin savaşçısıyla, Şiraz’ın Vekil Camisi’ni kuşatır ve
Nezamoddeleh’i yakalayarak Tahran’a gönderir.
Kaşkay reisi Soletdolehi, özgürlükçü güçlerin de yardımıyla baskıcı
rejime ve meşrutiyete karşı olan güçlere baş kaldırmıştır. Bu
çatışmada Kavamolmoluk’un kardeşi, Kaşkaylar tarafından öldürülür.
Habib Han Kavam ise kaçarak İngiliz Konsolosluğuna sığınır.
Ali Kağan Salar Savaşı (1929), Rıza Şah, Soletdolehi’yi yakalayıp
hapse attığı için başlamıştır. Kaşkay kuvvetleri ayaklanır ve bunun
sonucunda Soletdolehi serbest bırakılarak merkezî hükümetten bir takım
imkânlar sağlanır.
İkinci Dünya Savaşı sırasında, İngilizler ve SPR (Güney Polisi)
güçleri Şiraz’ı işgal etmişlerdir. Soletdolehi komutasındaki Kaşkay
kuvvetleri, kenti dört bir yandan kuşatmışlar, İngiliz ve yabancı
orduları bozguna uğratıp kenti işgalden kurtarmışlardır.
1943 yılında İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi, Kaşkayları ortadan
kaldırmak için savaş açmıştır. Bu savaşlarda Kaşkaylar, Somirom,
Kazerun ve Firoozabad kentlerine saldırmak zorunda kalmış ve hükümet
güçlerini bozguna uğratmışlardır. Kaşgaylar bu çatışmaların hepsinden
kazançlı çıkmışlardır.
1967 yılında Muhammed Rıza Şah’ın zulmü ve baskıcı rejimi halkı
bunaltmış ve Kaşkaylar, Bahman Han önderliğinde devlete karşı
ayaklanma başlatmışlardır. Ayaklanma, merkezî hükümetin birtakım
vaatler vermesi ile sona ermiştir. Ancak, Şah’ın güçleri verdikleri
güvencelere rağmen masum halka saldırılar ve daha sonra başlayan savaş
üç yıl sürmüştür.
İran Devrimi’nden sonra Kaşkay Kağanının kardeşi Hosru Han meclis
seçimlerinde başarılı oldu. Anayasa Mahkemesinin Türk hakları üzerinde
tartışma başlatması üzerine Kaşkay ordusu Fars bölgesinde hükümete
karşı çıktı. İki yıl süren savaştan sonra, İran kuvvetleri bu savaşı
kazandı ve Hosru Han ile iki arkadaşını idam etti. Yüzlerce kişinin
Kaşkay bölgelerinde yaşamalarını yasakladılar.
Türk boyları arasında yerel ihtilâf tarih boyunca hiç bitmemiştir. Bu
hâl göçebe Türk kesimlerinde daha yoğun gözlenir. Aralarındaki ihtilâf
birlik olmalarını engellemiş; bu hâl emperyal güçlerin yönetime
geçmesine yol açmıştır. Anadolu Türkmen aşiretleri arasında ve
aşiretlerle merkezî yönetim arasında cereyan eden ve destanları
ağıtlaşan yüzlerce olay bilinir.
İran hükümdarları her zaman Kaşkaylarla savaşmaları için başka
aşiretleri kışkırtmışlardır. Kaşkayların İran’a gelişleri hakkında
tarih kaynaklarında kesin bir bilgiye rastlanmamaktadır. Aslen Oğuz
Türklerinin Kayı boyundan kopma bir uruk olup Cengiz Han harekâtına
katılarak Rızaye Gölü, Van gölü, İrevan ve Nahçivan çevresinde
yaşamaya başlamışlardır. Bundan 800 yıl önce baskı ve zulümlere maruz
kaldıkları için küçük gruplar hâlinde İran’ın güneyine göç
etmişlerdir. Safeviyeler zamanında büyük bir il olmuşlardır. Bu
zamandan itibaren bunları bir süre Cani Ağa adlı bir kağan
yönetmiştir.
“Kaşkay” adının nereden geldiği hakkında birkaç görüş vardır. Bu
görüşler şunlardır: Kaşkay adı iki kelimeden oluşmaktadır.
“Kaş”-“Kayı”. Kaş akıncı birlik demektir. Kayi ise, 24 Oğuz boyundan
biridir. Kaşkayilerin atlarının alnı beyaz olduğu için bu adı
almışlardır. Kaşkar şehri, Kaşkayların ilk yaşadıkları yer olduğu için
bu adı aldıkları söylenmektedir.
Kaşkay dili, Batı Oğuz Türklerinin kullandığı dillerdendir. Azerbaycan
ve İstanbul dilleri ile kökeni aynı olup yalnızca şiveleri yönünden
farklıdır. Kaşkayların Nadir Şah zamanına kadar kendi alfabeleri
vardı. Bu alfabe 40 harfli idi.
Kaşkayların idare sistemini göçebelik dönemlerinden gelen hayat
gelenekleri oluşturur. İlhan, uruğun mutlak hâkimidir. Halkın idaresi
bütünüyle onun tarafından düzenlenir. Göç yollarının idaresi ve düzeni
de ona aittir. Bu süratle Kaşkaylar en eski Türk göçebe devletinin son
örneğidir.
Kaşkay ilinin en önemli mesleği hayvancılıktır. Bu yüzden göçebe
olarak yaşarlar. Geniş ve verimli arazileri olduğu için hayvancılıktan
sonra gelen mesleki ziraatçiliktir. Bu mesleklere bağlı olarak bütün
ihtiyaçlarını kendileri karşılarlar. Bu yüzden şehir hayatına fazla
ihtiyaç duymazlar.
Kaşkaylar için el dokumacılığı da çok önemlidir. Dokumacılıktan kendi
ihtiyaçlarını karşıladıkları gibi gelir de elde ederler. Bu yüzden el
dokumacılığında çok başarılı olmuşlardır. Kaşkaylar hayvancılıkla
uğraşırlar. Hayvanlardan elde ettikleri yünleri önce ip hâline
getirirler. Bu ipleri doğal bitkilerden faydalanarak çeşitli renklerde
boyarlar ve el dokumacılığında kullanırlar. El dokumalarının çeşitli
şunlardır: halı, gebbe, kilim, cacim, rend, keçe, çadır. Kaşkaylar
eskiden beri el dokumacılığına büyük önem vermişlerdir. El
dokumacılığı artık gelenek hâline gelmiştir. Bu yüzden el
dokumacılığında çok başarılı olmuşlardır. Bunun en iyi örneği,
Viktoriya Müzesindeki 400 yıllık Kaşkay halısıdır. Hatta 1995 yılında
Almanya’da düzenlenen el dokumaları yarışmasında birinci olmuşlardır.
Günümüze Kaşkay el dokumaları, İran dokumaları adı altında dünyadaki
pek çok evi süslemektedir.
Kaşkaylar hayvancılıkla uğraştıkları için hayvanların her türlü
ürününden faydalanırlar. Etini yerler, yünlerini el dokumacılığında
kullanırlar ve derilerini de gereksinim duydukları bazı eşyaların
yapımında kullanırlar. Bu eşyalar şunlardır: meşk (Su saklamak ve
taşımak için kullanılır), yağ derisi, peynir derisi, yayık ayranı
derisi, yoğurt derisi, debbe (barut yeri), halhal yeri, saçma yeri,
silâh kabı,
Kaşkaylar göçebe olarak yaşadıkları için eşyalarını at, eşek, katır,
deve gibi hayvanlarla taşırlar. Bu hayvanlar içinde at çok önemlidir.
Tüm Kaşkaylar daha çocukken ata binmeyi öğrenirler. Hemen hemen hepsi
usta binici hâline gelirler. At üstünde çeşitli akrobatik hareketleri
rahatlıkla yapabilmektedirler.
Tarihte devamlı savaş hâlinde bulunmuşlardır. Bunun için tıpkı ata
binmek gibi silâh kullanmak da çok önemlidir. Daha çocukken silâh
kullanmayı öğrenirler ve her biri usta birer atıcı olurlar. Ayrıca,
Kaşkaylar devamlı göçebe olarak yaşadıkları için çeşitli problemler ve
tehlikelerle karşı karşıya gelebilirler. Bu sebeple silâh kullanma
konusunda ustalaşırlar. Sürekli vahşi hayvanlarla karşılaşabilirler.
Canlarını, mallarını korumak ve etlerinden faydalanmak için de avcılık
yaparlar.
Kaşkaylarda müzik ve şiir çok önemlidir. Kaşkaylar göçebe olarak
yaşadıkları için sözlü kültür gelişmişti. Şiîr ve müzikle
uğraşıyorlardı. Halk arasında da şiir ve müzikle anlaşıyorlardı.
Günümüzde kitap okuma ve yazma yaygın olup şiir ve müziğe de gereken
önem verilmektedir.
Kaşkaylarda üç çeşit “şiir ve müzik” vardır. Bunlar;
Âşık Sözleri ve Müzikleri: Bunlar, geleneksel Türk şiiri ve müziğidir.
Bu şiirler, âşıklar tarafından çeşitli müzik aletleri eşliğinde
söylenirler. Bu şiir ve müziklerin örnekleri şunlardır: Köroğlu, Aslı
ile Kerem, Göç Ayvaz, Mahmut ile Garipcan, Garip ile Senem, Giden Ağır
İl.
Halk Müziği: Şairler tarafından yazılan şiirler halk tarafından
söylenir. Bu tür müziklere halk müziği denir. Kaşkayların halk müziği,
genellikle eski dönemlerdeki şairlerin şiirleri kullanılarak
yapılmaktadır. Mirza Muhammed (Ma’zun), Yusuf Ali Bey (Yusufe Hosru),
Hosru Bey ve Muhammed İbrahim, en önemli şairlerindendir. Bu müzikler
çeşitli makamlarda söylenirler. Bu makamlar şunlardır: Girayli,
Bozdağ, Baş Girayli, Sabah Sözü, Şah Hatayi, Semsam.
Halk Oyunu Müziği: Kaşkayların dans müziğidir. Bu müzikte sadece davul
ve zurna kullanılır ve söz yoktur. Bu müzikle dans, tarihlerine, dinî
törenlerine ve eski Türk oyunlarına göre yapılmaktadır. Bunlar:
cengame (bu dansı sadece erkekler oynar), halay, yağlık dökme (mendil
dökme), leki, eşrefi.
Atalarının yaşadıkları topraklardan uzak oldukları ve şimdi özgürce
yaşayamadıkları için Kaşkayların müzikleri hep hüzün içerir.
Kaşkaylarda erkek halay oynamaz, hay oynar. Halayı kadınlar oynar.
“Kadın bezm (keyf) edecek, erkek rezm (savaş) edecek sözü vardır;
kadın halaylarında şarkı yoktur.
Lorların Loristanı; Bahtiyarilerin Çarmahalı; Beluçların Beluçistanı
ve Türkmenlerin Gorganı olduğu hâlde birkaç yüzyıldır mücadele
etmelerine rağmen Kaşkayların birlikte yaşayabilecekleri bir bölgeleri
yoktur. Kaşkayların iskân için bir yurtları olmadığı gibi yaylalarını
ve geçiş yollarını da kaybetmişler, gruplar hâlinde kasaba ve kentlere
yerleşmek zorunda kalmışlardır. Bazıları ise, hâlen göçebe
yaşantılarını sürdürmektedirler.
Kaşkayi Türkçesi ile İran’da birisi öğrenci gazetesi olan Mezan olmak
üzere iki yayın çıkmaktadır. Bu organ da tamamen Türkçe değil, Türkçe
ve Farsçadır. Umumî İran radyoları Türkçe yayın yapmazlar. Bölge
radyolarında has olmayan (belirli zamanlarda olmayan) zamanlarda
Türkçe yayın yapıldığı olur.
İran’da Kaşkay Türkmenleri için Türkçe eğitim veren özel okul yoktur.
Farsça eğitim yapılan okullarda da Kaşkay Türkçesi ile eğitim
yapılmaz. Üniversite’de de Kaşkay veya Türk – Türkmen dili ve kültürü
ile ilgili bir bölüm yoktur. Kaşkay Türkleri İran’da giysileri
itibarıyla farklılık gösterir.
1960 yılından evvel çağdaş eğitim sadece bey ve daha yukarı sınıfların
çocukları için vardı. Kaşkay halkını sadece mollalar okuturdu. Truman
yardım faslından ödenek alınınca, göçebe hayata uygun okullaşma
başladı. Daha sonra bu projeye İran yönetimi kaynak sağladı. “Göçebe
öğretim merkezleri” oluşturuldu. Küçük bomku’lar birleştirildi ve
büyük bomku’lara öğretmen atandı. Öğretmenler de halk ile birlikte göç
ediyordu. Okullara ait bir ak Çadır vardı. Eğitim merkezi Şiraz’dı.
Kız ve erkek öğrencilerin eğitildikleri bu okullar beş yıllıktı.
Evvelce kız çocuklar okutulmazdı. Başarılı çocuklar Şiraz’da orta ve
liseyi okurlardı.
Kaşkaylarda özgün bir yemek kültürü vardır, bu kültür karakterini
göçebe ve yarı göçebe atlı kültürden alır. Derinliklerinde Türk bozkır
kültürünün temel esasları vardır. Başlıca Kaşkay Türkmen yemekleri;
Mastafa (Ayran Çorbası): Bu lezzetli, yapılması pratik çorba, ayran,
pirinç ve dağ bitkilerinden yapılır. Bu çorbaya konulan dağ bitkileri,
kokulu otu (gelin burmağı veya gelin parmağı) selme, rişkek ve
turişek’tir. Bunlardan turişek gibi olanlar çorbaya kurutulmuş
serpilerek dökülür. Bu çorbanın özel bir eti vardır. Bu ete kuzunun
veya oğlağın, ciğeri ve böbreği küçük küçük doğranarak katılıp çorbaya
dökülür.
Çacığ: Çacığ da çok sevilen bir Kaşkay Türkmen yemeğidir. Hazırlanması
esnasında ayranın içine kenger, tala, çol gibi bitkiler taze iken
konulur. Bene (Dağ fındığının tazesi, olup, çok ince olan kabuğu ile
birlikte konulur.) Caşır ve kasni de konulur. Bunlar da keza ilâve
edilen bitkilerdir. Bu bitkilerin hepsi kır bitkisidir. Hiçbirisi
bahçede bostanda yetişmez.
Pilâvlar: Demkeş, Kaşkay pilâvlarına bitkiler, pirinç ve benzeri
taneli yiyecekler konulur. Demkeş’e de çeşitli bitkiler konulur.
Bunlar bunusorg (kökü kırmızı olarak bilinen bir bitkidir). Yeşil ve
taze sarımsak, dağ mantarı, dağ sarmısağı, permısır ve loppu konur. Et
olarak da kelle – paça direkt konur. Kellenin ve paçanın derisi
sıyrılmaz. Kelle-paça ilkin soğuk suya ve hemen sonra sıcak suya
atılır. Sonra kılları el ile çekilir. Sonra devircekleri od/ateş
içinde kızartılır. Dağlanan kelle-paçanının üzeri dağlanır ve hiç kıl
kalmaz.
Loy Pilâvı: Bu Kaşmay Türkmen yemeğinde et pilâvın arasına konur.
Bunun için ilkin et pişirilir. Bunun eti davarın belirgin yerlerinden
alınır. Loy pilâvının eti biraz yağlı olmalıdır. Pişirilirken, biber,
sarı kök ve tuz katılır. Et piştikten sonra pirinç kaynatılır. Bu
pilâvın etine nar ve üzüm katılır. Nar kurutulmuş toz hâline
getirilmiş olmalı üzüm de çekirdeksizdir. Bu ikisi karıştırılarak
pilâva katılır, sonra etin suyu pilâva verilir. Pilâv tekrar
demlenmeye bırakılır.
Pilâv: Bu pilâvın ayrıca özel bir adı yoktur. Pilâv diye bilinir. Bu
pilâv çeşitli bitkilerle düzelir (hazırlanır, yapılır). Düzeltilme
formu (yapılış şekli), loy pilâvı gibidir. Yalnız bu pilâva ilâve
bitkiler de konur. Bonosorg, babuna (papatya çiçeğinin beyaz
yaprakları) eklenilir.
Boz Gavurma (Kavurma): Bu yemek ciğer, böbrek, yürek ve normal etle
yapılır. İlkin çok yağlı bir ete bir kelle soğan katılır. Biber, sarı
kök ve baharat ile kurutulmuş limon eklenir, su ilâve edilir. Bu
hazırlık ilâve edilen suyun tamamı buharlaşıncaya kadar pişirilir ve
kendi yağı ile kızarmaya bırakılır.
Türki Kebab: Sadece Kaşkay Türklerinde görülen bir yemek türüdür.
Hazırlanmasında et, ciğer, yürek, böbrek, birlikte şiş edilir. (şişe
geçirilir, takılır) etlerin cince (parça)ları büyük tutulur. Bu
hazırlık kömürde biraz pişirildikten sonra bağırsağın çevresindeki
ince ve yağlı perde (çadır pi) bu malzemenin etrafına çekilir ve ince
bağırsakla bağlanır. Nihayet kömür ateşinde yavaş yavaş pişirilir.
Bir Türki kebap daha vardır. Bu da şu şekilde hazırlanır. Kaşkayların
şişi çatallıdır. Bu şişlere döş (göğüs) eti ve kaburga altı etler
geçirilir. İlkin ciğer sonra döş veya kaburga etleri şeşi geçirilir.
Çadır pi bunların üzerine çekilir ve bağırsakla bağlanırlar.
Yoğurttan hazırlanmış ayranın üzerine, ovşum, col, çiçek, puna ve nena
(nane) kurutulup toz hâline getirilerek dökülür. Kaşkay Türkmenleri
içecek olarak sadece ayran kullanırlar.
Kaşkay Türkmen yemekleri arasında kızartılmış sebzeler de vardır.
Tola, Luppo ve Muça bunlar ıspanak gibi otlardır. Pişirilirken yağda
kızartılırlar. Ayrıca kızartılmış soğan bunların üzerine ek olunur
(eklenilir).
Kaşkay yemek sofrasında yemeğin hitamında tatlı ikramı, servisi
yoktur, yaşam tarzı unu hamuru, şekeri ve benzerlerini yük etmeğe
müsait değildir. Kaşkay Türkmenleri göçer oldukları için bağ, bahçe,
bostan, meyve, ziraatı yapılan sebze yoktur.
Sofra ve sini Kars, Erzurum, Trabzon yöresinde de yemek yenen yerin
adıdır. Sofra, çok kere ya bir bezdir ya da bizim üzerine konan 20-25
cm yüksekliğinde yuvarlak bir yer masasıdır. Sofraya oturanlar sofra
bezini peçete niyetine dizlerine alırlar. Sofra kaldırılınca sofra
bezi ekmek kırıntılarının yere dökülmemesini sağlar. Ekmek
kırıntılarının dökülmemesi bereketin gitmesine engel olur. Sofra bezi
olur olmaz yere ve bilhassa gece dışarıya silkelenmez. Misafirin
sofraya alınma şekli ve etrafında oturulma biçimi kuzeydoğu Anadolu’da
da böyledir; keza 1950’li yıllara kadar aynı bölgede sulu yemekler
dâhil aynı kaptan yenilirdi ve kaşık çatal yaygın değildi.
Bu tür beslenme geleneği göçebe kültürün bir özelliğidir. Bu kültürde,
sandalyeler, masalar, büfeler, dolaplar yoktur. Her şey yaşam tarzına
uygulanmış kolay taşınabilir duruma getirilmiştir. Bir sofra bezi
birçok fonksiyonu yüklenmiştir.
Kaşkay Türklerinde “yer sofrası” kurulur. Sofra, genel anlamda yemek
yenilen yerdir. Yer sofrası düz bir yere serilen sofra bezi üzerinde
yemeğin yenilmesidir. Misafir var ise, erkekler bir tarafta kadınlar
bir tarafta yani karşılıklı oturulur. Misafir yok ise, Kaşkay
sofrasında ev halkı sofraya karışık otururlar. Gelmiş misafirlerin
hepsi erkek ise ev sahibi kadınlar sofraya oturmazlar. Misafir
içerisinde bayan misafir de var ise, sofranın üst başında karşılıklı
kadın erkek otururlar. Ev halkı kendi aralarında yemek yiyecek ise,
sofranın üst başına erkek, baba oturur. Kadın ve erkek sofraya aynı
anda otururlar. İlkin erkeğin daha sonra kadınların oturması gibi bir
uygulama biçimi yoktur. Misafir yemeğin üzerine gelmiş ise, (yemek
yenilmekte iken misafir gelmiş ise) ev sahipleri ilkin misafirin
karnını doyurmaya gayret eder.
Kaşkaylarda birkaç kişi aynı tabaktan, tastan yemek yer. Kaşkay
sofrasında kaşık ve çatal pek yoktur. Yemekler daha ziyade kurudur.
Pilâv elde yenilir. Kaşkay Türkmen ailesinde erkeğin sözü geçer.
Ailenin en yaşlı erkeği en fazla sözü geçen ferdidir. Kaşkay sosyal
hayatında erkek 20 yaşından sonra evlenir. Kızların ise evlenme yaşı
ortalama 15’tir. Evvelce Kaşkaylarda miras söz konusu olamazdı.
Erkekler için, baba hayatta iken, davardan tarlaya kadar oğlunun
payını ayırırdı.
Kaşkay kadınları güneş çıkmadan kalkar çobanların yemeğini hazırlar;
çobanlar güneş doğmadan davarları çıkarmak zorundadır. Güneşten evvel
ocakta ekmek pişirilmiş olmalıdır. Yapılacak ekmek bir günlük olarak
hazırlanır. Miktarını ailenin büyüğü tayin eder. Anneden sonra evin /
çadırın kızları kalkarlar onlardan sonra da gelinler kalkarlar.
Gelinlerin çadırlarının yerleri yakında olsa da ayrı ayrıdır. Yakın
akraba çadırlarının fertleri aynı yerde yemek yerler. Ekmekleri ona
göre hazırlanır.
Kaşkay töresine göre ailenin büyük erkek evlâdı ilkin evlenir. Bu
kardeş ailede baba ile birlikte kalır. Daha sonra ikinci büyük erkek
kardeş evlenince büyük kardeş eşiyle birlikte aileden ayrılır. Kendi
çadırını kurar. Aile ile ikinci kardeş kalır. Bu kardeşin ayrılması
üçüncü erkek kardeşin evlenip onun baba ile kalması gerekir. Bu böyle
devam eder. En küçük erkek kardeş ailenin daima yanında kalır. Bu töre
eski Türk töresi olup Kültekin döneminde Gök Türklerden beri
uygulanageldiği bilinmektedir.
Kaşkaylarda oğlu olmayan aileye kor/ kör ocak denir. Kör ocak anlayışı
Dede Korkut Destanı’ndan beri bilinen bir zihniyettir. Oğlu olmayan
eve damat iç güvey olarak gitmez. Farslarda iç güvey töresi vardır ve
buna “ev başı” denir. Ev başı töresi Türklerde yoktur.
Kaşkay Türkmenlerinde aileden ayrılan her oğula baba 3-5 davar verir.
Ayrılan oğul, kendi ihtiyacı olan yağ, peynir türünden ihtiyacını
kendi çadırında muhafaza eder. Çadırlar bir arada oldukları için
kardeşler ve baba ocağı arasında ayrı gayrı pek yoktur. Misafir
babanın evine, çadırına gelir. Baba evi yok ise büyük ağabeyinin
evinde kalır. Baba ölünce kardeşlerden büyüğü itibar kazanır. Dul anne
büyük erkek kardeşin yanında kalır. Evliliklerle çadırlar ayrılmış
olsa da, mal pek bölünmüş sayılmaz. Bir düğün davetiyesi baba evine
gelince “sen ve oğulların” diye davet yapılır. Aileden düğün evine
hediye alınırken de bütün aile adına götürülür. Böyle hâllerde hediye
olarak yaşam tarzının doğal sonucu olarak kuzu veya koyun gibi
hayvanlardan seçilir.
Kaşkay Türkmenlerinde kadın; dokumaları yapar. Bozkır kültüründe
dokumacılık çok önemlidir. Yaşamın temel esaslarından birini teşkil
eder. Kullanılan eşyaların çok büyük bir bölümü dokuma ürünüdür. Kışın
daha ziyade ufak şeyler örülür. Zira kışın dokuma çadırın içinde olur
ve dokuma tezgâhları çadıra sığmazlar, büyük parçalar yazın çadırların
dışında sıcak havada dokunur.
Kaşkay kadını sabahleyin kahvaltıyı hazırlar. Yoğurt gece mayalanır.
Sabahleyin süt sağılır. Ayran, keşk (kaynamış ayran, dağ bitkileri top
hâline getirilip güneşte kurtulur. Yenileceği zaman dövülür, su
dökülür ekmek doğranılarak yenilir.) Keşk, benzerliklerine rağmen
kurut değildir.
Kaşkay Türkmenlerinde ayrıca yıllık yemekler vardır. Keşk, yağ,
peynir, kışlık kavurma yapılmaz. Her zaman yiyecekler taze hazırlanır.
Bu da göçebe medeniyetin getirdiği bir farklılıktır. Kışlık; erişte,
bulgur, gendime vs. gibi yiyecek hazırlığı yoktur. Kabuklu pirinç
ağartılır. Pirinç kabuklu kalınca bozulmaz. Kaşkay Türkmenlerinde
pilâv daha ziyade sade yenir. Gündüz aile fertlerinden koca ve oğullar
dışarıda oldukları için yokturlar. Özel pilâvlar özel günler için
yapılır.
Yoğurdu, keşki ve kurutu ismi ile birlikte kımızda olduğu gibi dünya
beslenme kültüre atlı göçebe medeniyetin sahipleri olan Türkler hediye
etmiştir. Kaşkay sosyal yaşamında erkekler kışlık yiyeceğin
hazırlanmasında hiç görev almazlar. Çeşmelerden çadırlara su taşımak;
çadırın, eşyaların, insanların üst baş temizliği kadınlara aittir.
Erkek halı, kilim ve benzeri örgülerle ilgilenmez. Malın davarın
bakımı, ahır dışarıda ise erkek tarafından yapılır. Çadır ve çadırın
çevresinde ise işlere kadın bakar. Hayvanlar doğada ise çocuk refakat
eder, erkek nazır durumdadır. İşlere nezaret eder. Erkekler aralarında
dövüşürler, yani kavga aileler arasında olur ise, kadınların da
eşlerinin yanında kavgaya katıldıkları olur. Çoğunlukla kadın kavgaya
katılmaz. Kadının sesi yerli yersiz ve fazla çıkmamalıdır. Erkek
kadının gözünde Tanrının bir nimetidir, “erbah”tır, “ağa”dır.
Kaşkay Türkmenleri reçel yapmazlar. Kışa reçel hazırlığı geleneği
yoktur. Balıkçılık yapılmaz, doğal olarak balık salamurası türden
uygulamalar da görülmez. Balıkçılık olmamakla beraber Kaşkay 13
yaşından itibaren avcıdır. Silâh kullanmaya erken başlanır. Kızların
çoğu silâh atarlar ancak ava çıkmazlar. Avcılık olunca av yemekleri de
vardır. Düğün yarışmalarına kızlar katılmazlar.
Kaşkaylarda yapağının hayvandan kesimini erkek yapar, halının satışa
hazırlanması için gereken bütün safhalarda kadın vardır. Halının
satışını erkek gerçekleştirir. Kaşkayi kadının parası pulu olmaz; para
kocaya aittir. Kaşkayi kadın kocasından sopa yiyince babasının evine
gidemez, kadının babası veya kardeşleri ona sahip çıkamazlar.
Kaşkaylarda yasalar töredir. Kaşkayi yaşamının içinden çıkmış ataların
hayatından gelmektedir. Geçmişin deneyimini içerir. İran geneli için
değil, Kaşkayi toplumu için geçerlidir. Töreyi yönetici uygular.
Yönetici toplumun büyüklüğüne göre farklı isim alır. Yönetici
adeletsiz, haksız, tarafgir uygulamalar yapar ise, elin halkı beye
karşı direnir. Beyin yönetimde hatası olsa daha üst seviyedeki toplum
lideri Han ona karşı durur, direnir ise el içinde savaş çıkar.
Gelin Portal: Kaşgayilerde kız ve erkek çocuklar birlikte oynamazlar.
Kız çocuklar kendi aralarında “gelin–portal” oyunu oynarlar. Bunun
için ağaçtan bebek yapılır ve üzerine kız ve erkek portalı (giysisi)
geçirilir, bununla oynarlar. Anadolu’daki “bebekçilik” “evcilik”
türünden oyunlardır bunlar. Malzemesi ağaç dalları ve kumaş
parçalarıdır.
Garekaççer Oyunu: Bu Kaşgayi kız oyunu beş yuvarlak taş ile oynanır.
Oynanırken; “Garekaççer garekaççer (kara kaçar). Baban vurur annen
gacer” denir. Anadolu’daki “beş taş oyunu”nu andırır. Kaşgay Türkmen
kızları dışarıda oynamazlar, bu hâl uygun bulunmaz çadırın içinde
oynarlar.
Kaşgay erkek çocuk oyunları tamamen farklıdır. Bunlar: şutu’lu, leyli,
burç oyunu, kış ellahi, cız oyunu, boholu taş (boklu taş), ağlaç top,
çaldı kaçtı, ciz kala, gukgule verda, kelbiyaco, ağaç-ağaç, âşık,
herenk-herenk, lepper, ceyran –ceyran, üç guvdola, elahtar, horman,
çenmen oyunlarıdır. Bu oyunların hepsi yazda (açık alanda) oynanır.
Bunların oynanma zamanı güneşin batış vakti ile dağlardan davarın
(koyun sürüsünün) getirilip içeriye alınmasından sonra arada kalan
zamandır. Bozkır yaşam biçimi bunu gerektirir.
Oyunlara normalde genç erkek çocuklar başlarlar. Biraz daha yaşlı
olanlar hakemlik yaparlar. Oyunu duyurmak isteyenler “Ha babah çeker”
ler. Bu esnada eller ateşlenir (el çırpılır). Kaşgayi Türkmenlerinde
zılgıt çekmeye “kel” denilir. Bu esnada kel çekilir. Kadınların keli
farklıdır. Kadın elini ağzına götürmeden kel çeker. Erkek Hababah’da
elini dudaklarına götürür. Oyuna katılmak isteyen er kişi çadırından
kababah’la cevap verir. Böylece, “bekleyin ben de geliyorum” demiş
olur.
“Hababah” tabiri bana mevsimlik bereket merasimlerindeki “Horavel”i
hatırlattı. Karapapah Türklerinde çifte giden gençler kafiyeli
“horavel” çekerler. Anadolu’daki düğün dernek duyurulacağı zaman,
duyurucular “papaha” gitmek derler. Biz, Durmuhammed Salih ile
birlikte yaptığımız Hazara Türkleri konulu çalışmamızda Hazara, çocuk
oyunlarına da yer vermiştik. O zaman Mevlüt Özhan ile Melik
Muradoğlu’nun birlikte hazırladıkları Türk Cumhuriyetlerinde Çocuk
Oyunları isimli kitabı okurken de gördük ki halk bilimi çalışmaları
etimoloji çalışmaları olmayınca eksik kalmaktadır.
Tekrar Kaşgay Türkmenleri erkek çocuk oyunlarına dönelim. Meydanda
toplananlardan iki kişi “ağa” seçilir. Bunlar yeteneklileri arasından
seçilmiş iki iddialı ve oyun gücü denk gençlerdir. Oyuna katılacak
olanlar ikişer ikişer dağılırlar. Herkes kendisine bir isim koyar.
Meselâ Ağdağ, Karadağ Dağdeviren, Kuşun Karası, Çor Çay, Şirin Çay,
Aslan, Kaplan, Kartal gibi bu isimler daha ziyade kuş efsanelerinden
tutulurlar (seçilirler). Destanlardan ise; Köroğlu, Ayvaz, Şehper,
Bacalan, (Hosrav Hanın atının ismi) Sehper (Nasır Hanın atının adı).
Kaşgay Türkmenlerinde at çok önemlidir. Kaşgayi ilhanlarının at
isimleri çok önemsenir.
Türk bozkır kültürü veya atlı medeniyetinde, Türkler sürüler hâlinde
yetiştirdikleri atın etini yerler, onu kurban olarak sunarlar,
sütünden kımız yaparlar ve her sene özellikle savaş atlarından
binlercesini yabancı ülkelere ihraç ederek geçimlerini sağlarlardı.
Seçilen Kaşgay gençler ikişer ikişer ağaların yanına gelir ve ikisi
birden; “Ağar Heley Heley” derler, ağalar da; “Eleyke teley teley”
derler. Daha sonra oyuncular teker teker kendi isimlerini söyleyerek,
alınmalarını sağlarlar. Meselâ, “kim istiyor Ağdağı” veya “Kim istiyor
Karadağı”derler. Ağalardan biri “Ağ dağı” diğeri “Karadağ”ı tanımadan
isterler. Böylece oyuncular iki gruba ayrılmış olurlar. Düz bir taş
parçasının bir yüzü yaş edilir. “Yaşı mı istiyorsun kuruyu mu?” isteğe
göre kazanan kesim oyunu başlatma hakkını kazanır.
Zılgıt çekmek günümüzde Anadolu’da, Güney Doğu Anadolu ağırlıklı
birçok yerde görülmektedir. Daha ziyade düğünlerde, şen günlerde
yapılan sevinç nayrası şeklinde yaşatılır. Çocuk ve kadınlar da
bilhassa düğünlerde görülür. Bu “neşe zılgıt”ıdır. Nadiren de olsa
“yas zılgıt”ı vardır. Bunu ise cenaze türünden günlerde görmek
mümkündür. Böylece zılgıtın bir Arap toplumu ürünü olmadığı
söylenebilir.
Hababah’a gelince Anadolu’da erkek çocuk oyunlarında görülen “eş
seçme”nin bir türüdür. Bir yüzü ıslak taşla oyunu başlatacak tarafı
belirleme yöntemini biz çocukluğumuzun geçtiği Kars’tan hatırlıyoruz.
Aynı benzerliği Hazara Türk çocuk oyunlarında da görmüştük. Böylece,
Anadolu – İran- Kuzey Afganistan çocuk oyunlarında aynılıkların çok
olduğu söylenebilir.
Kaşkayilerde kutsal gün, günün kutsal saati ve benzeri gibi inançlar,
davarlara ve hava durumuna bağlıdır. Sayılardan 3, 5, 7 ve 40 uğurlu;
13 ise uğursuz sayılır.
Kaşkayilerde sünneti yapana, sünnetçiye “usta” denilir. Bu tabire
geçmişte Anadolu’nun bazı kesimlerinde de rastlanırsadı. İki çocuk bir
arada sünnet edilmez. Muhtemelen birisinin diğerini “ basma” sını
önlemek içindir. Sünnet edilecek çocuk sayısı tek de olmamalı, bir
çocuk daha bulunup ayrıca sünnet ettirilir. Anadolu’nun bazı
kesimlerinde çocuk sünnet ettirildiği an bir kan daha akıtılır. Meselâ
bir horoz kesilir. Sünnetçinin gelmesi harç gerektirdiği için bey
sünnetçiyi çağırınca obanın fakir çocuğunu veya çobanın oğlunu da
sünnet ettirir. Sünnette toy tutulur (yapılır). Kaşgaylarda “cengi”
olarak bilinen yarı çingene bir grup vardır. Bunlar çağrıldığında saz
ve nağara çalarak eğlence oluştururlar. Ayrıca; berberler, gezici
dişçiler gibi meslekler de cengilerin içinden çıkar. Sünnette yenilir
içilir. Sünnete gelenler hediye getirirler. Yakınları davar getirir.
Sünnet olmaya “kişi olmak” denir. Sünnet göçe yakın yapılmaz, göçte
sorun çıkabilir.
Göçe başlamadan evvel yakın çevrede “imamzade” var ise, kadınlar
onları ziyarete giderler. Zira, bir yıl boyunca ziyaret imkânları
kalmayacaktır. Kaşkayilerde hiçbir zaman cami olmamıştır. Kaşkayi
Türkleri inançlı ve fakat ameli pek fazla olmayan bir toplumdur.
Kaşkayilerde göçe karar verilmiş ve göç hazırlıkları tamamlanmış olsa
da o esnada obaya bir “seyit” gelse, sefere çıkılmaz, iş başlatılmaz.
“Seyidin kademi gudumsuzdur” denir. Obaya bir seyit gelse ve gitse
veya obaya gelip –giden şahsın daha sonra seyit olduğu anlaşılırsa
hemen bir kurban nezir edilir. Meselâ bir düğün yapılacak ise muhtemel
bir tersliğin böylece önlenileceğine inanılır; kurbanın uğuruna ve
işlerin iyi gideceğine inanılır.
Kaşkayi Türkmenlerinde “kurt” ana olarak kabul edilir. Kurt ve
“kartal” için “ışık” denilir. Işık, kutsaldır. Kartal yaşam tarzı,
kurt özgürlük simgesidir. Boynuzlu “dağ keçisi” nin boynuzu “yabanî
koç boynuzu” çadırın payasına (sütununa) asılır.
Kaşkayilerde kadınların normal doğum yaptıkları yaşam şartları
nedeniyle pek görülmez. Göçebe hayatta hastahane veya doğum evi
yoktur. Kadınlar büyük çile çekerler. “Al götürme” (al basması) nı
önlemek için çadırın çevreğine (çadırı çevreleyen beze) çuvaldız ve
iğne sancılar (batırılır). Demir’in al’dan kadını koruduğuna inanılır.
İki demir birbirine vurularak ses çıkarılır ve “ burada demir var”
denir. Kadının çevresine kömür ile siyah bir çizgi çekilir. Kömür
sürülerek kadının yüzü karartılır. Erkekler hamile hanımın bulunduğu
çadırın içine gelmezler dışarıda kurşun atarlar. Bir hayvan kesilir ve
onun ağ ve kara ciğeri çıkarılıp bir sopanın ucuna takılır. Bu sopa
yukarıya kaldırılarak havada daireler çizilir. İnanca göre al, loğusa
kadınların ciğerini yemek için gelmektedir. Sopanın üzerindeki ciğeri
yemesi sağlanılarak kadın korunmuş olunur. Çok ince bir sopa ile kadın
döver gibi yapılarak “Kaç kara kaç, kaç kara kaç” denir. Kadının
bulunduğu çadırın önünde at sesi çıkartılır. Bunun için bir erkek at
getirilir, kişnemez ise, ona bir dişi at gösterilir. Loğusa hanımın
bulunduğu çadırın önündeki ocakta sürekli ateş yakılır. Doğumdan sonra
da aynı tedbirler sürdürülür. Kadının bilekleri kara iplikle bilezik
gibi bağlanır.
Bu uygulamalardan, demirin koruyuculuğu inancı Anadolu’da da vardır.
Anadolu’da da iğnenin koruyucu gücüne inanılır. Bu döneminde kadına
özel bir güzellik geldiğine, çarpıcı güzelliği gidermek için, geline,
çocuğa ve süte kömürle kara çalınır. Erkek atın kişnetilmesi suretiyle
korunma Doğu Anadolu’da da görülmektedir. Azerbaycan’da al karısından
korunmak için su temsili olarak hançerlenir. Eşikte ateş yakmak da çok
yaygındır.
Kaşkayilerde doğum bittikten sonra ebe kadınların tedavisi devam eder.
Göçebelikte pratikten yetişmiş cerrahlar vardır. Bunlar yaralıdan
kurşun çıkarma gibi işleri iyi becerirler. Göçe dâhil edilmiş özel
sağlık personeli yoktur. Behmen Beyli’nin mezunları sağlık eğitimi de
almışlardır. Bunlara maaş da ödenir. Ancak hastane için şehir
merkezine gidilirdi.
Kaşkayi Türklerinde de “köse gelin” uygulaması vardır. Bunun için
bonku içinden bir erkek aday seçilir. Kepenek benzeri, ondan daha kısa
siyah keçeden yapılmış bir ceket giyer. Bu cekete “kordek” denir. Ona
ağaçtan bir boynuz yapılır ve cin /gul süsü verilir, üzerine un
dökülür. Grubun çocukları onun ardına düşerler, ev ev gezilir. Bu
esnada şiirler okunur.
“Köse gelinem
Tela Şahım var
(Atın boynuzum var)
Yel getirdim
Yağış getirdim
Şirni isterem” denilir. Yiyecekler toplanır kapısına gidilen evin
halkı ile birlikte;
“Köse gelin ne ister,
Tanrıdan yağış ister
Allah yağış vereydi
Nezrimi kabul edeydi
Yağ yağızım sel gele
Yağ da yetimler doyar
Yağ fakirlerin arpasına
Yağ kocaların lettesine (bostanına)
Tanrı işi hesaptır
“Kösse isseye seylaptır (seldir)” denilir, çocuklara tatlı, hurma
verilir ve köse gelinin üzerine su serpilir. Kaşkayi Türklerindeki bu
uygulama bize Hazara Türklerinde yağmur duasındaki “fakir”i
hatırlattı. Anadolu’da Allah’ın merhametini celbetmek için koyun
kuzusundan ayrılarak meleşmeleri sağlanır.
Kaşkayi Türklerinde “at katımı” nda kısrağı aygıra çıkarınca kısrak
bezenir, süslenir. Erkek atın bakıcısına (metter) denir ve atın
sahibine kısrağın sahibi hediye verir. Bereketle ilgili diğer tesbitte
ise “boğaz” olmayan hamile kalamayan koyunun rahmi yıkanır.
Kaşkayiler, keçi kırkımını Şubat ve Mart aylarında toplu kırkım olarak
yaparlar. Keçiler çadırların bulunduğu meydanda toplanırlar. Her aile
keçisini çadırının önüne çıkarır. Kırkıma ak sakal veya ailenin reisi
nezaret eder. Bu önemsenen bir törendir. Senede bir defa yapılan bu
törene İsvent ayı töreni denir. Bu tür merasimlerde her defasında dua
edilmez ve “duası evvelce yapılmış” olarak kabul edilir. Her Bumke
kendi İsvent merasimini yapar. Bu merasimi Bumke Reisi yürütür. Bu
yemeli, içmeli, ikramlı, bayram şenliğidir. Merasim bir gece sürer.
Merasim gecesi suya kırmızı mürekkep dökülür ve bu boya hayvanlara
sürülür.
Kaşkayi Türklerinde keçinin tek beslenme sebebi kara çadırın dokunması
için ihtiyaç duyulan kıldır. Tabiî ki eti ve sütünden de beslenmede
istifade edilir. Ancak, keçinin miktarı zenginlik sebebi sayılmaz. 200
keçisi ve 50 koyunu olan bir kimse için “50 koyunu var” denir. İsvent
töreninde koyuna ve keçiye kırmızı boya sürdürdükten sonra, meydana
toplanılan kuru otlardan ateş yakılır, ateşin etrafında topluca dans
edilir. Bu halayın özel İsvent şarkıcısı yoktur.
Ateşin sönmesine yakın etrafına taş dizilir. Her aile kendi dileğine
niyet eder. İsvent’in ilk günü taş çember’in içindeki küle bakılarak
yorum yapılır. Bu bir nevi faldır. Kaşkaylar orada şekilleri koyun,
deve, at, gibi hayvanların ayağına benzetir ve o hayvanı alıp beslemek
ister.
Kaşkayi Türklerinde koyun kırkımı, aynen keçi kırkımı merasiminde
olduğu gibi yapılır. Koyunlar keçilerden önce kırkılırlar. Koyunlardan
da ilkin ak koyun kırkılır. Kara koyun pek beslenilmez.
Kaşkayi oyunlarından Ho oyunu’nu sadece erkekler oynarlar. Bu oyun
ikişer kişi ile oynanır. Her ikisin de ellerinde birer sopa vardır.
Bunlardan birisi büyüktür (paya) öteki ise 1-1,5 metre (terke)
uzunluğunda kısadır. Terke’li oyuncu Paya’lı oyuncuya vurmaya çalışır,
kurala göre dizden aşağıya vurmalıdır. Vurmadan evvel müzikli bir
gösteri yapar. Sonra dans ederek vurmaya çalışır. Paya’lı sopa yememek
için kaçabilir, ancak sırtını dönemez. Payası ile kendisini korur.
Bankeler arası yarışta gruplar yarışırlar, Paya atanın terke tutanın
ustaları vardır. Ayrıca at yarıştırma, yerden papah olma oyunları da
vardır.
Yemekli içmekli düğünlerde silâh kullanma, kurşun atma, nişancılık
yarışları olur. Bu yarışlar bazen iki aile ve bayan da iki bumke
arasında olur. Düğün sahibi zengin ise, yarışmalar taifeler arasında
da olabilir.
Kaşgayi Türklerinde lavaş ekmeğinin ismi Türki çörektir. Kaşkayilerde
hergün güneş doğmadan ilk iş ekmeğin yapılmasıdır. Her aile kendi
ekmeğini yapar. Ekmek bazen günlük yapılmaz. Ekmek sofrası (çörek
sofrası)nın bir kemiği vardır. Bu ekmek yapılırken ekmeğin
bereketidir. O daimî olarak durur. Bu kemik kurban kesilince hayvanın
bacağından alınan kemiktir. Kaşkayilerde her ateş yakılan ve üzerinde
bir şeyler pişirilen yer ocak değildir.
Kaşkayilerde bereket kaçırmak veya başka büyüleri bozmak için
imamzadelere nezir yapılır. Bu nezirlerde daha ziyade yemek
hazırlanır. İmamzadeye ikram edilir. Bölge halkı da davet edilir.
Kurban kesildiği de olur.
Kaşkayilerde “su” çok önem taşır. Gece su tulumunun ağzı açık
kalmamalıdır. Su tulumunun yanına gece çocuk gitmemelidir. Bu
tulumların başına gece gidilecek ise salâvat yollanır(salâvat
çekilir); inanca göre orada cinler toplanmıştır. Salâvat söylenince
(çekilince) cinler kaçar insanlar rahat su içerler.
Meşk (su tulumu), ağzı büzülür; çocuk düşmeyecek şekilde yapılmıştır.
Kese (torba), boy boy keseler olur, üstü süslemeli bezle kapatılır.
Kaşgayi kadınının yüzü açık olur. Evde erkek olmasa da Kaşkayi kadın
evine erkek misafir alabilir. “Misafir bereketini kendisi getirir”
inancı vardır. “Kaşkayi kadının kapısı yoktur”denir. Her çadırın
kapısındaki ocak, o çadırı korur. Ev sahibi çadırda olmasa da misafir
gelip o çadırda kalabilir. Her çadırda muhakkak bir Kur’an-ı Kerim
vardır. Bu Kur’an’ın çadırı koruyacağına inanılır.
Kaşkayi ilhanlarının ellerindeki tarihî belgeler, Kaşkayi töresine
dair bilgi de içermektedir. Bunları yeni nesillere vermekten polisin
eline geçer diye çekiniyorlar. Kaşkayi boydak topunun içinde kül, vs.
gibi şeyler olur bu ve benzeri hususların eski dokümanlarda izahı
vardır.
Kaşkayilerde nefis ve merhamet duygusu çok gelişmiştir. Bir yerde
ekmek veya yemek pişirilen nesneden çocuklara ve hamile kadınlara pay
gönderilir. Kaşkayi inançlarında da yerikleme inancı vardır.
Yerikleyen anne adayının ihtiyaç duyduğu besin karşılanmaya çalışılır.
Dokumacılık Kaşkayi göçebe hayatının temel sanatıdır. Ak olan yüne dağ
bitkileri ile çeşitli renkler verilir. Halı darı (halı tezgâhı),
kelkit (halı tarağı) kepenek (çoban kepeneği); börk: İki dilimli bir
börktür. Eskiden Azerbaycan Türk börkü ile aynı imiş, İlhan Nasuhi
zamanında Mehmet Rıza Pehlevi ile çatışma çıkınca, Pehleviler
Kaşkayileri yurt dışına sürmeye çalışmıştır. Nasırhan, Pehleviyi
aşağılamak için, “senin tacını bütün çobanlarım takacaktır” demiş ve
bunun üzerine Kaşkayi börkünün formu değiştirilmiştir. İran- Keyan
tacı şeklini almıştır.
Kil, bir nevi zılgıttır. Kil düğünlerde vurulur. Cenaze de kil
vurulmaz. Kurban bayramında İsvent’de olur. Çille töreninde de kil
vurulur. Çille töreni kışın 45’inde, 15 Şubatta olur. Bu uygulama kısa
göç için yapılır. Çille töreni çok önemlidir. Bir bunke iki seralı
odun yığar; bunlar yakılır, ilkin kendileri bu ateşin içinden geçerler
sonra hayvanları geçirirler. Hayvanlar ateşten çobanları ile birlikte
geçseler kil çekerler. Demir kapları biribirine vururlar. Böylece
gelecek yılın salim bir yıl olacağına ateşin bütün kötülükleri
alacağına inanılır.
Kaşkayilerde renkli bir giyim kültürü vardır. Zınhara; erkeğin
giysisinin sırtında cukkenin üstündeki süstür. Cukke; kısa kollu eteği
toplanan pardesüdür. Şal ve ortalık cukkenin altından giyilir. Günpul
ise, zinharanın ucundaki renkli püskülün ismidir.
Kaşkayilerde aile hayatı Türk göçebe kültürü itibarıyla önemli
hususlar içerir. Türklerle evlenme prensiptir. Eşte aranılacak vasıfın
başında, Kaşkayi sosyal yaşamının zor şartlarına uyabilmesi gelir.
Kaşkayilerde erkeğin eşini boşaması çok çirkindir. Çocuğu veya oğlu
olmayan Kaşkayi ikinci veya üçüncü eş alabilir. Erkek evlat doğurmayan
hanımlar kocaları için eş aramaya çıkarlar. Dul kalmış bir kadın,
kesinlikle evlenmez. Sadece, çok genç dul kalmış ise ve kocasının
kardeşi talipli olur ise evlenebilir. Kaşkayilerde takas usulu evlilik
de vardır. Buna kav- be-kav (sığır – sığıra) denir. Al bacımı eş eyle
ve ver bacını eşim olsun, denir. Kız kaçırma yöntemi ile evlilik
vardır, ancak el içinde iyi sayılmaz. Bu itibarla yok denilecek kadar
az rastlanır. Kızın kendisi kocaya kaçamaz. Kız istemediği hâlde oğlan
kızı kaçırır ise, öldürürler. Amca çocukları arasında evlilik olur.
“Emmi uşağlarının nişanı tanrı yanında bağlanmıştır. Doğuştan nişanlı
sayılırlar” denir. Kan davası gütmek vardır.
Kaşkayi Türklerinin beş büyük taifesi vardır. Bunlar; Fars-ı Medanlar
(Farsça bilmeyen en eski Kaşkayi Türk toplumudur; Şeşbeyliler (altı
beyler olarak bilinirler); Keşkohiler, Deresorhiler, Emelelerdir.
Kaşkayi toplumunda sınıf farkı yoktur. Sadece, aile – bomku (bumke) –
tire – tayfa yapılanması vardır. Bomku (aile topluluğu), tire (Birkaç
bomkudan oluşur. Kaşkayiler arasında zamanla Kaşkayileşmiş tirelere de
rastlanır.) Tayfa (tirelerden meydana gelir.) Bomku, tire ve tayfa
başkanlığı yapacak olan kişilerde, soylu bir aileden gelmesi, sağlam
karakterli olması, malî durumunun güçlü olması, halkı tarafından
sevilmesi, savaşçı ve bedenen güçlü olması gerekir. Aralarında kız
alır verirler. Kaşkayi toplumu biribirlerine çok düşkündür. Bir Lor /
Lur bir Kaşkayi’yi vuracak olsa tireden başlayarak olay Kaşkayi
kavgasına dönüşür. Kaşkayiler adliye kapısını yeni öğrenmişlerdir.
Ailedeki sorunu baba çözümler. Bomkuda ise aksakal, kethuda çözümler.
Çözemez ise tirenin reisi kelenter çözüm getirir. Daha da olmazsa
taifenin büyüğü han, o da olmasa ilhan çözüm bulur.
Eskiden ilhanın kendi cezaevi varmış. İlhan için taçsız sultan denir
ve gerektiğinde cellât kullanırmış. Kaşkayilerde hırsızlık normaldir.
Meselâ, Farsın evini talan etmek, Lur/Lor savaşında her şeyi uğurlamak
normaldir. Diğer taraftan Kaşkayi toplumunda bir evde bir yalnız kadın
varsa veya bir kadın yalnız bulunduğu eve istemediği hâlde bir yabancı
erkek ya da hırsız görse, o hırsızın cürmü ölümdür. Kan davasında
(kavgasında) çorgat (yazma), ana çorgatı hükümet kuvvetinden
etkilidir. Börk de öyledir. Yazmasını veya börkünü düşmanın önüne
atıncı o düşman saldırıdan vazgeçer. Ayrıca Hz. Abbaş âdeta Tanrıdan
ileridir. Dört taş üst üste koyup ve “Hz. Abbas kerresi”de denilmesi
hâlinde o tarlaya kimse giremez. Kaşkayi sert, laçin, cesur güçlü
tabiatı itibarıyla Hz. Abbas’ı simge almıştır.
Kaşkayilerde kan davasını önlemek için beyler araya girerler,
davacılar davalarından af ederek vazgeçerler. Davalıdan kız almak
suretiyle barışmak olur (kız kan yerine geçer, inancı vardır). Ailede
uygun olmasa da bir çobanın kızı bir ağanın eşi olabilir. Kan
karşılığı kan alınarak veya arsa, hayvan alınarak bağışlama yoluyla
barışma olabilir.
Evliliklerde evlendirilecek kızın kanaati nadiren sorulur. Eskiden
tamamen babanın dediği olurdu. Düğünler üç - beş - yedi gün sürer. Bir
ailenin ortalama on oğlu olur. Beş erkek evlât o toplumda saygınlık
için şarttır.
Kaşkayilerde ocak çok önemlidir. Ocak sadece ateş değildir. İlhan
ocağı, han ocağı, aile ocağı gücü temsil ederler. Ocak bir müessese
olduğu gibi dinî etkinlik merkezidir de. Ocağa saygısızlık suçtur.
“Ocak hakkı için” diye ocağa yemin edilir. Hürmetsizlik edeni “ocağ
çarpar” inancı vardır. Ocağın, ateşi gece ve gündüz yanmalıdır. Göç
hâlinde bir aile seyirde ise dönünceye kadar komşuları onun ocağını
söndürmez. Ocak, babadan erkek çocuğa geçer. Büyük erkek kardeşe
geçmezse onlar için “ocağı kor” denir. Babası gibi olmayan erkek evlât
için de “ocağın kordur” denir. Düğünden sonra oğul kendi ocağını
kurar. Ocak oğula geçmiş olur. Babanın çadırı kara çadırdır. Ak çadırlar
misafirler için kurulur.
Kara çadırın başında “Dayak” olur. Yuvarlak çadırın ortasında “çır”
yapılır (büyük ocag-düğün ocağı). Damadın çadırı, gerdek çadırı ak
olur. Çırn üzerine odun toplanır. Nogara (davul), zurna gelip çalmaya
başlayınca “seher avazı=sabah müziği” çalınır. Baba ocağından gelen
ateşle odunlar yakılır ve düğün başlar.
Çırın etrafında halay tutulur. Bu oyunu erkekler de orada olmalarına
rağmen sadece kadınlar oynar. Erkekler ise hov veya çenkname oynarlar.
Bardak; çadırın başına asılan kırmızı, mavi, sarı gibi renkli
bezlerden oluşur, bunlar sonradan damada verilir. Bardak hacı andırır;
üzerindeki bezde tatlılar, para, şekerler ve kül bulunur. Şeker, tatlı
bir hayatı. kül ocağı; para zenginliği temsil eder. Kaşkayilerde, kara
kötülüğü ve at iyiliği temsil eder. Etrafında dans yapılan ocak
kutsaldır. Ocağa göz yememek (göz değmesin) için üzerklik atılır.
Kaşkayi nikâh merasiminde mollaya lüzum görülmez. “Arap işidir”
denilir. “Filanca ile falanca evleniyorlar, babaları da bu evliliğe
razıdır” denilir ve bir kâğıt yazılır; böylece evlilik hayatı başlamış
olur.
Gelin baba evinden çıkınca üç defa evin etrafında döner, baba ocağını
öper ve sonra evin eşiğinden dışarı çıkar. Gelinin beline kuşağını
erkek kardeşi olmazsa emmioğlu o da olmazsa aileye yakın bir erkek
bağlar. Bu kuşakta ekmek, tatlı ve üzerklik bulunur. Gelinin atının
terkine erkek çocuk bindirilir ise ilk çocuğunun erkek olacağına
inanılır.
Oğlan evine düğün sırasında “toyhane” denir. Gelin adayı toyhaneyi
görünce veya müziği duyunca yarışa başlamak için; at binilir ve
toyhaneye kadar yarışılır. İlk gelen atlı baydaktaki asılı kısmı
silâhla vurur. Vuran kimse, damadın babasından koyun veya koç hediye
alır. Sonra gelin gelir. Gelin gerdeğe toyhanede girer.
Burada gelini yabancı erkek görmez, yüzü örtülüdür. Düğünün
ortasındaki ocaktan bir ocaklık ateş, söndürülmeden damadın ocağı
yakılır. Bu ocak düğün sırasında geçmemelidir (sönmemeli).
Kaşkayi Türklerinde çeyiz sergilemek ayıptır. Kadının bedenini örten
örtü bile sergilenmez. Atıcılara, binicilere ait eşyalar sergilenir.
Bu arada kına gecesi yapılır ancak damat yoktur. Gelinin çeşitli
süsleri vardı. Bunlardan mihenk, kurutulmuş küçük çiçeklerden oluşur.
Bu kokulu bitkiler ipe boncuk gibi takılırlar sonra gelinin boynuna
takılır. Melha, çok küçük tohumlar renk renk boyanır kolye gibi geline
takılır. Başka bir mücevher ve makyaj yapılmaz.
Kaşkayi kızları 14 –15 yaşına gelinceye kadar Kaşkayi millî kıyafetini
giymezler. Bu yaşa gelince anneleri fark eder. Babaları ile konuşur.
Kızımızın evlenme yaşı geldi izin ver giyinsin der. Bu bir nevi
duyurudur. Erkekler için böyle bir kural ve uygulama yoktur. Kaşkayi
kız gelin olunca her türlü giysi giyebilir. Düğün sırasında gelinin üç
takım giysisi vardır. Yeşil olan giysi kına gecesi giyilir. Toyhaneye
de beyaz olan giyilir. Gerdekten sonra kırmızı olan giyilir.
Kaşkayi Türklerinde kızın saçını kesmesi yasaktır. Kız sadece düğün
için zülfünü kesebilir ve çetr bırakır. Bu onun gelin olduğunu
gösterir. Yeni gelin 20-30 gün kadar yeni evinden dışarıya pek çıkmaz.
Damadın babası “ayak açma” töreni yapar, gelini davet eder, yemekler
ikram edilir. Geline hediye verilir. Gelin, babasının evine ilk
gidince hemen babasına ve erkek kardeşlerine görünmez, görünmesi
saygısızlık sayılır. Hamile olunca da ailenin büyük erkeklerine
görünmek saygısızlık sayılır. Dünyaya gelen ilk çocuk iki - üç yaşına
kadar babasına ve ağabeysine gösterilmez. Gelin odasına gelin ile
birlikte bir - iki yaşlı kadından başka kimse giremez. Gelin çocuğu
ile baba evine gidince çocuğunu başka bir eve koyar. Kadın için
erkeğin dediği âdeta Tanrı buyruğudur.
KARAPAPAH TÜRKLERİ
Karapapah Türkleri Anadolu literatüründe muhtemelen rahmetli Prof. Dr.
Ahmet Caferoğlu’nun 16 çalışmalarından tanınmıştır. Bunu Prof. Dr. M.
Fahrettin Kırzıoğlu hocamızın tarih çalışmaları münasebetiyle verdiği
bilgiler izlemiştir.17 Daha sonra Mir Hamza ve Nigarilik münasebetiyle
yapılan çalışmalar gelmiştir. Bu münasebetle Prof. Dr Yavuz Akpınar’ın
18çalışmaları zikredilebilir. Daha evvel Prof. Dr. Ensar Aslan’ın Aşık
Şenlik münasebeti ile yaptığı çalışmalar19 ve Aşık Şenlik konulu
sempozyumların20 mevcudiyeti bilinmektedir. Karapaphlar konulu son
çalışma S. Dündar ve H. Çetinkaya’ya aittir. Bu arada Karapapahlar
gibi Karakalpakları konu edinen kitaplar da hazırlanmıştır. Bilindiği
gibi Karapapah veya Terekeme Türkleri Oğuz — Türkmen Türklerinden
iken, Karakalpak Türkleri daha ziyade Kıpçak karakterli Türklerdir.21
Bizim bu hususta Karakalpakistan22 ve Karapapahlar konulu
çalışmalarımız halk bilimi içerikli olmuştur. Bu münasebetle
Azerbaycan ve Gürcistan basınından halk kültürü mahiyetli yayınlar da
tespit ettik.23 Bu dönemi Karapapah halk kültürü konulu yeni
çalışmalarımız izledi.24 Nihayet Güney Azerbaycan Türk boylarının halk
kültürünü incelemeye aldığımız bu çalışmada Karapapahların Tarih ve
Kültürüne Bir Bakış 25 isimli eser ile tanış olduk.
Karapapahlar Türkiye’nin Kars, Muş ve Amasya civarında; Kuzey
Kafkasya’nın Derbent, Gürcistan’ın Borçalı ve Karaçöp; Azerbaycan’ın
Kazak ve çevresi ile İran’ın Salduz bölgesinde yaşamaktadırlar. Bizim
incelememiz halk inançları ağırlıklı olmakla beraber, Karapapah
bölgelerine dair tarihî tespitlerin yazımıza alınması fenomolojik
gelişmelerin gösterilmesi itibarıyla önem arz etmektedir. Bu nedenle
Karapapah Türk tarihinden yazımıza bazı kesitler aldık. Bu yazımızda
Güney Azerbaycan Türk halk inançlarını öncelikle ele alınmış olmakla
beraber, Karapapah Türk halk inançları bir arada yansıtabilmek
bakımından Gürcistan ile ilgili tespitlerimizi de çalışmamıza aldık.
Terakime/ Türkmenlerden geldiği bilinmelerine rağmen
Terekeme/Karapapah Türkmenlerinin etimolojisi Terek+eme ’ den yola
çıkılarak yapılabilir.Türkler, tevek/ ağaç ismini Kafkasyadaki Tevek
Çayı’na da vermişlerdir. Terekemeler muhtemelen hayvancı bir toplum
olmadan evvel orman kavmi idiler. Bunlar doğal olarak ağaç işçiliği de
yapıyorlardı. Ağaçeri Türk boyunda olduğu gibi Anadolu’da Taktoç
Türkmenleri de vardır. Heterodoks oldukları ifade edilen bu toplum da
heterodoksolarak biinirdi. Diğer tarafta eski Türk inanç sisteminde
ağaç ve orman iyelerinin olduğu bilinmektedir. Orman iyesinin ön plana
çıktığı bir inanç çevresinde Tevek eri, ağaç eri, Tahtaç / Tahta eri
gibi boy isimleri almış olmaları normaldir. ZiraTürk boylarında kayın
gibi bazı ağaç türlerinin mitolojik boyutları var iken, ağaçlara
atfedilmiş çeşitli kutsiyeler ve pirler de vardır. Karaçay’da tevekin
piri adak adanır, kutsal terekler vardır. Terek’e çaput bağlanır.
Anadolu’da onlarca kuru kütüğün ziyaret olarak kutsandığına şahit
olduk. Keza Mezar-ı Şerif’te, Afganistan’da, Buhara’da ve
Özbekistan’da benzerlerini gördük.
Karapapah ismine gelince, kara ve papah kelimelerinden oluşan bu
enomastik isim etnografiden gelmektedir. Kara, büyük ve papah da yün,
tiftik veya kuzuderisinden yapılan bir erkek başlığıdır. Çok kere bu
kürk kara olur. Karapapah’a başka bir etimolojik izah yapmak
nafiledir. Keza Karakalpaklar’da da durum aynıdır. Bu isime Papah’ın
yerini,eşanlamlısı olan kalpak almıştır.
Azerbaycan Karapapah Türklerinin halk kültürü itibariyle bu amaçla
yazılmış Mürsel İsmail Hekimov’un26eseri ile Azerbaycan Folklor
Antolojisinin ikinci cildini oluşturan Borçalı Folklorunu inceledik27.
Azerbaycan’da Karapapahlar ülkenin daha ziyade Kuzeybatısında yani
Gürcistan’ın Borçalı bölgesi istikametindeki yörelerde 22-24 köyde
yaşamaktadırlar. Ancak hemen belirtelim Azerbaycan’da millet olma
süreci Türk boylarının birbirleri içerisinde erimesi dönemini
aşmıştır. Kesin sınırları ile bir Karapapah bölgesi belirlemek dogal
olarak çok zordur. Borçalı bölge ismi Karapapah veya terekemelik ile o
derece özdeşleşmiştir ki İran Türkleri arasındaki Karapapah
Türklerinin diğer adı Borçalıdır. Borçalı yerinin adını buradan
hareketle bir Türk boyundan aldığı üzerinde durulmaktadır. Borç + Ali
veya Bor + Çalı gibi. Gürcistan ve İran’da Borçalılar farklı etnik
gruplarla bir arada yaşadıklarından bunların diğer toplumlarla
entegrasyonları doğal olarak kolay olmamaktadır.
Hekimoğlu’nun eseri muhtelif başlıklar altında konuyu ele almıştır.
Yeni yıl-Nevruz merasimindeki münasebeti ile; Od Çille-beçe
Çerşembesi, Su çille- beçe Çerşembesi, Yel çille- Yılın son
çerşembesi, Meydan Tamaşa-horraları, Zorhana Tamaşaları anlatılmıştır.
Bu anlatımlarda Türk yenigün bayramları bakımından bir folklor yoktur
ancak daha yeni ilave malzemeler de verilmiştir. Aile merasimleri
başlığı altında nişan, nikah, toy merasimleri anlatılmaktadır. Bu
münasebetle;kız bezeme, yapılacak isimlerin görüşüldüğü yemekli
görüşmeler, nişan,nikah dönemi, büyük toy, gelinin akarsuya
çıkarılması, Gelin ve Kerekinin(Güveyin) ayak açma merasimlerine dair
bilgi verilmiştir. Yas Merasimleri bölümünde de yas anlatılmıştır.
Yazar eserinde Ata Deyimleri bölümünde 30 kadar atasözü örneği
vermiştir. Birkaç örnek vermek gerekir ise; “Ağacı gameti suyu semti
eyer, Allah Odu yaratıp karlığa suyu yaratıp paklığa, Akarsuya dayanma
kan güzele inanma” su ile ilgili özlü sözler de derlenmiştir.
Örneklemelerle yetiniyoruz. “Su Aydınlıktır” “Su akan yerden bir de
akar” “Su içene yılan deymez” bu ve benzerleri Anadoludakilerden
farklı değildir.
And-gesemler bölümünde 50 civarında tesbit vardır. Mesela; “And olsun
suyun paklığına”, “And ılsun suyun Ayşe-Fatmasına”, “And olsun Gıple
bulağına”, “And olsun zemzem suyuna” ,“Bulagların Ahar suyuna and
olsun”, “Suyun aharı hakkı”, “Suyun Hıdırı Hakkı”, “Suyun ilahesi
hakkı”, “Suyun Kerameti hakkı”, “Son Çarşambaki suyun temizliği
hakkı”, “Su falına and olsun”, “Suyun mukaddesliğine and olsun”,
“Suyun Körkü hakkı”, “Suyun Melaikesi Hakkı”, “Suyun Piri hakkı”,
“Suya çevirdiğin selavata and olsun”, “Abad elinden-abandan su eksik
olmasın”, “Ağrı Dualının uğruna pak su çıksın”, “Allah suyunun bol
eylesin”, “Allah ekin sepirini susuz koymasın”, “Allah akarsuyunu
bulandırmasın”, “Allah balalarının gabagına dirilik suyu çıkarsın”,
“Allah arhından suyunu eksik etmesin”,“Allah buz bulağını kurutmasın”,
“Akarsu yüzünü Ağ eylesin”, “Bağ-bostanın susuz kalmasın”, “Balan,
baht-ikbal suyunda yüzünü yusun”, “Bahar Bayramında su falın cin
olsun”, “ Kapından su eksik olmasın”, “Durun suyun bulanmasın”,
“Değirmenin susuz kalmasın”, “Zemin susuzluktan kurumasın”, “Köprümü
sular seller aparmasın”, “Kent Keseyin su çarıdan korlug çekmesin”,
“Kurun Kur aksın”, “Gemin deryada Geng olmasın”, “Kökünden sunan eksik
olmasın”, “Gözünekara su gelmesin”, “Gülün çiçeğin susuzluktan sararıp
sormasın”, “Su başında keliminin önüne kuzku tutum”, “Suyun sulara
karuşsun”, “Suyun Ayşe – Fatması balalarının penahı olsun”, “Su
suvadından kız gelin eksik olmasın”, “Su ilahına kurban olum”, “Su
falın baht-ikbalini yeyin eylesin” “Tahıl tontan susuz kalmasın”
“Çemen-çelin susuz kalmasın”.
Su ile ilgili bu tespitler bir devrin inanç dünyasının günümüze gelen
ciddi izleridir. Bir kısmı islami bir giysiye bürünmüştür. Bir kısmı
suyun evrensel önemini anlatan yaygın olarak görülebilecek
ifadelerdir. Fakat büyük bir kısmı eski Türk inanç sistemindeki su
iyesi ile doğrudan ilgilidir. Bu iye bazan Hızır motifi ile birleşmiş
ve bazan da gelecek haber veren bir mahiyet kazanmıştır. Bazan
alkışlara bazan kargışlara ve bazan da andlarda yerini almıştır.
Yazar eserinde Od ile alkışlar, karkışlar ve andlara dair,tesbitlerini
aktarmaktadır. “And olsun od ocağa”, “And olsun ışığa”, “And olsun
güneşe”, “And olsun Allahın nuruna”, “Isık hakkı”, “Gökteki Allah
hahkı”, “Mahşerin Garisi hakkı” gibi yüzlerce tespit yapılmıştır.
Ayrıca Hızır Nebi inancı ve uygulamaları, Çoban Öymeleri, okşamalar,
atasözleri, meseller, meydan tamaşaları konusunda geniş bilgi
vermektedir.
Valeh Hacıyev’in toplayıcılığını yaptığı Borçak Folkloru isimli
eserde; Mevsim merasimlerine, alkış ve garkışlara, Nagıllara,
Boyatulara, Tapmacalara, Atalar sözlerine, Mesellere, Hikmetli
sözlere, Efsanelere, Uşak/çocuk folkloruna, Aşıklar ve El şairlerine,
Aşık rivayetlerine dair bilgiler vardır.
Türkiye/Terekeme Karapapahlarını en geniş anlatan eser S. Dündar ve H.
Çetinkaya’nın çalışmasıdır.28 Eser dört bölümden meydana
gelmiştir.birinci bölümde Terekelerin ad alışlarını ve adlarının
etimolojisi, yolları, kökeni, yaşam tarzları, tarihleri gibi hususlara
yer verilmektedir. İkinci, üçüncü ve dördüncü bölümlerde tamamen halk
kültürü ele alınmıştır. Eserde bir tartışma veya yorumlamadan ziyade
bol miktarda halk kültürünün her dalında ayrıntılı bilgi verilmiştir.
Terekeme Türk mutfağı ve halk oyunları tanıtılmıştır. Dördüncü bölüm
tamamen halk edebiyatına ayrılmıştır. Eser Terekeme Türkleri halk
kültürü itibariyle bir hazinedir. Bu geniş malzemenin diğer Türk
halklarının kültürleri ile karşılaştırılmaları yapılabilmeleri ona
kültür kaynaklarındaki yerlerine işaret edip yorumları
yapılabilmeliydi. Esere geniş bir de sözlük konulmuştur. Bu tür
alandan yapılmış tespitler için kanaatimizce indeks de konulmalıdır.
Böylece tespitlerin hepsi üzerinde analitik çalışma yapılıncaya kadar
kültür motifleri üzerinde yapılacak çalışmalar kolaylaşmış olabilir.
Dağıstan Terekemeleri/ Karapapahları Derbent’in kuzey tarafında
yaşamaktadırlar. Evliya Çelebi bunları Kaytag Türkleri olarak
adlandırmaktadır. Dağıstan’ın Karapapah Türkmen taifeleri bugün;
Berekey, Velikent, Cemikent, Padar, Memedkalar, Deli Oban, Selik,
Karadağlı, Tatar ve Uluterekele köylerinde yaşamaktadırlar29
İran Karapapah bölgesi; Urmiye Gölü’nün Güneydoğusundadır. Karapapah
Türkleri, Sulduz’un Ada, Ar, Ağca, Zeyve, Ağgabeyli, Alagöz, Eminli,
Oksar, Baranlı, Balıkçı, Bayramboğa, Bayızara, Biçenli, Beyimgala,
Peyecik, Tabiya, Cebeltezekenti, (Dağlık Tazekkent) Demtezekenti
(Sulak Tazekent) Tezegala, Toppuzova, Çakal Mustafa, Çiyana,
Hacıbağlı, Hacıpugruz, Hacıhanlı, Helebi, Hederava, Hınhına, Helefen,
Helefli, Daşdürgezi, Taşdogora, Derbent, Demirci, Dilenciarhı,
Saksıtepe, Saral, Sungar (Kartal), Şirvanşahlı, Şirinbulak, Garna,
Golad, Galacık, Galalar, Garakasap, Kervansaray, Kamus, Köpekli,
Gözayran, Kehriz, Girdegayıt, Göl, Köhül, Gelevan, Gazigürması,
Paşaygümovası, Kazakgümovası, Görhana, Lavaşlı, Yukarı, Mehmetşah,
Memeli, Memiyent, Yedigar, Yunuslu köylerinde yaşamaktadırlar.
Karapapah Dağları, Babahasandağı, Mendihandağı, Sultanyakup dağı,
Frengi dağı, Sarıtaş dağı, Memiyent dağları, Lavaşlı dağları, Han
Tavuş Dağı’dır. Çayları ise Gedar (Gider) Çayı, Gelevan Çayı (Başlıklı
Çay), Gergül Çayı, Mehmet Çayı’dır.”30
Sulduz şehrinin nüfuzu 190 bin iken bu miktarın 100 binini Karapapah
Türkleri oluşturur. Şehirdeki Kürtler Şafi, Karapapahlar ise, Esna-i
eşer (12 İmamlı) Şiî Caferî Müslümandır.31 Karapapahların büyük
çoğunluğu Azerbaycan’dadır. Bunları 500 bin civarındaki Gürcistan
Karapapahları izlemektedir. Kesin miktarları bilinmemekle birlikte
Türkiye Karapapahlarının miktarı İran’da yaşayanlardan az değildir.
Derbent bölgesi Türklüğünün ise sadece bir kısmı Karapapahtır.
Karapapah Türkleri İran’da yaşamakta oldukları bölgeye 1810-1825
yıllarında gelmişlerdir. Bugünkü Karapapah bölgesini Karapapahlara
Fethalı Şahın oğlu Abbas Mirze tarafından bir fermanla verilmiştir.
Evvelce burası büyük ölçüde boş bir alan iken, Sulduz ve çevresi
Karapapah Türklerinin yöreye gelişleri ile şenlenmiştir. Şehrin
kurucuları Karapapahlardır. Karapapahlardan evvel bölgede
Akkoyunlular, Afşarlar ve Mukaddemler (Beydili) bazı köyler
kurmuşlardı.32 Karapapahlar yerleşik hayat tarzına geçtikten sonra
hayvancılıkla birlikte ziraat da yapmaya başlamışlardır.
Karakalpak bölgesinin dip tarihinde Türk bozkır kültürü ile ilgili
tespitler yapılmıştır. Hasenli tepesinde yapılan arkeolojik kazılar
sonucu, Manna dönemi Ön türklerine dair izler bulunmuştur. Burada
bulunan bir kap üzerinde koç kabartmaları tespit edilmiştir.
Karapapah Türkleri bu bölgeye Barçak (Hamedan ve Erak bölgesi) tan
1600’lerde Yareli Ağa (Allahyar Han) başkanlığında Derbent’e
gelmişlerdir. Şah İsmail Karapapahları 3 bin hane olarak, bu bölgedeki
Türk nüfusunu oluşturmak için yerleştirmiştir. Buradaki Karapapah
köyleri, Dehene, Derbent (Derbentağzı), Ağcagala, Mahalı Pembeh,
(Pembek bölgesi) ve Lori’dir. Karapapahlar burada 1800 yıllarına kadar
tarım ve hayvancılık yapmışlar, 1800’lerde Karapapah il Başkanı Mehti
Bey bölge başkanı olmuş, 1810-1815 yıllarında Kars ve Revan’da Mehdi
Beye bağlanmışlardır. 1813’te Rus Çarlık yönetimi ile Kaçar Türk
Devleti arasındaki savaşlar sonucunda bölge Rusların eline geçince,
Rus yönetimini protesto eden Karapapahlar Osmanlı Türk bölgesine, Kars
ve civarına geçmişlerdir. Oradan da Sulduz’daki şimdiki yurtlarına
göçmüşlerdir. Karapapahlara bu isimleri Kars’ta giyindikleri papağının
renginin Kara oluşu sebebi ile verilmiştir. Bize göre, papahları
büyüktür. Zira, karanın bir anlamı da büyüktür. Karapapah Türkçesi
Azerbaycan Türkçesinin bir ağzı olarak bilinmektedir.33
Türk boylarının yaşamakta oldukları bölgeler; Karagözlüler; Hemadan ve
Çevresindeki Afşar ve Kızılayak Türkleri; Esedabad tarafında
Kaşgaykar; Şiraz vilayetinde Bahtiyariler Huzistan Eyaletinde, Boyat
ve Kaçarlar; Sultanabad etrafında, Yomut Türkmenleri, Gümüştepe
bölgesinde ve Hazar sahillerinde, Afşarlar: Urmiye Gölü, Soyukbulak,
Kirmanşahlar, Kengerleri/Kengerliler Kirmanşahlar yöresinde,
Kocabeyli,Şahseven, Tekeli, Muganlı, Kurdbetli, Sapanlı, tahtakapılı;
Karabağ tarafında İranlı Karabağ bölgesindedir.
Arazoğlu, Türk Vatanı Büyük Azerbaycan tariflerken bu coğrafyanın
içerisinde Borçalı bölgesini de tarihlemekte ve onu sınırları güneyde
Urumiye gölünden Irak Türkmenlerinin yaşadığı topraklara kadar
uzadığını belirtmektedir.34Bu derece geniş bir coğrafi alan bize
Borçalının sadace yer adı olmayıp bir Türk boyu olabileceğini
düşündürüyor. Iran Türk boyları tasnifinde Karapapah/ Terekemelere
Borçalı denmiş olması sadece Gürcistan’daki Borçali’den kaynaklanmış
olmayabilir.
Karapapah Türklerindeki sosyal yapı teşkilatı Kaşgayi ve Taliş
Türklerinin yapılanması ile büyük ölçüde aynilik arz etmektedir.
Karapapahlarda “ata evlilik” ataerkil aile tipi vardır. Sosyal
yapılanma; kişi, hane, oba, tayfa, tire, kabile, el şeklindedir. En
üst sosyal yapı “Karapapah eli”dir.
Karapapahlarda iki tür evlenme vardır. Bunlar; kız kaçırarak evlenme
ve şer’î evlenmedir. Şer’î evlenme türü normal olan ve sık rastlanan
evlenme türüdür. Kız istemeye oğlan tarafından azami beş kişi ile
gidilir. Kız evi ziyareti akşamdan sonra olur. Karapapah Türklerinde
de başlık ve kebin vardır. Karapapahlar da yallı oynarlar. Bu dönemde
karşılıklı “şah - vezir” türünden oyunlar oynanır. Perşembe günü
öğleden sonra gelen gelinin uğurlu olacağına inanılır.
Güney Azerbaycan Karapapahları Sulduz’a gelmeden evvel başlarına
kalpak giyerlerdi. Uzun etekli bir ceketleri ve ağ (ak-beyaz) bir
gömlekleri olurdu. Bellerine bir “şal” bağlarlardı. Kadınlar ise
çereke giyer, araşgın denilen bir tür kofik veya fes takalardı. Sedde
(beyaz bir örtü) den olurdu. Ayrıca sallama (tül), gelgel (kofiliğin
etrafına sarılan kordon türünden bir ip) arkalık (ceket türünden bir
giysi), tuman, küllece (kadın gömleği olup etekleri dize kadar uzanır)
alt tuman (atta giyilen tuman) kullanılırdı.
Karapapah Nevruz bayramı uygulamaları diğer İran Türklerinin
kutlamalarından farklı değildir. Nevruz Kuzey Azerbaycan, Aras ve Kür
vadileri, Borçalı, Karaçöp, Erbil, Nahçıvan -Azerbaycan, Derbent
bölgelerinde büyük ölçüde aynılık arz eder.
Karapapah Türkleri çevreleri ile uyumlulukları ile bilinirler. Dürüst
ve mert insanlardır. Sosyal ilişkileri güçlü bir toplumdur. Onların
karakterlerini yansıtan sözler, “Düz ol, Allah düziylendir” (sen
dürüst ol, Allah dürüstün yanındadır.) “Sen yahşı ol, balıh da bilmese
halık bilir” çok yaygındır.
Bir Karapapah Türkü ile yol gitmek, arkadaşlık yapmak onunla bir arada
olmak isteniyor ise, ona tahakküm edilmemeli, dostlukla diyalog
kurulmalıdır. Karapapah bayatıları onların ruh hâllerini anlatmaya
yetmektedir.
“Karapapah elimdi
Türki ana dilimdir.
Agadeyin Galası
Menim çenli (çamlı) belimdir.”
Sulduz yöresi Karapapah Türklerinde insanlar toplu hâlde iseler
herhangi bir şey açıktan sayılmaz. Sayılması hâlinde bereketinin
kaçacağına inanılır. Sayılmayı önlemek için “beni sayanı kurt yesin”denilir.
İğde ağacının çiçeklenmesi esnasında, “dul arvadın bahtı açılır”
inancı vardır.
Saymanın bereketi kaçıracağı inancı Anadolu ve Kuzey Mezopotamya Türk
halk inançlarında da vardır. İşyeri kasasında ve cüzdandaki para son
kuruşuna kadar sayılmaz. Gerçek rakam mecbur kalınmadıkça dışarıya
açıklanmaz.
İran Karapapah Türklerinde ateşin üzerine soğuk su dökülmez. Dökülmesi
hâlinde cinlerin suyu dökeni çarpacağına inanılır. Cinlerin demirden
korktuğu inancı vardır. Al arvadı inancı Karapapahlarda da vardır. Boş
silâh muhatabına doğru tutulmaz “şeytan doldurur” denir.
Cin türünden kara iyelerin demir türünden madenlerden korktuğu inancı,
demir kültü ile ilgili olup Türk halklarının hepsinde görülür. Al
karısından korunmak için lohusanın yatağının altına demir konur. Al
karısı yakalanınca yakasına demir iğne sancılır. Damadı bağlamada veya
bağlanmasının önlenilmesinde demir iğne kullanılır. Haydar (yel iyesi)
ile ilgili inançlarda da keza demir iğne vardır.
Sulduz’un Karapapah Türklerinde akşam zamanı navdan (yağmur suyunun
çatıdan aşağıya akmasını sağlayan oluk) altında durulmaz. Günün bu
saati için “şer zamanıdır” denilir. Güngüz zamanı nağıl (hikâye)
söylemek ve gece sakız çiğnemek uğursuzluk sayılır. Onları görenlerce
“Gündüz nağıl deyenler gece sakız çiğneyenler, belki bu dünyaya
gelesiz yağlı çomah yiyesiz” denir.35
Şer vakti inancı, bütün Türk ellerinde vardır. “Gün yavrusuna
kavuşuyor” denir. Bu vakte “dar vakit” denir. Bu saatlerde uyunulmaz.
Gabristana gidilmez, defin yapılmaz “yer bağlandı” denilir. Bu
vakitlerde yere fide dikilmez “yer sahiplenildi” denir. “Akşamın
hayırındansa sabahın şerri” tercih edilir.
Karapapah Türkleri’nin belirli bir bölümü Kızılbaş/Aliallahi inançlı
müslümanlardır. Bunlar Gali Şiiliğinin tasavvuf geleneklerinin
tesirinde kalmış bir koldurlar. Inançlarında Altay ve Ortadoğu’nun
eski inançlarının izleri vardır. Tanrının, varlığı ile bütün evreni
doldurduğuna inanırlar. İmamlar hakkında aşırılığa kaçar, onları
Tanrılaştırır veya Tanrısal nurun imamve velilere halul ettiğine
inanırlar. Şah İsmail’i Allah, Ali’nin tecessümü olarak görmüşlerdir.
Bunlar da Hz. Ali sevgili “Ya Ali, Ya Mövla Ali” şeklinde aşırıya
varmıştır.
Temel inançlarında: Zuhur, (Tanrısal özün ve güçlerin peygamber imam
ve velilere yansıması) Ettehad (Bir insanda aynı anda Tanrısal ve
insansal özün bulunması) Hulul (Tanrısal hulun insana sızması ve insan
huyunun Tanrısallaşması) Tenasuh (Ruhların ardısıra değişik nesneler
ve canlılara aktarılışı) Bu inanış insanları özel vesıradan olarak
ikiye ayırır. Mivsiplerinin kerametine inanırlar. Islam’ın diğer
mezheplerini Ehli Suret (biçimciler) ve kendilerini Ehli Hak
(Tanrıcılar-Doğrucular) olarak adlandırılır. Bu İNANÇLI OLAN İNSANLAR
İran Karapapah Türklerinde Peygamberin ve imamların anadan olma günü
(doğum günleri) temiz giyinilir, akraba ve komşular ziyaret edilir.
Öğlen namazından sonra camilerde Kuran-ı Kerim ve ilâhiler okunur.
Hz. Muhammed’in hayatındaki dönüm noktası karakterli günler, Türk -
İslâm dünyasının genelinde kutlanır. İmamlarla ilgili günlerde yapılan
anma günleri farklı kesimlerde değişik yoğunlukta yapılır. Bu
yoğunluğu daha ziyade mezhep farklılıkları belirler.
İran’ın Karapapah Türklerinde kutlaması yapılan dört çarşamba vardır.
Bunlardan birincisi “yalancı çarşamba” ikincisi “doğrucu çarşamba”
üçüncüsü “kara çarşamba” dördüncüsü “pay- hediye çarşamba” dır.
Birinci çarşambada gençler tepelerde ateş yakarlar,havaya silâhla ateş
ederler. Buna “çille kovması” denir. İkinci çarşamba yok sayılır,
atlanılır. Üçüncü çarşambada başsağlığına gidilir. Yaşlı aileler
ziyaret edilir. Birlikte mezar ziyaretleri yapılır. Mezarlıkta hayır
işlenir. Hurma ve helva dağıtılır. Dördüncü çarşamba da hediyeler
verilir. Baca-baca, şal sallama, nava (akar suya gitme) merasimleri
yapılır. Nevruz’da milah (Kışa bırakılmış salkım şeklindeki
üzüm)yenilir.
Nevruz kutlamaları Türk dünyasının ortak millî bayramlarıdır. Bu
bayramın evvelinde ve sonrasında birçok uygulama yapılır. Bu
kutlamalar Güney ve Kuzey Azerbaycan’da, Derbent’in bazı köylerinde,
Gürcistan Türklerinin belirli bir kısmında Aras ve Kür boyu
Türklerinde daha yoğun ve daha renkli olur.
Karapapahlarda “kurban bayramı kurbanının kanı şifadır” şeklinde bir
inanç vardır. Çocukların parmaklarını kana batırarak alınlarına
sürmeleri istenilir.36
Türk mitolojisinde kan kutsaldır. Ulu nesillerin, hakan ailesinin kanı
akıtılmaz. Kan yere dökülmez. Kurban kanı kutsaldır. Kurban adandıktan
sonra Allah’a aittir. Adanılan kutsal güce aittir. Kurbanlık
hayvanlara Allahlık denir. At yılgılarında da belirli seçilmiş atlar
çekimde ve binekte kullanılmaz. Onlara özel muamele yapılır. Onların
bostan ve bahçeye girmeleri hoş karşılanır. Anadolu’da kurban kanı
çiğnenilmez, bir kaba veya çukura toplanılır. Bu uygulama
Türkmenistan’da da vardır. Gelin için kesilen kurban kanının üzerinden
gelin atlatılır. Kurban kanı gelinin ya da evin çocuklarının kimin
adına kesilmiş ise onun alnına sürülür.
İran Karapapahlarında da keçiden, vecibe olan kurban bayramı kurbanı
kesilmez. Keçinin cin veya şeytan olduğu inancı vardır. Öyle bir
benzetme yapılır. Bismillah denilince cin ve şeytanın kaçmak zorunda
kalacağına inanılır.37
Kurbanlık hayvanların arasında keçinin olmayışı şer’en
belirlenilmiştir. Keçinin, şeytan ile özleştirilmesi hortlama
olaylarında bazı ruhların çeşitli hayvan donlarına girmeleri ve bu
arada keçi donuna da girilmesi ile izah edilebilir. Bununla beraber
adak olarak keçi de kesilebilir.
Cin ve şeytanın en büyük düşmanının besmele olduğu inancı Türk
ellerinde çok yaygındır. Gece bunlara rastlayanların bismillah
demeleri hâlinde bunların kayıp olacaklarına inanılır. Gece eşikten
dışarıya sıcak su dökülmez, yanar hâldeki ocak soğuk su dökülerek
söndürülmez, mecbur kalınacak olur ise, besmele çekilir. Yeni elbise
ilk defa giyilince; gece, akar sudan su alınır ise keza “bir şeye
uğramamak için” bismillah, denilir.
Sulduz Karapapah Türklerinde örümceğin görülmesi misafirin geleceği
şeklinde yorumlanır. Kargalar da “gak-gak”deyince bir yerden haber
alınacağına inanılır. İran Karapapah Türklerinde kişi bir iş yaparken
hapşırır ise, o işi muhakkak yarım bırakmalı devam etmemelidir.
Hapşırmak Türk halk inançlarında “sabır” anlamına gelir. “Çift
hapşırığın” uğruna inanılır. Hapşıran “çok şükür elhamdülillah” der.
Çevredekiler “çok yaşa” hapşıran da “siz de görün, hayırlı yaşamalar
olsun” der. Bunların çeşitli türevleri de vardır.
Gece evin süpürülmesi hâlinde çöplerin dışarıya dökülmeyeceği inancı
Türk ellerinde çok yaygındır. Hakas Türk halk bilimciler gece kutların
yere indiklerini, evin süpürülmesi hâlinde dışarıya atılmış olacakları
tarzında bir izah getirmektedirler.
Sulduz Karapapahlarındaki bir inanca göre çöreğe (ekmeğe) and içen
kimse bu çöreği muhafaza etmelidir. Zira, eğer yalan söylüyor ise bu
ekmeği yiyen kimse çarpılabilir. Hatta ölebilir. Çörek yapılırken
ekmeğin kırığı tandıra düşecek olsa “ailenin azizlerinden
(itibarlılarından) birisinin seferden (uzak yerden) geleceğine
inanılır.
Ekmek parçalarının tandıra dökülmeleri od (ateş) iyesine yapılmış
saçıdır. Anadolu’da Türk dünyasının birçok yerinde olduğu gibi ocak
iyesine yağ, et ve benzeri sacılar yapılır. Biz Altay ve Hakasya’da
kutlu yerlere yemek sacısı yapıldığını gördük. Borçalı Türklerinde
çuvaldan yuvarlanan bir iki patates veya soğanın peşinde gidilmez onun
için “toprağın veya suyun hakkı” denilir. Bunlar suya veya toprağa
yapılmış sacılardır. Bu inancın derinliklerinde odun, suyun, yerin
iyesi olduğu inancı vardır.
Çörek (ekmek), od (ateş) suya yemin etmek halk inançlarımızın arasında
eskiden daha sık görülürdü. Bu inanç daha ziyade nimet inancı ile
ilgilidir. Nimet, kısmet, nasip, rızk kavramları giderek eskilerde
kalmaya başlanınca bir taraftan insan ilişkilerinde yeminler edilmez
olunca, bir diğer taraftan da bu tür yeminlere rastlanılmaz olmuştur.
Güney Azerbaycan Karapapahlarında günahkâr insanın kabre girince kabir
azabının onun anasından emdiği sütü burnundan getireceği inancı
vardır.
Ana sütü Türk halk inançlarında bazı hâllerde bir semboldür. Çok kere
hak etmeyi, paklığı ve helâl olanı temsil eder. Bu itibarla, “ananın
ak sütü gibi helâl olsun”, “ananın sütü sana helâl olmaz” “sütümü sana
helâl etmem” “anasından emdiği süt burnundan geldi” gibi ifadeler
kullanılır, yavrusuna anî kızgınlıklar sonucu kargış eden annenin
bedduası tutmaz “sütü karşı geldi” denir.
Sulduz Karapapahlarında ölümün birinci günü yani defin günü, üçünde,
yedisinde ve kırkında meftanın evinde ve camide merasim “devri”
yapılır. Kırkından sonra “yaslanma” getirilir. Yaslanma veya yastan
çıkarmada yastan çıkarılacak ailenin kara giysileri çıkarılır.
Ziyarete gelenler, yas evine kumaş ve kelle gant (bütün hâlinde küp
şeker) getirirler.
Yastan çıkarılma uygulaması Anadolu, Kuzey Irak, Bayır-Bucak ve Balkan
Türklerinde de özel itina ile yapılır. Yakınları yas evinin sakalı
uzayan erkeklerini berbere götürürler. İlk hamama gidiş de böyle olur.
Böylece daha evvel evinden çıkmayan yaslılar evden çıkarılmış olurlar.
3,7, 40 ve seneyi devriye bazen de 52’si ile birlikte yapılır.
İran Karapapah Türklerinde perşembe günleri ölü ruhlarının serbest
bırakıldığı inancı vardır. İnanca göre bu ruhlar gelin hayatta iken,
kendilerine ait olan evlerin damında oturur ve ev ahalisinin tutumunu
gözlerler. İntibaları olumlu olur ise, tekrar gelirler, olmazsa artık
gelmezler. Bu gecelerde iyi yemekler yapılır, mutlu olmaya, iyi şeyler
konuşmaya çalışılır. Gıybet edilmez. Toylar - düğünler perşembe
günleri yapılır. Cuma günleri dua edilir. Kur’an-ı Kerim okunur.
Cuma geceleri ölülerin ruhlarının evlerini ziyaret ettikleri, ölümün
ilk kırk gününde evinden ayrılmadığı inancı münasebetiyle Kur’an
okutmak, helva kavurmak ve onları dağıtmak gibi inançlar diğer Türk
ellerinde de görülen bir inançtır. Alkolikler dâhi bu gece içki
içmemeye çalışırlar. Bir gece küfür edilmiş ve kavga olmuş ise, “aziz
mübarek cuma akşamı, ölmüşlerimizin ruhunu da rahatsız ettik” denilir,
tövbekâr olunur. Bu geceler, yaramazlık yapan çocuklara ecdat
ruhlarının kapıda pencerede oldukları, kendilerini gördükleri
söylenince susmaları sağlanır.
Borçalı ve yöresinde yaşayan Karapapahları, konuya girerken de
belirttiğimiz gibi Karapapaheli’nin aslî kesimlerindedir. Gürcistan’ın
Sadaklı yakınlarındaki Köhne (eski) kiliseye giden halk burada kurban
kesmektedir. Ansiklopedi Araştırma Merkezî Başkanı Eli Şamil’e göre,
Türkçe konuşan şimdi Müslüman olan yöre halkı bir dönemin Hristiyan
Türklerindendi. Maalesef bölgeye gidip araştırma yapamadık, ancak
konuya dair bazı bilgiler edinebildik. Buraya daha ziyade Şamnabad
bölgesinin Müslüman halkı gitmektedir. Türk olan bu kimselerin hurafe
ve cincilik gibi konularla bir ilişkisi yoktur. Bölge aydınlarının
teşhisine göre bunların bir kısmı geçmişte Hristiyan iken, şimdi
Müslüman olmuşlardır. Ziya Bünyatov’un 7-9. Asırlarda Azerbaycan
Tarihi ve Doç. Dr. Feride Memmedova’nın Albanlar isimli eserinde bu
konuda geniş bilgi olduğunu biliyoruz.* Biz bu kaynakları Gregoryan
Türkler konulu çalışmamız münasebeti ile inceledik.
Halk, bölgedeki Hristiyan Türlere ve Hristiyan Türk iken Müslüman
olanlara Rum Türkleri, Barzan veya Berzan demektedir. Kelimenin anlamı
kam veya şaman gibi bir şey. Barzan önceden, bilen keşif sahibi ve
Berzan ise yol gösteren anlamlarına geliyormuş. Bu toplum geçmişte
Zalga’nın köylerinde yaşıyorlardı. Yörenin %90 halkı bunlardan meydana
gelmiştir. İlçe merkezinde geçmişte miktarları 7 bin iken hâlen 3.500
kişi kalmıştır. Bulundukları köyler; Başköy, Merdiven, Yeddi Kilise,
Avranlı, Ağbulak reyonu, Tiflis’in merkezi, Marneol ilçesinde Titseli
ve Sigora’dır. Türkçe konuşurlar göçleri SSCB döneminden sonra
başladı, hâlâ devan ediyor. Göç Yunanistan’a yapılmaktadır. Yunanistan
bunlara Rumca eğitim veren okullar açmıştır. Evvelce eğitim dilleri
Rusça idi. Göç edenlerin geriye dönmelerini Gürcistan hükümeti
bunlardan istemiş olup evleri hâlen büyük ölçüde boştur. İlk göçleri
münferit de olsa 1956 yılında olmuştur. bunlardan Azerbaycan’da da
vardır. Ancak çok dağınıktırlar. Şu anda göç edemeyenler %40 olup
yaşlılarıdır. Ortadoks Türkler Anadolu’daki kaderlerini, 100 yıl sonra
Kafkasya’da yaşamaktadırlar.
Borçalı’nın Marnovi / Sarvan ilçesinin Candar, Kızılhaçlı, Sarva,
Mamgeli, Mescidli, Görarhı, Tazekent, Hacılar, Yuvanalı, Alget,
Amborofya, Karakeçeli, Akkeçeli, İlmezli, Kepenekçi, Birinci Kösalı,
İkinci Kösalı, Boydor, Kürtler, Kaşmaganlı Leibeddin, Daştepe,
Şülöyür, Kuşçu, Ağmemmedli, Kocagan, Tekeli, Hancagazlı, Kireçmeganlı,
Kasımlı, Beytarafcı, Baytallı, Ulaşlı Yukarı Gullar, Aşağı Gullar,
Kırhılı, Aşagı Saral, yukarı Saral, Demye Görarhı, Ahıllele, Ahıl
Mahmutlu, Mamayı, Mollaoğlu Sadaklı, İmir, Hallavar, İmizcala, Büyük
Beyler, Küçük Beyler köyleri tamamen Türk halktan oluşmuştur.
Güllübağ (Türk ve Ermeni) Zop (Türk ve Ermeni) Opret (Türkçe konuşan
ortodoks / Rum) Hocornu (Türk ve Ermeni) halktan oluşmuştur. Borhosi
ilçesinin Aşağı Koşakilise, Yukarı Koşakilise, Molla Ahmetli, İmir
Hasan, Koçulu, Fahralı, Saraçlı Balaboğanlı, Kölayır, Arhılı, Hasan
Hocalı, Taşlı gullar, Esmerler, Ceferli, Deller, Karadiken, Siskala,
Arakel, Beyteker, Aşağı Gülever, Yukarı Gülever, Zorgöyeç,
Babakişiller, Sarımemmetli, Darvoz, Abdallı, Bolus Kenpenekçi,
Sorollar, İnceoğlu, Halı tamamen Türktür. Halkı karışık olan köyler;
Şemsöy (Türk-Ermeni) Çatak (Türk-Ermeni) dir.
Başgeçit ilçisinin; Seferli, Deller, Sukala, Dunus, Mahmutlu, Hamamlı,
Armutlu, Memişli, Meşililer, Kızılkilise, Şindiler, Azgeyliyen,
Dagarhılı, Kızılhacılı, Saca, Hüsöyüçay, Çopuzralılaz, Yırgançay,
Aşağı Karabulak, Yukarı Karabulak, Lökcandar, Yavıklı, Şamdarlı,
Gödekdağ, Sağatlı, Muganlı (Bu son iki köy Ermenine sınırına çok yakın
oldukları için can güvenliği sebebiyle maalesef boşaltılmıştır.) Aşağı
Orzuman, Yukarı Orzuman, Ormeşen tamamen Türk halkı köyleridir.
Kırovisi, Türk ve Gürcüdür.
Karayazı ilçesinin; Soğanlık Karcalar, Ahtehle, Karatehle, Sorca,
Muganlı, Birlik, Tazekent, Kösalı, Nazarlı, Aşağı Kenenekçi, (Ulu
kişili- Caferli) Candar, Zenger, Ulyanafga, Karatepe köyleri Türk
köyledir.
Karaçöp Bölgesinde; Sagarevçov, Keşali, Kazılar, Karabağlar,
Yarmuganlı, Düzeyram, Lebbeli köylerinin halkı tamamen Türktür.
Lagodehi İlçesinin; Kabal, Uzuntolo, Genceli, Karacalar köyleri,
Lelavi ilçesinin; Karacalar köyü, Ağbulak ilçesinin Kösalar ve Şıhlı
köyleri, Zalga ilçesinin; Encıvan, Tecir, Culuhluve Tecis köyleri,
Kabci ilçesinin; Muhran, Tatuşağı, Ferma köyleri ve Musteha ilçesinin
hepsinin muhtarları Türktür. Bu açıklamalardan sonra halk inançlarına
geçiyoruz.
Bölgedeki Karapapağlarda yeriklemek veya aşermek karşılığı “ağzı
tatsız”, “ağzı pis” tabirleri kullanılır. Bu durumda olan kadınlara
yemeleri için her arzuladıkları şey verilmelidir. Bunların “nefsi
körlenmeli” aksi takdirde pis (fena) olur. Uşak (bebek) içerde (ana
rahminde) hasta olur. Uşak içerden anayı emdiği için, onun arzusu
yerine getirilmemiş olur.
Karapapaklarda “gelinin sonu”, (bebeğin rahimdeki eşi) temiz yere
bastırılır. Eğer dünyaya gelen çocuk kız ise, “Allah bunun dalınca
oğul ver, kız verme” denilerek temiz toprağa gömülür. Göbeğin
parçasını saklayanlar da olur. Kişinin göbeğinin batırıldığı
(gömüldüğü) yerden zor ayrıldığına inanılır. “Göbeğini oraya mı
bastırıplar (gömmüşler) oradan ayrılamırsan” denir. Bu inanç ve
söyleyiş Anadolu’da da vardır.
Yörenin Karapapağlarında balaya adını babası koyar. Babasının babası
da koyabilir. Dedenin ismi toruna konularak, neslin yaşatılması
amaçlanmıştır. Sovyetler döneminde Gürcistan’da Türkler, Orhan, Altay
gibi isimleri çocuklarına koyamazlardı, yasaktı. Çocuğa ad konulduğu
gün çocuk kız veya erkek olsun fark etmez, kurbanı kesilir. Kurbanlık
hayvanı, çocuğa ad koyan verir. Çocuğun kulağına üç defa ezan okunur.
Doğduğu gün, ay ile ilgili veya dinî içerikli bir isim koyulur. İkiz
çocuklara Ömer-Osman veya Hasan-Hüseyin adları koyulur. Bazen de köhne
(eski) ad, çocuk yaşasın diye babasının dedesinin ismi de konulur.
Gürcistanda yaş günü yerine “ad günü” yapılıyor. Aydınların bu gününde
basında haklarında yazı yazılıyor. Saz şairleri toplanıp kutlamaya
renk katıyorlar. Borçalı yöresinde de çocuklara verilen isimlerle
yaşamaları, kız veya erkek olmaları veya yeni kardeş istemediklerine
dair mesajlar verilir. Meselâ; Tamam, Besti, Yeter, Kifayet, Kız
Tamam, Kız Yeter gibi isimler konulur. Erkek isimlerinin başına çok
kere “gül” gelir. Gül Mehmet, Gül Ali gibi.
Borçalı Türklerinde bebek day duracağı zaman; “day dur dayın gelsin,
çömçede payın gelsin” denir. O esnada çocuğun dayısı çocuğa hediye
verir. Bu uygulama Doğu Anadolu’da da vardır. Bebeğe ad verme gibi
uygulamalarda, baba tarafının etkinliği görülmektedir. Esasen bu gibi
tespitler, irdelenilerek bazı önemli sosyolojik sonuçların çıkarılması
mümkündür. Anaerkil, ataerkil gibi.
Dişi çıkan çocuğa “hedik” yapılır. Hedik; buğday, kargıdalı (mısır),
lobiya, kozlepesi (ceviz içi), maş, (küçük taneli fasülye) ile
yapılır. Hedikten konu komşuya pay verilir. Hedik gönderilmiş kap boş
iade edilmez. Çocuğun çıkıp düşen dişi “halvet yer” e atılır. Bu
esnada “ay sıçan inci dişimi sana verirem, balta dişini bana ver”
denir. Çocuğun ilk saçı bir yaşında kırkılır (tıraş edilir) o saç
terazide çekilir tartılır. Ağırlığınca delleye (berbere) pul (para)
verilir. Çocuğun ilk tıraşı sağdan başlanarak yapılır
Borçalı yöresi Türklerinde “kirve” çok önemlidir. Kirve kutsal kabul
edilir. Onun âdeta dokunulmazlığı vardır. Kirvelik kurumu nesilden
nesile geçer. Kirvenin oğlu, onun oğlu o ailenin kirvesi sayılır. Ve
kirve ile aynı itibarı görürler. Kirve olacak kimseye elçi gider
“razılık” alır. Sonra konaklık (ziyafet) verir. Kirvenin damının
üstünden geçme, içeriye toprak elense kıyamete kadar kirvenin sende
hakkı kalır, diye bir inanç vardır. Kirveden kız alıp verilerek
akrabalık yapılmaz. Kirvenin nesilden nesile geçen mirası bölününce
atadan gelen kirveler arasında da bölünür. Bu hep devam eder ve o aile
için başka kirve tutulmaz.
Uşağı olmayan kadına maliki (derman) yapılır. Kabak ve bal pişirilir;
bu ve benzeri ilâçlara “Türke çara” denir. Ana adayının karnına
belenir. O yakı iki gün orada kalır. Ayrıca camış gübresi pişirilir,
gelin ona belenir. İçi ağır kadın deriye çekilir. Bir başka uygulamada
da, petekli bal, darçın, gülümcan, zencefil, hil, nuheyl, ıslot
(biber) dört adet yel ceviz el makinesinde çekilir. Bir kilo petekli
bala karıştırılır. Gelin aç karnına bundan bir yemek kaşığı yer, sonra
çörek yiyebilir. Geline kartol (patates), pirinç verilmez. Düzelir ise
beline yakı sarılır. Karnına köpe yapılır, beli çekilir, tekrar beli
çekilir. Üç yumurtanın sarısına alçı karıştırılır. Bir metrelik bir
bezle yakı yapılır. Bu yakı üç gün belde kalır.
Çocuğu sürekli ölen anne, meyve ağacının dibine gider ve “ben hamı
zatımı sana verirem sen de varını bana ver” der. Üç defa ağacın dibine
“tu tu tu” der. Bu uygulama da görüldüğü üzere “ağaç”, “meyve ağacı”;
ocak olarak algılanmıştır.
Karapapağlarda gelin “ellendirilir” bunun için gelinin başına bir şiş
ve ekmek dolandırılır. “Ayağın sayalı, başın devletli olsun, yedi
oğlanla bir sofraya el uzatasın” denir. Sonra gelin sağ taraftan
perdenin arkasından gerdeğe girer.
Gelin, kaynana ve kaynatası ile bir müddet konuşmaz. Bu bir hürmet
ifadesidir. Geline ve çocuğuna dua edilirken “Allah gelinine ve
çocuğuna başacan (başına deyin, başına kadar) versin hoşbaht eylesin,
Allah hoşbaht eylesin, oğullu kızlı olsun, hoşbaht yaşasın. Allah
rızkını bol eyle özüne can sağlığı ver” denir.
“Karapapaklarda eskiden evlenecek kız oğlanı, oğlan da kızı görmezdi.
Baba-ana gözaltılıyarlardı (gözaltı yapıyorlardı) Büyüklerin sözünden
çıkılmazdı. Şimdi evlilikte gençler karar veriyorlar. 18-22 yaşlarında
evleniyorlar”. “Allah’ı aldatabilmem (yalan söyleyemem); kız istemeye
gidince iki-üç ağsakal kişi bir toğlu (koç) götürür Allah’ın emri
peygamberin şeraatinle senin kızını oğluna diliyirem” der. Kız babası
da “o ki Allah yazıp kimse bozamaz, başına dönüm senin” der.
Karapapaklarda kız istemeye aç karnına gitmelidir. Ev sahibi konuklara
“açmısınız” der. Görücüler de “Size bir teklifimiz var. Bize şirin bir
söz söylemezseniz, ikramınızı yemeyiz” derler.
Türklerde erkekler 20-22, kızlar 18 yaşlarında evleniyorlardı. Hâlen
her ailenin asgarî üç çocuğu olmaktadır. Özellikle Sovyet döneminde
bir Türk ailesinin 10-12 çocuğu olabiliyordu. Ailesi felâkete uğramış
bir genç, daima ebeveynlerin yanında yer alabilmektedir. Müslüman
Türklerde alkol aileyi çürütememiştir. Hâlen Türklerle çok evlilik
yapılmamaktadır. Gürcülere kız verilmemekte, ancak Gürcülerden kız
alınabilmektedir. Bu arada ifade edildiğine göre Kafkasya’da İnguşlar
ve Türkmenlere çok eşli evlilik hakkı verilmiştir. Eskiden Sunnî
Türkler Şiî Türklerle kız alıp vermezler iken, şimdi bu tür evlilikler
olmaktadır. Ayrıca, eskiden Ermeni ve Ruslardan nadiren kız alınırken
şimdilerde hiç kız alınmamaktadır. “Haşa huzurdan bugün bir Ermeni
bana selâm verdi” denilmektedir.
Karapapağlarda aile reisi evereceği kızının kanaatini sorar. Bu konuda
baba, anneyi araya sokar. Kız kaçırma yoluyla evlilik vardır. Kan
davası ise, çok nadir görülür. Berdel usulü evlenmeye Borçalı’da “al
değişik” veya “iki başlı kohum” deniyor. İki kız kardeşi alan iki
erkek kardeşe de çok sık rastlanılmaktadır.
Mahmut Hacı Halil aynı zamanda bir halk bilimcidir. Ondan da yöredeki
halk kültürüne dair malûmat topladık; Gürcistan Türklerinde geline
baba evinden çıkarken “ocak taşı” verilir. Gelin yeni evinde “ağır”
olsun bereketi bol olsun diye Makedonya Türklerinde yeni geline, ilk
geldiği gün “ocak taşı” öptürülür. Bereketi celp etmesi için. Anadolu
ve diğer bazı Türk yörelerde gelinin cebine taş konur. Yeni evinde
ağır olması, aklı baba evinde kalmaması ve sık sık kaçıp eski evine
gelmemesi için yapılır.
Borçalı’nın bazı Türk kesimlerinde gelin için kesilen kurbana molla
nezaret eder. Gelinin ayağının altında nelbeki (çay tabağı) kırılır.
Gelinin başına şirni (şeker) dökülür. Şirniye düğü (buğday) katılır.
Gelin eşikten içeri girince bir kapda kor hâlinde od (ateş) getirilir.
Yanında demir şiş olur. Gelin od’un etrafında beş defa sağdan
başlayarak üç defa dolaşır. Gelinin kucağına körpe oğlan uşağı konur.
Ayrıca gelinin çorabının içine baba evinde pul (para) koyarlar. Bu
parayı gelinin çorabını çıkaran alır. Gelinin atası evinde beline üç
defa kırmızı lent (kurdele) bağlanıp açılır. Gelin sonra ere verilir.
Gelin, bey evine gelince bey tüfeng atar. Bey şahında muhakkak “alma”
olur. Beyin beyliği “bey şahı” kızın evine gidince biter, arkadaşları
da onu dostça döverler. Bazı görevli arkadaşları da onu korurlar.
Düğüne aranmayan bir kimse sitem ederken “Ağ sakallınızı kara
sakallınızı yığıp hâlvet oldunuz Allah mübarek etsin” (genç yaşlı
kendi aranızda eylendiniz...) der. Borçalı’da gelinin eşikten girmeden
evvel tabağı sındırması (kırması) evdeki şer ve hatanın dağılması
içindir. Geline su dağıttırılır zira suyun aydınlık olduğu inancı
vardır.
“Toya gidende ayrı yoldan, toydan dönende ayrı yoldan gedilir”. “Bey
tutulmuş (bağlanmış) ise, mollaya gidilir. Beyin anası, nişan
paltarından cırar özü beyi baştan bağlıyar, gelini gelende açar
böylece başkaları bağlayamaz.” inancı vardır. Karapapaklarda kız
çıkmayan geline “üzü kara” denir. Onu geri göndererler. Böyle gelinin
saçı kesilir. Yenge ve gelin reddedilir. Babasının evine gönderirken
eşeğe ters bindirilir.
Karapapaklarda eskiden kebin (nikâh) gizli kesilirdi. Nikâhsız (dinî
nikâh olmadan) gelinin “yaptığı ekmek yiyilmez, verdiği su içilmezdi.”
Nikâhın gizli kesilmesi, muhtemelen yapılması ihtimali olan büyüye
mani olmak içindir. Burada nedense nikâh için kıyma veya kesilme
tabirleri kullanılır. Bizce, üzerinde durulmalı, kelimenin batını
anlamı irdelenmelidir. Nikâhsız kadının elinin değeceği şey haram
sayılır. Zira, o cünüp insan ile eş tutulur. Eşi ile birleşmesi zina
sayılır. Hatta cünüpten de onun durumu daha ötedir. Kırklanması
gerektiği inancı vardır.
Uşağı (çocuğu) gelini, atı, malı, davarı nazardan korumak için
molladan nazar duası alınır. Dağdağan ağacı üç kulak (üçgen) biçiminde
kesilir. Çocuğun sağ çiyniye omuzuna dikilir. Büyükler sağa nasihat
görürler (uygun bulurlar), ayrıca göy (mavi) gök boncuğu, gelinin
omuzuna, yakasına dikilir. Atın sinesine ve geriyanına dağdağandan
yapılmış üç kulak takılır. Bu ağacın üstü şişle yandırılır (yakılır).
Ev diktirende de evin anlına at nalı çakılır.
“Nezar kesen” için, malın nazardan korunması maksadıyla nazar duası
okunarak “tuz” yakılır. Nazardan kurtulması istenilen hayvanın alnına
nazardan hemen sonra yumurta vurularak kırılır. Tuz Türk halk
inançlarında önemli bir motiftir. Binalarda ve beşiklere nazarlık
yapılırken yumurta da nazarlığın içerisine konulur. Anadolu’nun bazı
yörelerinde gelin eve getirilince evin duvarına yumurta vurularak
kırılır.
Gelin evin eşiğinden içeriye girmeden ayağının kabağına (önüne) kurban
kesilir. Eşikte ayağının altına bir çini kap konulur. Ayağı ile
sındırması istenir. Gelin ayağı ile bastığı bu tabağı kırar. Gelin
atasının evinden çıkınca ardı sıra su dökerler, bahtı aydın olsun
diye; şeker serperler, yeni ocağında şirin olsun diye.
Gelin ayağına kurban kesmek, tabak kırmak, arkasından su serpmek,
Anadolu’da da vardır. Kırılan tabakla çıkarılan sesin kötü ruhları,
cinleri korkutup kaçıracağına inanılır. Nitekim, tahtaya vurulup
“şeytan kulağına kurşun” denilmesi de, aynı inancın tezahürüdür.
Anadolu’da evin kapısına bal sürülerek, gelinin tatlı dilli olması
dilenilmiş olur.
Borçalı yöresi Türklerinde gelin arabadan düşende (inince) arabacılar
hürmet (bahşiş) isterler. Yolda çocuklar arabanın kabağını (önünü)
keserler. Güreşmek ister beyden veya görevlisinden elam, hediye
alırlar.
Gelin bezedilince (süslenince) başını yengesi hazırlar. Kemerini erkek
kardeşi takar. Bu esnada bir inek veya gebe verir. Gelini sandığına
bir kasip balası (fakir çocuk) oturtulur. Onun kalkması için de ona
bir hediye veya para verilir. Buna “kemer bağlamak” denilir. “Kazan
açması”, oğlanın adamları kızın evinden gelenlere yemek verirler. Bu
esnada “kazanın kapağı açılmıyor” denilir. Kapah açılsın diye pul
hediye verilir.
Borçalı’da gelin eşine ismi ile hitap etmez. Kaynanasına hitaben evde
konuşurken “oğlun” der. Eşi de ona, “Aykız” veya babasının ismi ile
“Yusuf’un kızı” veya memleketinden hareketle “Ay Karslı” veya “Ay
tembel” der. Bu hitap şeklinde kesinlikle aşağılama horlama yoktur. Bu
doğal ve yaygın bir uygulamadır ve hiç yadırganmaz. Türk dünyasının
her kesiminde bilhassa kırsal kesimde görülür. Anadolu’da bu
uygulamaya “ses saklama” denir. Uygulamanın inanç derinliklerinde
erkek çocukların nazardan korumak için pasaklı, fırtıklı gibi çirkin
isimler koyarlar. Bu uygulama Borçalı yöresinde de var. Ayrı inancın
başka bir tezahür biçimi olmalı.
Bey, sağdıç olarak tayin edeceği kimseye önceden bir hediye verir.
Gelini kızın atası evine çağırınca, akrabaları da çağırıp yemek verir.
Geline (kızlarına) hediye alır. Buna “ayak açma” denir. Gelini damadın
akrabaları evine çağırıp ona hediye verir, onu yemeğe alırlar. Buna
“toy görmesi” denir.
Şah muhakkak gece gitmeli, hükmen Bey Şah’ı gece götürülmeli; Şah,
sağdıcın evinde bezenir. Taşınırken tezeklere gaz yağı dökülürek
şamdan yapılır. Bey Şah’ı sağlı-sollu olarak aydınlatılır. Bu
meşaleler şahın önünde kara zurna eşliğinde götürülür. Neden buradaki
zurna kara’dır? Neden kara zurna eşlik yapmaktadır? Zurnalar tasnif
edilirken neden bir kısmı “kara” dır? Bize göre düğün içerisinde
ince-derin bir sızı içeren mutluluktur. “Hem ağların hem giderim”
sözünde bu sır açıklanmıştır. Evinden ayrılmak yeni bir dünyaya girmek
âdeta parlak bir karanlıktır. Bu zurna açık havada çalınan gür sesli
büyük zurnadır.
Aras Vadisi düğünlerinden tanıdığımız “Bey Şah” Kür boyu Türklerinde
de yaşamaktadır. Bey Şahı burada da dokuz dallı olmakta ve her ağaçtan
yapılabilmesine rağmen daha ziyade çam ağacından yapılır. Soyulan çam
ağacından bazen dal sayısı 30’a kadar çıkabilir. Bey Şahını iki kişi
taşır. Bey Şahı sağdıcın evinde gece bezenir. Beyin adamları Şahı
korurlar. Şahın dalından gençler bir elma uğurlasa (çalsa, kaçırsa)
bey o elmayı satın alır. Sağdıç subay (bekâr) olmalı. Bey sağdıçlık
yapması için evli kimseyi çağırmaz.
Bize göre sağdıcın bekâr olması, kısır gecesi, kızlar gecesi gibi
sadece bekârlara hasredilen gece ve günlerin eski inançlardaki “kişi
oğlu” kültü ile yakın ilgisi vardır. Zira, Altay Şamanizmde sadece
evli kadınların katılabildiği toplantılar var. Bekârlar veya
evlendikten sonraki kişi oğlunda kuvvelerce bir değişme mi oluyor?
Acaba bu nişanlı, evli başı bağlı, başı boş sahiplenme sahipsizlik
kavramları ile mi ilgili?
Borçalı yöresi Türklerinde “honça” uygulaması vardır. Buna göre bir
tepsinin içine kına ve kınanın üzerine mum konur. Bu tepside çeşitli
tatlılar da olur. Ayrıca ziynet (takı), kızıl (altın) olur. Bu tepsi
ağacın olmadığı yerde Bey Şahının yerini alır. Oğlan evinde kız evine
gönderilir. Anadolu’da bunun büyük ölçüde benzeri “sini” olarak
bilinir. Nişanlı kıza sini gelir. Hatta Erzurum yöresinde oyunu
vardır. “Deli Kız Sinin Geliyor” diye karşılıklı manilerin okunuşu ile
oynanılan bir oyundur.
Borçalı yöresi Türklerinde düğün merasiminin son gecesinde “kına bent”
yapılır. Erkekler ayrı, kadınlar ayrı yerde olurlar. Erkeğin eline
yenge kına yakar. Beyin (damadın) bir adamı kızın evinden bir koyun
veya tavuk getirir, dostlar davet edilir. Beyin yemek meclisinde
büyükler olmaz. Sofrada bey elini çöreğe (ekmeğe) uzatmadan kimse
elini ekmeğe uzatmaz. Uzatana çerme verilir. Çerme, verilen ceza olup
cezalıya çok yemek yedirme veya onu aç bırakma şeklinde olur. Kına
yakılınca “iki ay sonra vaht (vakit) kesirem (vadediyorum) iki ay
sonra bir de yahıram (tekrar yakacağım)” denir. Bu bir nevi adaktır.
Aras vadisinde “yetim”den sağdıç veya soldıç olmaz. Bu konu da bizce
çok önemlidir. Uluğ Türkistan’ın güneyinde yağmur duası için
hazırlanan çocuk bilhassa kız çocuk yetim olmalıdır. Buna “fakirek”
denir. Birçok yerde fala bakılma veya define aranmasında analı babalı
olma veya olmama kuralı aranır. Yetim kişi sahipsiz kişidir.
Sahiplenilmeye uygun kişidir. Halk inançlarında yetimin özel bir
konumu vardır. Türklerde kişioğlu âdeta doğuştan beydir veya onun
kişiliğindeki kuvvede bir beylik vardır. Evlendiği zaman bu beylik
unsuru açığa, gün ışığına çıkar. Onun yeni bir ocağı ateşlemesi onun
beyliğinin başlamasıdır. Yeni binalara çatı safhasında bayrak
asılması, düğün bayrağı, bu anlamda o beyin kendi ocağında
egemenliğidir. Bunun için damat “Bey”dir. Bey, beylik zenginlik ise,
yetimden sağdıç veya saldıç olmayışı da doğaldır.
Kız evine geldiği akşam gelin, bey ile oynatılır. Gelinin başında
kırmızı sarp olur. Gelinin yüzünü kimse görmez. Gelinin elinden
tutarak oğlanların oynamaları uygun değildir. Bu gece bey kesinlikle
gülmeyip kesinlikle ciddî olmalıdır. Bey güldürülmeye çalışılır, gülen
beye çerme verilir. Gülmenin ceremesini çeker. Eğlencede erkekler
kadın veya polis kılığına sokulur bezenilir. Buna “keçebörd” denir. Bu
gece oğlanın anası da oynatılır. Kız evi bir yıl kızının evine gitmez;
kız da bir yıl atasının evine gitmez. Kız atası kızının toyunda
oynamaz.
Borçalı Türk evlerinde “yaşmak” olur. Gelin yaşmaklanır, kaynanası ve
kayın babasının yanında danışmaz (konuşmaz) yemez, içmez, onların
adını çekmez (söylemez). Erkek, atasının yanında uşağın adını çekmez.
Yaşmak, hörmet demektir. Gelin ile oğlanın anası arasında perde
vardır. Gelin, kaynanası kaynatasının, dediğine cevap kaytarmaz (cevap
vermez), cevap ayıptır. Yaşmak olunca cevap verememiş olur.
Doğum ve evlilikten sonra hayatın son safhası olan ölüm konusunda bazı
tespitlerimiz oldu.Bölgedeki inanca göre ölecek kimse rüyasında bir
kara kuşun kendisini alıp götürdüğünü görür. Bu tespite göre ölüm
meleği karadır veya bazı kimseler için böyledir. “Ölüm teri”, ölümden
evvelki ter olup bir çok kişi bu tere şahit olmuştur. “Dualı adam”,
ulu kişiden vergili adam demektir. Bu tür rüyalar dualı adamlara
anlatılıp onlardan yorum istenir.
Urfu (ruhu) kimse göremez. Bir Allah bilir. Ruh ağızdan, burundan
çıkar, çünkü nefes oradan alınır. Azrail başının üzerini keser; can,
ruh ayağından itibaren çıkmaya başlar.”
“Karapapaglarda “dili ağız eylemek” başsağlığı dilemek demektir.
Örnekler “ahırın hayır olsun, oğlun kızın sağ olun”, “Allah seni yarı
yolda koymasın” denir. Yemin ederken de, “Allah hakkı”, “Allah adı
hakkı”, “balaların başı için”, “Kur’an hakkı” denir.
Cuma akşamları, dua edilir. “Cümle âleme içinde de benim balalarıma”
denir. Yemek yapılır. Bunları çoluk çocuk yer. “Bu gece ölüler gelir,
onların burnuna yemek kokusu gitsin” inancı vardır.
“Ardoy” deyirler bir şey var. Köhne vakitte bir Süleyman Ağa vardı.
Şer vakti değirmene un götürür mezarlıktan geçende aklından ardoy
geçir, korur. Şeyhoğlu Bayram bundan birini tutup, (geç gel) deyende
tez gelirmiş tez gel deyende geç gelirmiş. Buna hamur
yoğurttturuyorlarmış, kurtulmuyormuş (çok bereketli imiş bitip
tükenmiyormuş) Kız-gelin yığışır suya gider. Hamısı özünü suya verir.
Kızlara “ben de (yıkanım)” deyir, paltarını çıkarırlar. Paltarında
iğne variymiş, Onu o iğne tuturmuş iğne çıkanda suya girir kayıp olur.
Karapapağlarda hal karısından korunmak için, hal karısı tutmuş olan
kimsenin bir eşyası, korunması istenilen kadına götürülür.
Kanaatimizce hal karısını tutan kadın hal karısından bir kuvvet almış
oluyor. Bu kuvvet eşyalarına sirayet ediyor. Bu eşyaları yanında
bulunduran ve korunmak isteyen kadın, hal karısına karşı bu eşyayı
referans veya karşı güç olarak kullanabiliyor.
Karapapağ halk inançlarında insan kılığına giren iyelerin olduğuna da
inanılır. Bu iyeye, “ruh” diyenler de vardır. Hüseyin Ağa Sarı Dere
mevkiinde çayda, suyun kenarında bir uşağı oynuyorken görüyor. Çocuğun
elinden tutunca insan evlâdı olmadığını anlayıp korkup kaçıyor.
Gürçistan’da Müslüman halk Anadolu ve Azerbaycan’da olduğu gibi
rüyasında ölmüş bir yakınını görür ise, onun ruhu için hayır işler.
Bölgede ölüsü olan 40 gün yasin okutulur. 41 yasinden sonra bunlar
mevtanın ruhuna bağışlanır. Mevtanın ölümünün 51. günü duası okunur.
Toplanmak gerekmez 52. gün “et kemikten ayrılır, mevta acı çekmesin”
diye duası yapılır. Cemaatin ardından ölünün atının kendiliğinden
kabristana gittiği görülmüştür. Cenaze kabire konulurken tabut üç defa
yukarı kaldırılıp indirilir.
Gürcistan Müslümanlarının, Türk bölgesinde Türk TV. kanalları
seyredilmeye başlamadan evvel, Türkiye’de yaşanan dinî hayata dair hiç
malûmatları yokmuş, Türkiye’de din adamları mollalarının olabileceğini
dâhi düşünemiyorlarmış. Geçmişte Türkiye aleyhinde çok yoğun bir
propaganda yapılmış.
Kadınların düşen, dökülen saçları uygun bir yer kazılarak yere
bastırılır (gömülür) veyahut böyle saçlar bir şeye bükülür (sarılır)
ve duvarın taşlığına (oyuğuna) konulur. Saç ulu orta yerde taranmaz.
Dökülen saçların (cadı kün) (cadı yer) (cadı) gibi büyü yapanların
eline geçip büyü yapmasından çekinilir. Anlatılan bir hikâyeye göre
büyücü kadın büyü yapacağı kadının saç kılını, âşık olan zattan ister.
O da saç bulamayınca bir camuşun derisinden büyücüye kıl getirir.
Büyücü büyüsünü bu kıla yapınca hayvanın derisi sürünerek-âşık olan
adamın evine gelir.
Şer karışan tırnağına cadı yazıp büyü yaparlar ki çok mahsurlu
görülür. Kesilen tırnak gündüz kesilmeli. “Gece tırnak kesenin kül
başına” denir. Tırnak yakılır, daha ziyade gömülür. Tırnak kesildikten
sonra el muhakkak yuyulmalı (yıkanmalı), el yıkanmaz ise, o elle
tutulan yiyecek içecek haramdır. O tırnağı kesen bıçakda haram kabul
edilir.
Borçalı bölgesinde halkın saygı ile ziyaretinde bulunduğu birçok ulu
mezar vardır. Müslüman Türk halk bunların etrafında Türk dünyasının
birçok yerinde olduğu gibi bazı inançlar geliştirmiştir.
Tespitlerimizin arasına bu konuları da aldık.
Hacı Mehmet Efendi, Kazak’da Aslanbeyli köyünde (İnce Deresi) dir.
Buraya halk her zaman ve daha ziyade Cuma günleri ziyarete gelir.
Burası Nakşi Piri olarak bilinir. Burada kurban kesilir. Sadaka
paylanır. Kabir taşı öpülür. Türbenin yanında camiî vardır. Burada
gece kalındığı da olur. Seyit Nigari’nin burada gazelleri okunur.
Meyhaneler geçilir. “Nigari semahları” yaşanır. Türbenin onarımı
yapılır. Burası devlet koruması altındadır.
Borçalı Karapapağ Türklerinde, adak sahibi kimse, adağını pire veya
seyide getirince adağı alan kimse alıp kabullendikten sonra tekrar
geriye vererek “bunu filâncaya ver onun durumu daha uygun fakirdir.
İnşallah Allah adağını kabul etmiştir” diyerek adak sahibine yön
verir. Borçalı Türklerinde pir ziyaretine giden kimse yol boyunda
bildiği ayetleri okur ve “Allah Allah Allah” diyerek gider. Bir köyden
başka köye pir ziyaretine okuyarak giden şahıs yolun nasıl bittiğini
fark etmez. Pire gidilirken Allah adının ağızdan düşürülmemiş olması
bize göre, pirdeki hikmetin de Allah’dan kaynaklandığına inanmanın bir
tezahürüdür.
Borçalı’da pir delisi tanımı ile halk aşığı kastediliyor. Bunlara halk
bir niyet tutarak gelir. Birisi test yapmak için bunlara gelirken
niyetini değiştirir. Bunlar o şahsın zihniyetini sezgi yolu ile
anlayabilirler, inancı vardır. Bunlar kızgın peçin (ocağın) üzerine
oturabilirler. Nesip Baba (Deli Nesip) Borçalı’nın Keşeli köyünden yel
dağı (yel ocağı) Kazak’ın Kepenekçi köyündendir. Ziyarete gelenler,
yolun ağzına nezir koyarlar. Ocağın yel hastalığına şifalı olduğuna
inanılır. Buradaki (adak taşı) nın altına para konulur. Bunları
fakirler alırlar. Niyet edenler bu parayı alıp niyetlerinde
kullanırlar. Bu uygulama şekli özel inanç gizleri saklar. Erbil’de
niyetli anne “çocuğum olsun, onun için konuşmadan dileneceğim”
şeklinde, Anadolu’da çocuğu yaşamayan anne “kırk kapıdan kırk yama
toplayıp kundak bezi yapacağım”, diye, Ankara’da Hacı Bayram’da adak
şekerinden alan kimseler kendi adakları için şeker adarlar.
Şeyh Senan Dağı, Tiflis’de kutsal bir dağdır. Efsanesi meşhurdur.
Hristiyan kızına âşık olan bir Türk dervişin şeyhinden beddua alışı ve
sonra nadim olup şeyhinin affına uğrayışını anlatır. Biz bu menkıbeyi
Erbil’de de dinlemiş ve yayımlamıştık. Uzaktan gelip geçenler bu dağa
“baş indirirler” “onu selâmlarlar”. “Sarı Gelin” türküsü bu dağla
ilgilidir. Ulu kabirlerin uzaktan da olsa selâmlandıklarını İran ve
Türkiye’den de biliyoruz. Ulu dağlara mevsiminde ziyaret için
gidildiği zaman bu dağlara yalın ayak tırmanıldığı inancı Türkiye’de
de vardır.
Keşeli köyünde Türk mezarlıklarına gittik. Halk inançlarına dair
maalesef bir tespit yapamadık. Bunlar Müslüman Türk mezarlıkları idi.
Türk dünyasında Aşkabat gibi yerlerde Müslüman ve Hristiyan
mezarlarını bir arada gördük. Mimaride etkilenme vardı. İfadeye göre
“Şah Abbas” bir bina diktirmiş (yaptırmış); bir odası camiî, diğer
odası kilise imiş. Böylesi bir yeri Gürcü kralı 4. Davut da yaptırmış;
bu kralın annesi Kıpçak Türklerinden olup, onun döneminde Müslümanlık
korunmuş. Müslümanların yaşadıkları yerlerde domuz beslenmesi
yasaklanmış”.
Bölgede birçoğu av hayvanı olan zengin bir kuş varlığı mevcuttur.
Bunlar; vırgavul 1-1,5 kilo eti olur. Eti çok lezzetli ve tatlıdır.
Yağda soğanla kızartılarak hazırlanır. Pilâv üstüne konur. Bu kuş
Anadolu’da sülün olarak bilinir. Keklik, bıldırcın, güvercin (Müslüman
Türk halk tarafından pek vurulmaz. Gürcüler avlar ve etini yerler)
ördek, gu kuşu Anadolu’da kuğu kuşu olarak da bilinir; Sultan tavuğu
bataklık yerlerin su kuşlarındandır. Kara batak, yaban kazı kara kaz
olarak da bilinir. İsmindeki kara, haşin, vahşi anlamına gelen karadan
gelmektedir. Yörede ayrıca tavşan, gavan (yabanî domuz) oldukça
yoğundur.
Karapapağ Türklerinde halk takvimi de oldukça gelişmiştir. Ünlü bir
ifadeye göre “eser Gence biter yonca, eser Tiflis eyler müflis”;
rüzgârın Gence veya Tiflis yönünde esmesi halk tarafından denenmiş ve
manalandırılmıştır.
Bölge Türklerinde okçuluk (avcılık) çok gelişmiştir. Kara, hava, su
her türlü avcılık yapılmaktadır. Bilhassa balıkçılık çok yaygındır.
Köyden Ever İslâmoğlu ünlü bir avcıdır. Kür’ün en kıymetli balığı
göygavıtdır. Göygavıt, kış ve sonbahar aylarında tutulan kılçıklı bir
balıktır. En ağırı bir kilo gelir. Bu balığın haşlaması ve soğutması
güzel olur. On litre suya bir kilo tuz konur. Su kaynayınca içerisine
beş kilo balık dökülür. Temizlenmiş balıklar pişince suyun yüzüne
çıkarlar.
Bölgede Anadolu’da olduğu gibi meral (maral) pek vurulmaz inancı
vardır. Maral avına gidenler onların çiftleşme zamanında nara
atacaklarını bildiği için nara sesini takip ederler. Marallar
çiftleşme zamanı rakip erkek maralla dövüşür ve bu düello %50 ölümle
biter. Yenilenin sürüsü yenenin sürüsüne katılır. Yenilen yalnızlığa
terk edilir, o yıl artık aşk dövüşü olmaz. Maral boynuzunun nazara iyi
geldiği inancı burada da vardır.
Borçalı yöresinin diğer balıklarından birisi de kızıl balıktır; 10-12
kilo kadar olabilen bu balık kılçıksızdır. Az rastlanır, yağda, unda
kızartılarak hazırlanır. Şah mahi (şamayi) 300-400 gramlık bir
balıktır. Haşlama, kızartma veya kurutması olur; kılçıklıdır. Murza
kılçıklı bir balıktır; 400-500 gr kadar olur. Kızartma ve soğutması
yapılır. Akçalı (pullu balık) bu balığın Anadolu’da Kars yöresindeki
ismi sazandır. Kelimenin aslı Rusça sozan’dan gelmekte olup, ifade
edildiğine göre manası kamış, saz yiyen demektir. Laho, diğer ismi
yayın balığıdır. Buna naha da denir. Kars’taki isim lokkadır. Çanar
(bığlı balık) bıyıklı olan bu balığın on kiloya kadar çıkanları
vardır. Turna balığı pulsuz dişli bir balıktır. 20-25 kilo kadar olur.
Şimdilerde pek çıkmamaktadır. Çopak balığı, bir kilo kadar olur.
Kılşıklı, yassı bir balıktır. Pullu. Kurutulur ve kızartılarak
tüketilir. Sudak, kılçıksız bir balıktır.
Karapapağ Türklerinde üzerine kar, yağmur yağmış koyunun sırtına
süpürge vurulmaz. Bereketi kaçar. “Bereketi olan yere süpürge
çekilmez. Ev süpürgesi ile koyunun sırtı şer karışan vakitten sonra
süpürülmez. Avrat ile kişi ayak-baş yatmaz (birinin başı diğerinin
ayağına gelecek tarzda yatmazlar). Arabaya süpürge konulmaz. İki er
(erkek) ayak baş yatabilir.
Karapapağlarda yağmur yağmaz, havalar kurak gider ise yağmurun yağması
için kurban kesilir, godu-godu gezdirilir. Borçalıda’daki yağmur duası
Kars yöresinde yapılan ile tamamen aynıdır;
“Godu godu’yu gördünmü
Godu godu’ya selâm verdinmi
Godu burdan geçende
Kırmızı don giydinmi
Yağ yağ yağmur”
Ayrıcı: “gün baba gün çık
Kızıl atı bin çık
Keçeli kızı burda koy
Saçlı kızı al çık.”
Borçalı’da dolu yağdığı zaman durması için ezan çekilir (ezan okunur).
Mahsul alınca adağı olanlar nezir verip kurban keserler. Keşeli köyü
Sünnî olduğu için Muharremlik ayında Şiî inançlı Müslümanlarda olduğu
gibi çok özel uygulamalar olmaz. Ancak, bu ayda Sünnîlerde de toy
düğün eğlence yapılmaz.
Nevruz ayında nevruz pilâvı, baca baca gibi uygulama ve diğer
uygulamalar daha ziyade Şiî inançlı Müslüman Türkler arasında yapılır.
Sünnî köylerde kurban bayramı daha coşkulu kutlanır. Kavut hazırlama
ise hıdrellezde yapılır.
Holabel bir bereket, bolluk, işlerde kolaylık dilemek duasıdır.
“Holabel holabel
Kılıç keser
Hop dön dürer
Hanım bize yağlı gönderer
Elinde boydan gelin
Seni gördüm çayda gelin
Holabel holabel
Katan baştan gelir
Zincir kaşdan gelir
Holabel çekmeyenin
Bacısı oynaşdan gelir
Horabel horabel.
Karapapaklarda genel olarak tırnak tutulmaz (saklanmaz); yere
bastırılar (gömülür) saç da yere bastırılar. Saç yakılmaz. “Yakanın
ığbalı (ikbali) yanar” inancı vardır. Sünnetin kesilmişi evin
yukarısına, damına atılır.
Karapapak Türklerine göre; dünya kızıl öküzün üstünde durur. “Yer
terpenende öküz boynuzluyor”. (Zelzeleye kızıl öküzün boynuzunu
oynatması yol açıyor). Göy kuşağı (gök kuşağı) nın altından geçilmez,
geçmek isteyeni o vurur. Ölen şahsın canı ağzından çıkar, tamahkâr
adam geç ve zor can verir. Ölen herkesin canı cennete gider. Narahat
ölü (rahatsız ölü) hortlayabilir. Hortlamasını önlemek için ruhu için
helva çalınır (kavrulur), kurban kesilir, hayrat verilir. Evin dört
tarafı efsunlanır. Ölecek kişinin yakınları da öleceklerini
anlayabilecekleri tarzda rüyalar görürler. Meselâ, evinin bir tarafını
rüyada uçmuş olarak gören kadının eşi ölmüştür.
Ay tutulunca kurtulması için Allah’a yalvarılır, kazanın dibi
dövülerek gürültü yapılır. “Yeni doğmuş ay görülünce yönler aya
çevrilir, şükür Allah ay tazedir, denir; salâvat getirilir”.
Yemin edilirken diğer tespitlerimizde görüldüğü gibi, suyun ve ayın
hakkı için yemin edilebildiği gibi, “bu ağ (ak) yol hakkı” tarzındaki
“ak” dikkat çekicidir. Zira “kara yol” gidişi olup dönüşü olmayan yas
yoludur. Ayrıca, “bu suyun akarı hakkı, ant olsun bu suyun
aydınlığına” tarzındaki antlarda suyun akması ve durgun olması önem
arz etmektedir. “Aktar su pislik tutmaz”. “Durgun su tekin değildir”.
“Suyun durgun akanı adımın yere bakanı”. “Su cennet didarın
görmüştür”. Keza suyun aydınlığına ant içilmesindeki aydınlık da
önemlidir. Rüyada su görmek aydınlıktır. Yolcunun ardından su serpmek,
yolunun aydın olmasını sağlar, inancı vardır.
“Nevruzda, ahır çerşembe günü herkes evinde olmalı. Gırakda (kenarda,
dışarda) heç ne (hiçbir şey) olmamalı, kalmamalı, komşuda bir şey
bırakılmamalı, borcunu, alacağını ödemelisin üç gün sonra evde yahşi
(güzel) sufre düzeltiriz (hazırlarız) kimin üzerinde ne iş var ise,
evine gidilir. Ona nevruzluk aparılar götürülür. Hayır işe, taze
(yeni) kız alıp vermeye, elçiliye bu dönemde gidilir. Kurban ve
Ramazan bayramlarında bayram namazından sonra mezarlığa gidilir,
ölüler ziyaret edilir”. Nevruzda “bıçak kesmeyen şeyler”den sütlâç
pişirilir. Pilâv ve sütlâç bıçak işlemeyen yiyeceklerdir. Cevan
uşaklar (genç çocuklar) kapı kapı gezer birbirine pay verirler.
Karapapaklarda “hal apardı” inanç vardır. Uşağ üstü olanda, uşağa
yatanda doğum vakti gelen avradı hal basar. Korunmak için; sarımsak,
soğan avradın anlına çekerler (koyarlar) yatağının etrafı dört
tarafından ilgili suresi okunarak dönülür. Demir döver, ses ederler.
Dövme işi sağdan dönmeye başlanılarak yapılır. “Al avradı” “Al karısı”
inancı bütün Türk dünyasında yaygındır. Anadolu ve Uluğ Türkistan’da
da sarımsak, soğan ve demirin koruyucu gücünden yararlanılır. “Ses
etme” uygulaması kara iyiler sesten rahatsız oldukları için
kullanılır.
“Başına herrenmek” bir yalvarış, yakarış biçimidir. Başına dolayıp
(dolaştırıp) nezir-sadaka gibi şeyleri verme biçimidir. “Başına
dönmek” sana gelen gada-belâ bana gelsin, demektir. Borçalı yöresi
Türklerinin ecel vakti konusundaki inancı, “Yukarıki kişi bilir”
şeklindedir. Yukarıki kişiden kastedilen Allah’dır. “Kimin vakti olsa
o bilir” şeklinde ifade edilmektedir.
Karapapaklardaki yemin şekline dair evvelce tespitlerimiz olmuştu. Bu
defa onları teyit edip zenginleştirdik. Meselâ, “o günün ışığı hakkı”,
“ayın nuru hakkı”, “ayın nuruna and olsun” denir. Ay kutsaldır. Gece
eline ahtaba (ibrik) alıp us üstü gidenler (tuvalete gidince) kişi aya
karşı durmaz (aya dönülmez) teze ay çıkanda Muhammed peygamberin adına
üç defa salâvat getirilir, yüzüne çevrilir, dolanmamız namına
(geçimimizin sağlanması için) yağış istenir, dua edilir.
Karapapak bedduaları onların dini nasıl anladıkları ve anlattıklarını
takip itibarıyla önemlidir. “Zülfükâra rast gelesen”, “Kur’an sana
ganim olsun”, “göze görünmez (Allah) sana kısmet versin baht
vermesin”, “sen de oğul uşağlıların cergesine (katarına) garışma”,
“yer hakkı”, “göy hakkı”, “uldız (yıldız) hakkı”, “toprak hakkı”,
“toprağa and olsun”. Karapapaklarda dut ve ceviz ağaçları ocak
sayılır. “Dut hakkı”, “ceviz hakkı”, “bereket hakkı”, “ocak hakkı”
yemin şekilleridir. Biz birçok yerde melekler ve cinler için
görülmeyen tabiri kullanıldığını görmüş iken, inanç sisteminin en
tepesindeki güç için “görünmeyen” denilmesi bizim için ilginç
olmuştur. Ayrıca yer ve gök iyelerine and içilir.
ŞAHSEVEN /ELSEVEN TÜRKLERİ
Şahseven / Elseven Türkmenlerinin yaşadıkları Mugan bölgesinde;
Parsabad, Bilsuar ve Germi şehirleri vardır. Burası İran’ın Azerbaycan
eyaletinin kuzeydoğusundadır. Mugan’ın kuzeyinde ve doğusunda Otay
Azerbaycan (Kuzey Azerbaycan – Kuzey Mogan) vardır. Batısında
Keleyber, Eher ve güneyinde Miskin şehir vardır. İki Mugan’ı kısmen
Aras ikiye böler. Mugan’ın dağları; Gulutaş, Donguz gedik, Kelanter,
Horozlu, Salâvat dağlarıdır. Çayları; Aras, Şenbur’dur. Nadir Şahın
Kurultay yaptığı tepe Mugan’dadır. Mugan ve yöresinde Azerbaycan
Türkçesi konuşulur. Bölge halkı çoğunlukla Şahseven Türklerinden
meydana gelmiştir.*
Şahsevenler, Oğuz Türklerindendirler. 11. yüzyıldan beri bölgede
meskûndurlar. Evvelce Şah İsmail döneminde Kızılbaş olarak
bilinirlerdi. Bunlara Şahseven adını Şah Abbas vermiştir. Türkmenleri
bayrağının altına çağırırken “Şah Seven gelsin” der, Osmanlı sınırına
bölgeyi korumak için gönderilirler. İran’da Safafi Türk yönetimi
döneminde iktidar Şahseven Türkmenlerinde idi. Nadir Şah Afşar
zamanında Şahsevenlerin lideri Sarıhan Beyli boyundan Bedirhan Beydi.
Onun başkanlığında 18. yüzyılda Bedirhan aşireti içerisinde ihtilâf
çıkar ve aşiret ikiye ayrılır. Erdebil ve Miskin tayfaları 19
yüzyılda, bu bölgeyi kendilerine “el” olarak alırlar. Sosyal
sistematiğe göre başkanlarına elbeyi denilirdi. Azerbaycan ikiye
bölününce, bunlar da kuzey-güney diye bölündüler. 1925 yılından sonra
Şahseven Türkmenleri mecburî iskâna zorlandılar.
Şahseven Türkleri isyan ederler ve isyan on yıl devam eder, çok kan
dökülür. Devrimden sonra Şahseven Türkmenlerine “El Seven” adı
verilir. 1961 yılında yaşanılan Ak Devrim’den sonra elbeyi türünden
tabirler de yasaklanır. 1843 yılında Miskin ili Şahsevenleri 6-7 bin
ev idi. Bu dönemde Erdebil’de ise 5 bin hane Şahseven Türkü vardı.
1900’lü yıllarda Şahseven Türkmen boyları: Hacıhacelu, Giyiklu,
Gacabeylu, İsabeylu, Alorlu, Polatlu, Yurtcu idi. Bunlar en önemli
boylardır. Şahseven Türkmenlerinde sosyal yapı; el, tayfa, tire,
(göbek), oba ve ev şeklindedir. Şahseven Türkmenleri göçebe hayat
tarzı sürdürürler.
Şahsevenlerin bugünkü tayfaları Karabbaslı (bunların kışlıkları
Dereçay, yaylakları Öküzdağı’dır.) İsalu (bunların kışlakları Erşek,
yaylakları Savalan dağı eteklerinde Karabulak ve Boran çukurudur.
Bunlar 1940-45 yılları arasında Rus işgaline karşı çok
direnmişlerdir.) Kocabeylu (Bunların kışlakları Dere Çayı ve
yaylakları Ağlay, Kara Çay ve Bozkaye Savalan etekleridir. Tireleri;
Curuğlu, Nurullah boylu, Şahmarbeylu, Nasrullah beylu, Agabeylu,
Hüseyinhanlı, Eliruzabeylu, Hosioğlu, Hampa, Çobanlı, Karamusahı,
Tepelu’dur). Bentolıbeyluların öteki ismi Alibaba’lıdır. (Bunların
Kışlakları Şorgöl ve Horozlu’dur. Yaylakları ise Cinlibulag ve
Maldeli’dir.) Rızabeylu (köyleri, Soğme, Yiyece, Golocug,
İbedullahbeylu ve Nesirkendi’nde yaşamaktadırlar) Şahelibeylu
(Bunların kışlakları Kermeli, Mirzahan, Fereçharabesi; yaylakları ise
Çaldar’dır.) Balabeylu (Bunlar Parsabat şehrinin etrafında kışlarlar,
Yaylaları Kotursu’dur) Mustaahıbeyli (Bunların kışlakları Güllü,
Çanak, Sarıbulak ve yaylakları ise Divandaşlı’dır.) Saruhanbeylu
(Bunların kışlakları Ağmescit, Yelligedik; yaylakları ise Çınar,
Kabale, Burunkışlağı’dır.) Geyiklu (Bu isim aynı zamanda Osmanlı’da
bir bölgenin ismi idi. Sarılık Ocağı olarak bilinir. Yaylakları
Kaşgamişe, Yağlı, Gaynarce (Kaynarca)’dır. Tireleri, Alipnahlu,
Mirzalu, Ciyanlu, Tumarlu, Hacıımanlu, Halillu, Geyteranlu, Kiravlu,
Karapıtıhlı, Alibayramlu, Medinelu, Musalu, Oruçlu, Hacıgereçli,
Alişanhanmlu, Ağacaferlu, Hacıcaferlu’dur. Caferlu (Bunların Parsabat
şehri civarı, yaylakları Savaran’ın cinli Çayıdır.) İvatlı (kışlaklar
Molla kenti, Koyabeylu; Yaylakları Durbekhi’dur.) Tekele (Bunların
kışlakları Tekele kenti, Yaylakları Sarıerzu’dur) Servanlar (Bunların
kışlakları Karadere, yaylakları Karayatak’tır) Talişmikallü (Bunlar
Taliş bölgesinden gelmiş Türklerdir. Bunların kışlakları Hanbaba Kenti
ve Rus Kenti’dir. Yaylakları ise Katursuyu ve Şabil’dir. Tireleri
Kızılkeçili, Camiyurdu, Mollalu, Karabağoğlu, Beyzade, Nurulu,
Harimanlı’dur) Çımodorlu (Kışlakları; Çolma ve Horhoz’dur. Yaylakları,
Haftağeduğu’dur.) Odulu (Kışlakları, Odulu; yaylakları, Karagöl ve
Savalan’dır) Muratlu (Kışlakları Muratlı köyü, yaylakları Çaldağı’dır)
Beyboglu (Kışlakları Üçdere; yaylakları, Çaldağı’dır.) Arollu (Bunlar
1940-45 yıllarında Ruslara karşı çok çetin savaşlar vermişlerdir.
Yaylakları yoktur. Kışlakları, Angutler ve Musahan’dır. Tireleri; Ebul
Hesenbeylu, Homutbeylu, Mecitbeylu, Süleymanbeylu, Ebulfetbeylu,
Memetelibeylu’dur. Arablu (Bunların kışlakları, Parsabat şehri civarı;
yaylakları Külli ve Kuzu Çayı’dır. Tireleri, Savalanlu, Mensurhanlu,
Seyityorlu’dur.) Yekelu (Bunların kışlakları Yekelu köyü, yaylakları
Kızılbere’dir) Demircilu (Bunların kışlakları Horozlu, yaylakları
Çinli Çay’dır) Kurtlar (Bunların kışlakları Yüzkuyu, yaylakları
Savala’nın doğusudur.) Hüseyin Hoculu (Bunların kışlakları Horozlu,
yaylakları Öküzdağdır.) Hacıhanlu (Bunlar, buraya 1800 yılında
Şeki’den gelmişlerdir. Ruslar Otay Azerbaycan’ı (Kuzey Azerbaycan)
işgal edince, güneye bu bölgeye gelmişlerdir. Bunların kışlakları
Saluk, Yumuk ve Elçi’dir. Yaylakları Çaldağ’dır. ) Talişmikailli
(Bunların yaylakları Sarreyn “Sarıgöl” ve kışlakları Göytepe’dir)
Kühdehı (Bunlar Kırmık Türklerinden olup, buraya Şah Abbas zamanında
gelmişlerdir. Kışlakları Dereçay, yaylakları Salâvat Dağı’dır.
Tireleri; Şefilu, Kelbeloylu, Mollalu, Hüseyinelilu, Mirze Mehemmedli,
Elifhanlı’dır.) Polatlu (Bunlar Rıza Şah Pehlevi ile 1925 yılında
savaşmış bir Türkmen boyudur. Bunların Kışlakları Polatlu Kuyusu,
yaylakları ise, Boğru’dur). Cihanhanumlu (Bunların yaylakları Gül
Çukuru, kışlakları Cihanhanımlı kentidir.) Millî Seyitler (Bunların
kışlakları Kaşgılak, Tekele ve yaylaları ise Serap Şehri etrafıdır.)
Perivatlu (Tireli, Bentelilu, Şirvanlu, Sivtünlu, Hacıhasanlu,
Çoğunlu, Atluhanlu’dur.) Hamuslu (Bunların kışlakları Gariphacı,
Mescitlu, Sordere; yaylaları ise Bavğu’dur). Hacıhacılu (Bunların
kışlakları Aslanduz, yaylaları Gaşgameşe’dir). Ecirlu (Bunlar,
Rusların Kuzey Azerbaycan’ı işgalinde Güney Azerbaycan’a geçen yedi
taifeden birisidir. Bunların yaylakları Sonabeyin Gölü ve Ağ
yarılgan’dır. Tireleri, Berirlu, Hacılu, Karasakallu, Suretlu,
İsmaillu, Emirhanlu, Çatağ, Yakubeylu, Tren ve Şinnu’dur). Humunlu
(Bunlar da Kuzey Azerbaycan’ı Rusların işgal etmeleri üzerine Güney
Azerbaycan’a göç eden Türklerdendirler. Bunların yaylakları, Serab
kenti etrafı ve Tekeli kentidir. Kışlakları ise, Porokışlak’tır).
Beydilli (Bunların kışlakları Uzunkuyu, Sarı Gebelu ve Savalan’dır).
Muganlu (Bunlar koyuncu bir toplumdur. Yaylakları Sarap’tır. Tireleri
Karaolu, Rizegululu, Beyravanlı, Tugemanlu, Elceler, Hacıismaillu,
Memmetyormlu, Hacışirinli’dir). Teret (Bunların kışlakları Ağdağ ve
yaylakları ise Gaşgameşe’dir). Günevli (Bunların kışlakları Ağdağ,
yaylakları ise Gaşgameşe’dir). Zerger (Bunların kışlakları Zerger
kenti ve Baran Çukurudur). Halifelu (Bunlar oturmuş (yerleşik) bir
Türk toplumudur. Germin’in etrafındaki köylerde otururlar. Haleflu:
Bunların kışlakları Gebelu, yaylakları Savalan’dır). Günpapah (Bunlar
yerleşik bir Türk toplumu olup Günpapah kenti köyünde
yaşamaktadırlar).
Şahseven Türklerinden Germi’deki yerleşik taifelerden; Halifelu,
Kelleser, Cemgermi, Medetlu, Dilagordalu, Moranlu ve Gülal’ın da
varlıkları bilinmektedir. Şahseven –Elseven Türkleri 30-40 yıl evvel
göçten önce merasim yaparlardı. Her obanın aileleri, bulaşık ve
elbiselerini yıkar, Alaçık’ın keçelerini silkerdi. Bu uygulama gelecek
yılın bereketli geçmesi için gerekli idi. Alacık, yurt tipi bir
çadırdır. Keçeden yapılır. Keçesi ince ve ipliği ağ (beyaz) olmalıdır.
Yuvarlak olan bu çadırın kapısı da keçkeden yapılır ve açılacağı zaman
aşağıdan yukarıya doğru dürülür. Yarım alacığa çatma denir. Bazen,
zamanla keçesi siyahlaşır.
Göç etmeyen Şahseven- Elseven Türkü çevresince aşağılanırdı. Bunun
için göçün muhteşem olması, çok develi olması istenirdi. Deve
kervanının önünde ve arkasındaki silâhlı atlılar kervanı korurdular.
Göçte içtimaî durumu prestiji olan aileler önde giderlerdi.
Azerbaycan bölünmeden evvel göç, kuzey-güney ve güney-kuzey
istikametinde olurdu. Göçün zaman ve düzenine, ağsakallar tartışarak
karar verirlerdi. Şimdi deve pek kalmadığı için göçler arabalarla
yapılmaktadır. Göç zamanı ekimde başlamaktadır. 1993 Mugan göçerleri;
Şahseven ve Arisbaran adlarıyla 47 taifeden oluşan 3 milyonluk bir
toplum olarak göçerlerdi. 1995 yılında ise toplam göçer Şahseven
sayısı 300 bin inmiştir.
Göç zamanı bütün aile seferber olur. Ailede yemek yapmak, süt sağma
kadınlara; çobanlık, kuzuculuk erkeklere aittir. Aile reisi erkektir.
Başlangıçta çobanlık cazipti. Şimdilerde çoban bulmak zorlaşmıştır.
Şahseven tabiri, Anadolu’da çok kere Kızılbaş tabiri gibi yanlış
anlaşılmış, daha önemlisi yanlış anlatılmıştır. Şüphe yokki, bu tür
zihniyetlerin doğması hasımca yapılmış sosyal psikoloji
operasyonlarıdır. Şahseven Türkmen boylarının hepsini Osmanlı arşiv
kayıtlarından çok yakından tanımaktayız. Şahı sevmek ile padişahı
sevmenin hükümdarından yana olmaktan başka bir anlamı olmadığı gerçeği
nasıl da ustaca saptırılmış; kardeş değil, öz kardeş olan bu Türk
boyları birbirlerine çok uzaktaki büyük düşmanlar olarak
gösterilmiştir. Dünya ve bu arada İran Türklüğü ile ilgilenen Türkiye
Türkmenleri veya Türkiye Türklüğü ile ilgilenen ve Türkçü oldukları
söylenilen zevat lütfen bu alandaki çalışmaları ilmî zeminde ele
alsınlar. O takdirde bölge halklarını araştırmak husumete değil
dostluğa davet çıkarmasını sağlayacaktır.
Şahsevenler konusunu incelemeden evvel Türkiye’de bir kaynak çalışması
yaptık. Dolaylı ve tali açıklamaların dışında sadece birkaç
dokumacılık içerikli makaleye rastladık.29 Onların da çoğu
yabancıların araştırmaları idi.30 Bu defa konuyu el dokumacılığı ile
ilgilenenlere açtık. Aldığımız cevap ilginçti. “Onlar, İran
dokumacılığının bir unsurudur” dediler.
Biz evvelce yaptığımız İran’ın Türk kesimlerine dair çalışmalarda halk
kültürünün bir parçası olan halk mutfağından da bilgi vermiştik. Bu
defa da halk kültürünün inançlar türünden bölümlerine geçmeden
yemeklerine değineceğiz.
Hedik’e Şahseven Türkleri (aşure) de demektedir. Yapılışı Anadolu
Türklerininkinin aynıdır. Anadolu’da hedik yapılışı maksadı ve
kullanılan malzeme itibarıyla apayrıdır. Şahsevenler her nedense
aşureye hedik demektedirler.
Eğirdek: Süt ve un hamuru lüle şeklinde yapılır; üzerine şeker tozu
dökülerek yenilir.
Şorba (Bozbaş): Şorba, çağırım yaptığının aksine çorba ile ilgisi
olmayan yağlı et ve nohuttan yapılan bir yemektir. Kars’ta çok sevilen
bir yemektir. Tencere veya güveçte yapılır. Tandırda da pişirilir.
Bozbaşa patates de konulur.
Kelke: Bir avuz yemeğidir. Avuz (hayvanın ilk birkaç günlük sütü) bir
kaba dökülür, ateşte ısıtılır. Süt kalıp gibi sertleşir. Kafkasya’da
buna gumus denir. Anadolu’da da bilinir. Üzerine toz şeker dökülerek
yenilir.
Bulama: Azerbaycan Türkçesi ile “Sütten düzeler od üzre gaynatılır.”
(Sütten yapılan bulama ateşte kaynatılır.)
Haşıl: Helva türünden bir yemektir. Hamur hazırlandıktan sonra bal
veya şeker ilâve edilir. Türkiye’de aynı isimle ince bulgurla bir
yemek yapılır. Süt ile veya yağla yenilir. Bu tür haşıl Kafkasya’da da
yapılmaktadır.
Kuymak: Kuymak daha ziyade zahil (lohusalar) için yapılır. Şahsevenler
un, yağ ve şekerden yaparlar. Kafkasya ve Doğu Anadolu’da un, yağ ve
şeker ağırlıklı, lohusalar için kuvvet verici çeşitli yemekler yapılır
ve farklı isimlerle anılırlar. Kafkasya’da tereyağı eritirken
kaynamaya bırakılır. Üzerine biraz un dökülür, bu un yaygın altına
iner. Böylece yağın bozulmaması sağlanırken dibine çöken un çok
lezzetli olur. Çeşitli kuymak türleri vardır. Mısır unundan yapılanına
mısır kuymağı denir. Buna peynir konulduğu da olur.
Doğa: Bu yemeğin diğer adı ayran aşıdır. Kars yöresinde de yapılır.
Yoğurt çorbasından çok farklıdır. Doğa, yarma (kabuğu alınmış buğday)
dan yapılır. Yoğurt çorbası ise pirinçten yapılır. Şumum aşı da bir
ayran aşı türüdür.
Diş Hediği: Türk dünyasının birçok yerinde olduğu gibi, çocukların ilk
dişi çıkınca yapılır. Buğday, nohut, fasulye, mercimekten yapılır.
Türkiye ve Kafkasya’da bu karışımın içine kuru yemiş de katılır.
Kafkasya’da sair zamanlarda yenilmek üzere de yapılır.
Kavurma: Soğanla etin kavrulması ile yapılır. Anadolu’da da çeşitli
kavurma türleri yapılır. Çok kere soğan, eti yumuşatma ve lezzet
vermesi için konulur.
Çilahuruş (sebzeli Pilâv): Türkiye’deki gibi yapılır.
Giyme: Kuşbaşı et ve nohuttan yapılan bir yemek türüdür.
Gorma Sebze: Kavurmalı Sebze, birçok sebzeden yapılır.
Turşaşı: Ekşili Aş.
Umacış: Hamur parçaları, soğan, mercimek, su, yağ, biber’den yapılır.
Sarı Şile: Pirinç, şeker, tarçın ve safran’dan yapılır. Yas yemeğidir.
Hz. İmam Hüseyin’in yasında Muharrem ve Sefer ayında yenilir.
Sütlaş: Türkiye’dekinin aynıdır.
Yarmaaşı: Nohut, pirinç ve yarmadan yapılır.
Rişte Aşı: Erişte – ev makarnası aşı. Erişte ve nohuttan yapılır.
İran Türk yemeklerini İran Türk boylarını anlatırken her vesile ile
zikrettiğimiz için tekrardan kaçınmak amacıyla fazla ayrıntıya
girmiyoruz.
Mugan’da yaşayan halk inançları, Anadolu ve Türk dünyasının sair
kesimlerinde yaşamakta olan inançlara doğal olarak çok benzemektedir.
Tek aksırığın kötü olduğuna çift aksırığın hayrına inanılır.
Anadolu’da “çift sabır geldi, sonu iyi olacak inşallah” denir.
Aksırıkla ilgili başka inançlar da vardır.
Anadolu’da olduğu gibi Şahseven-Erseven Türkleri de gece evi süpürmez
ve çöpü dışarı atmazlar. Hakas Türklerindeki bir inanca göre,
insandaki kutlar akşamdan sonra yukarıdan aşağıya inerler. Gece evi
süpürmek ve çöpleri dışarıya atmak kutların dışarıya atılması anlamına
geleceği için uygun bulunmamaktadır.38 Ayrıca süpürge ile ilgili
inançlar da vardır.
Mugan Türklerinde, misafirin ardısıra su dökülmesinin onun sağlığına
iyi geleceği inancı vardır. Anadolu Türklerinde uzun yola çıkanın
ardından su dökülür ve yanısıra ayna tutulur. Böylece yolunun aydınlık
olacağına inanılır. Mugan’da olduğu gibi Anadolu’da da mezara su
dökülür. Anadolu’da suyun kabir azabını giderici olduğuna inanılır.
Ayrıca mezarlara suluk konulur. Suluk’tan su içen böcek türünden her
canlının ve mezarın üzerindeki her bitkinin, bu sudan yararlandıkça
meftaya rahmet okuduğu inancı vardır. Mugan’da mezara dökülen su ile
ölünün ruhunun huzur bulacağına inanılır. Mugan’da gelin ata evinden
çıkınca su kabı aşırılır (önünde dökülür). Bütün bu uygulamalar suyun
aydınlatıcı, rahatlatıcı gücüne duyulan inancın bir sonucudur. Su
kültünün tezahürleridir.
Su motifi Mugan’ın bayatılarında da yer almıştır. Özellikle Arpaçay ve
Aras ile ilgili söylenilmiş binlerce bayatı vardır.
Arpaçayı aştı-taştı
Sel saranı götürdü gaştı
Menim yanım galem gastı
Apartı seller Sora’nı
Bir ala gözlü balamı
Gedin deyin han çobana
Gelmesin bu il (yıl) Mugan’a
Gelse batsa nahak (haksız) garnı
Apardı seller Sora’nı
Bir ala gözlü balamı
Sözlü kültür veya şifaî edebiyatın doğal bir sonucu olarak Türk halk
edebiyatında şiir çok gelişmiş; âdeta günlük yaşamın bir parçası
olmuştur. Hayatın her safhasında halk yaşamını şiirleştirmiştir. Bu
özellik gözleyebildiğimiz kadarı ile Oğuz Türklerinin Azerbaycan’da
yaşayanlarında, bilhassa yanılmıyorsak Karapapaklarda daha yoğundur.
Şahsevenlerin sazlarına gopuz veya cügür denir. Dokuz ayrı âşık makamı
vardı. Bunlar; Yanık Kerem, Kerem Göçtü, Cengi Köroğlu, Köroğlu
Kaytarması, Ruhanî vb. Gopuz’un Dede Korkut ve evvelinden beri bilinen
ve Türk halkları arasında en yaygın olan bir telli saz olduğu malûm
bir husustur. İsmi geçen makamlar ise, Derbent, Borçalı Azerbaycan
Kazak bölgesi, Çıldır, Kars ve Anadolu’nun daha birçok bölgesinde
bilinen makamlardır.
Mugan bölgesinin ünlü halk ozanları, Cafer Karapur, Cavan Şir, Fazıl
Abbaszade, Malik Rehlina, Müseyyip Mümini, Melahat Pur Kerimi, Pervin
Şirinzade’dir. Bu ve diğer ozanların şiirleri tamamen Türkçedir. Bazı
örnekler verilebilir. Şah Dost Mirzai’den;
“Şairin kalemi büyük silâhtır.
Kalemde gizlenip şairin gücü
Dertleri yazması ele alanda,
Yakın paslanıpdı kalemin ucu”
Salmaz Fehimi’den
“Men Azerbaycanlıyam
Şanı vıgarımsan veten
Vermerem can başka yerde
Sen vetenimsen veten
Ger (eğer) güle gülzare dönse
Cümle âlem men seni vermerem
Bağı canane lalazarımsan veten”
Şahseven –Elseven Türklerinde sözlü edebiyat hakikaten çok zengindir.
Biz, birkaç örnek vermekle yetineceğiz. “Telesen (telâşlanan) tendire
(tandıra) düşer”, “İşlemeyen düşleyemez”, “Dil yarası sağılmaz”, “Dost
daşı yaman olur”, “Cüceni (civcini) payız (sonbahar) da sayarlar”,
“Yedi işti metlebi (arzusu)na erişti”, “Yahşılığa yamanlık olmaz”,
“Açaram sandığı dökerem pambuğu”, “Daldan atılan taş topuğa değer”,
“Kızım sene deyirem gelinim sen eşit”.
Şahseven –Elseven Türklerinde çocuğun göbeyi kesilince, hayırlı olsuna
gelenler mama (ebe) ya “göbek pulu” verirler. Sonradan gelenler ise
hediyelerini bebeğin beşiğine koyarlar. Türkiye Türklerinde ebenin
hediyesini ayrıca doğum yapan kadının annesi, anneanne alır. Bebeğin
diğer takımlarını da kızın annesi yapar. Ebenin özel yeri vardır. Bazı
yerlerde kavgada ebeye küfür edilmesi en büyük hakaret sayılır. Ebeye
“ebe ana” denir. Bebek büyüyünce de ona saygılı davranır, onu
bayramlarda arar sorar.
Şahseven Türklerinde çeşitli çocuk oyunlarından kayış gaptı, gizlinbaç
–gizlinkaç veya gizlempıç, üç taş, beştaş, gül-gül (handa –bunda)
bütün Türk ellerinde oynanılır. Biz Durmuhammed Salih ile Hazara Türk
oyunlarını Türkiye Türk oyunları ile karşılaştıran bir çalışma
yapmıştık.39Mevlut Özhan ve Malik Muratoğlu daha genel bir
karşılaştırma yapmışlardı.40
Şahsevenlerde gelin geldikten bir yıl sonra gelinin ayağı açılır. Buna
“ayak bastı” denir. Bunun için gelinin atası (babası) damadını, gelini
ve yakın akrabalarını öz evine yemeğe alır. Ayak açma, Türkiye
Türklerinde olduğu gibi, Suriye, Irak, Balkanlar, Kafkasya ve Ulug
Türkistan’da da vardır. Ancak süre farklıdır. Bazı yörelerde üç veya
yedi gün sonra yapılır. Bazı yörelerde oğlan evinin yakınları da
sırayla yeni çiftleri yemeğe alırlar. Amaç, gençlerden kaç – göçü kısa
zamanda aradan kaldırmaktır. Bazı yörelerimizde ise bir kısım
farklılıklarla damada da bu uygulama yapılır. Ayak açma merasiminden
sonra “dil açma” veya “ağız açma” merasimleri de yapılır. Böylece
gelin “ses saklama” dan kurtarılmış olur. Bazen gelin yeni evinin
öncelikli erkekleri olmak üzere saygı duyduğu fertlerinden ömür boyu
sesini sakınır. Onların yanında konuşmaz.
Şahseven Türklerinde, evliler arasında boşanma görünmez. Evlenmiş
çiftler ahte vefa ile ömürlerini doldururlar. Evlilik, adaklanma
(nişan) ile başlar. Nisanda yüzükle birlikte Anadolu’da olduğu gibi
tatlı da getirilir. Tatlı yiyelim tatlı konuşalım, denir. Evlenme
türlerinden birisi de beşik kertmedir. Beşik kertmenin şahsevenlerdeki
ismi “göbek kesti”dir. “Kebin kesme” nikâhlanma anlamındadır. Bunu
için oğlan yemeğe çağırılır. “Sige” okunur. Evet denildikten sonra
nikâh resmiyet kazanır. Nişan ile nikâh arasında dinî bayram olur ise,
oğlan evi geline, altın takı, koç, kumaş ve tatlı gönderir. Bütün bu
uygulamalar Türk dünyasında bu arada Türkiye’de de vardır.
Şahsevenlerde nişanlılık döneminde damat Meşet’e Mekke’ye ziyarete
gidecek olsa kız evine sovget “hediye” getirir.
Şahseven –Elseven Türklerinde “Parça kesti merasimi” yapılırlar.
Şahsevenlerin bu ismi alış şekillerinin izahı yapılmıştır. El, yurt,
vatan üzerindeki yaşanılan kutsal topraklar, bu topraklardaki aynı
değerleri taşıyan paylaşan insanlar demektir. “Elim obam”, “el –âlem”,
“ele güne karşı”, “elmi yaman bey mi”, “elin töresi” gibi tabirlerin
kaynağı aynıdır. Parçakesti merasimine gelince, gelin köçürülmeden
evvel (oğlan evine getirilmeden önce), gelinin elbiselik kumaşları
kesilip, biçilip dikilir. Bu arada müzik de olur. Hına (kına) gecesi
bu merasimden sonra yapılır. Bu tür uygulamalar Anadolu Türklerinde de
vardır. Biçkide terzi “makasım kesmiyor” der, oğlan evinden bir hanım
tepsiye bahşiş verir. Bu uygulamayı damat tıraş olurken, berber ve
gelin kuaföre gidince keza kuaför, gelin pastası kesilirken, garsonlar
da yaparlar. Amaç, neşeyi paylaşmak daha çok kişiyi sevindirmek, daha
çok hayır dua almaktır. Bunları hepsi “sacı” kapsamında mütalâa
edilebilir.
Şahseven Türklerinde kınadan sonra ertesi gün öğleden sonra hamama
gidilir. Buna “gelin hamamı” denir. Muzikli, oyunlu ve ikramlıdır.
Kızların avucunun içine konulan kınaya “fındıkça” denir. Kına gecesi
şenlikleri damadın evinde de tekrarlanır. Gelin hamamı Anadolu
Türklerinde de çok yaygındır. Bilhassa fantazi olmayan yerli düğünü
tabir edilen düğünlerde görülür. Kars’ta, Erzurum’da, Bayburt’ta,
Trabzon’da, Elazığ’da biz bu hamamları inceleme imkânı bulduk. Gelin
hamamının hamam takımlarını oğlan evi gönderir. Bu takımda havlular,
yaygılar, halı, hamam tası, takunya gibi eşyalar olur. Özel fayton,
şimdilerde süslü taksiler tutulur. Bulgaristan Türklerinde geçen
yüzyıldaki gelin hamamı olaylarını biz dinleyip yayımlamıştık.
Şahseven Türklerinde gelin damat evine gitmeden damadın kardeşi veya
yakını olan bir erkek gelinin kuşağını bağlar. Bu esnada,
“Anam bacım kız gelin
Eli ayağı düz gelin
Yedi oğul isterem
Son beşiğin kız gelin” denir.
Bu dörtlüğün çok değişik variyantları vardır. “Son beşik” tabiri ile
dünyaya gelecek son çocuk kastedilir. Anadolu’da “bu son beşik mi?”
denilir. Geline kuşağını Türkiye gibi bazı yörelerde, kızın babası
veya erkek kardeşi bağlar. Bu esnada baba nasihat ve hayır duası eder.
Kuşağı bağlayan erkek kardeş ise oğlan tarafından kendisine hediye
verilir. Kuşak bağlamak bir ar namus meselesidir. Gelin “kızoğlan
kızdır” veya iffeti ile gitmektedir anlamına gelir. Kuşak bağlamak
Ahilik gibi bazı esnaf tarikatlarına da girmiştir. Çok kere peştamal,
önlük bağlamak şeklinde görülür. Hâlen Diyarbakır yöresinde çarşı
esnafı bu tür uygulamaları yapmaktadır. Prof.Dr. Çağatay bu konuyu
ayrıntılı incelemiştir. Derinliklerinde muhtemelen “eline, diline,
beline” sahip ol anlayışı vardır. Kıza gelin olabilme ve esnafa da iş
adamı olabilmesinin liyakat belgesidir. Birisi evini, diğeri işyerini
helâlinden yönetecektir.
Şahseven – Elseven Türklerinde gelin-kız baba evinden çıkınca ona
“ayna” tutulur. Ayna, aydınlık geleceğin simgesidir. Bu özelliği ile
batı Türklerinde; beşiklerde, karyolalarda, baş süslerinde, daha
birçok yerde kullanılır. Bizim evvelce de belirtildiği gibi bir
incelememiz olmuştur.41
Şahseven Türklerinde “gelin alayı” yakın çevrede dolandırılır. Gelin
eve gelince “sacı” yapılır. Sacıda, nogul, nabat ve tatlı sacı edilir.
Gelin alayının önünde oynanılır. Oynayanların başına bozuk para
saçılır. Damat evine gelince onun ayağının altına mis bir teşt konur
ki, mis gibi sert olsun.
Geline ve damada sacı saçmak Anadolu Türklerinde de vardır. Bozuk para
kuru yemiş, kâğıtlı şeker serpilir. Posof gibi bazı yörelerimizde
damat dama çıkarak sacıyı oradan yapar. Gelinin başına dilimlenmiş
ancak dilimleri ayrılmamış bir elma atar. Elma Türk halk inançların da
narda olduğu gibi döl ve bereketinin simgesidir. Kızılelma inancının
derinliklerinde de aynı inanç vardır.42 Şahseven Türklerinde elma
motifini tespit edemedik. Şahseven Türklerindeki, gelinin attan
inişine mani olma, damadı atından atma gibi şakalar daha değişik
biçimleri ile birçok Türk bölgesinde yaşamaktadır.
Şahseven Türklerinde kız evi, gece oğlan evinden ayrılıp kendi
evlerine dönünce, oğlan evinde “yenge” ve iki ağbirçek (güngörmüş
deneyimli kadın) kalır. Ağbirçek, ağsakalın bayan alanıdır. Yengenin
bir veya iki yaşlı hanımla birlikte oğlan evinde kalması çok
yaygındır.
Şahseven – Elseven Türklerinde “duvar kaplı” merasimi yapılır. Gelini
damat evine getirenler, düğünden üç gün sonra, bu merasime şahit
olurlar. Damadın yakını bir küçük çocuk, gelinin duvağını kaçırır,
damadın yakınına vererek ondan hediye alır. Bu benzeri olayların amacı
muhakkak eğlence veya harçlık almak değildir. Muhakkak başka
mesajlarda veriliyor olmalı. Türkiye’de “papaga gitmek” veya “papag
kaçırma” uygulamaları vardır.
Bunlardan bir kısmının geline bir kısmının adama yapılmış olmaları bir
kısmı kız evi tarafından yapılırken bir kısmını oğlan evinin yapması
ve belirli bir sıralamalarının oluşu bir anlam taşıyor olmalı.
Şahseven –Elseven göçebe Türklerinde Alacık –Yurt önüne bir bayrak
konulur. Böylece burası mescit olur ve yas evi olarak kullanılır. Bu
bayrak –alem böylece kalır, buna dokunulmaz. Göç başlayıp çadır
kaldırınca alem orada bırakılır. Tabiata terk edilen bu alemi rüzgâr,
yağmur ne yapacaksa yapar. Biz, Lenkeran’da böyle bir çadıra şahit
olduk. Ancak bu toplum göçebe değildi. Tespitimizi ayrıntı olarak
yazdık.43
Şahseven –Elseven Türklerinde kadınlar yas döneminde saçlarını
bükerler. Bu bükülü saçlar birbirine bağlanır. Bu hâlleri ile
girde-girde (halka şeklinde) dönerek göğüslerine vururlar, dövünürler.
Ağı (ağıt) veya okşama okurlar.
Analar yanar ağlar
Günleri sayar ağlar
Donu göy güvercinler
Gabrime konar ağlar
Dağların garı (karı) menem
Gün düşe erimenem
Bostanda tağım (dalım) ağlar
Basma yaprağım ağlar, türünden okşama veya ağı (ağıt) lar okurlar.
KARAKOYUNLU TÜRKLERİ
Bu çalışma yapılırken Dr. Gulam Hüseyin Saidi’nin eseri esas
alınmıştır.44Kendisine teşekkür ederek inceleme, irdeleme ve
karşılaştırma çalışmamıza başlamak istiyoruz.
Ehli Halk Türkmenleri / Karakoyunlu Türkleri ağırlıklı olarak
Ilhıcı’da yaşamaktadırlar. Ilhıcı yakın zamana kadar büyücek bir köy
iken, şimdi bir şehir olmuştur. Kelime anlamı, at bakıcısı olan Ilhıcı
Doğu Azerbaycan’da Tebriz’e bağlı bir sufi şehridir. Komşuları;
Meraga, Azerşehr ve Urmiye gölüdür. Bu sufi şehrinin çevresindeki
tepelerde ziyaret yerleri vardır. Bu tepelerdeki ziyaret kabul edilen
ve beherinde bir tane bulunan kutsal taşlara mişangâh denilir.
Bu ziyaretlerden kuzey bölgesindekinin ismi Şah Çırah’dır. Bu tepenin
eteğinde ise Şah Çırah Türbesi bulunmaktadır. Güney tepesindeki
nişangâhın ismi ise, Nebi Musevi’dir. Yakın çevrede ayrıca Gülmişki
Hatun (Miski Nene) ziyareti de vardır. Halkın inancına göre, bu nene,
Hz. Ali’nin kızıdır. Buraya kurak mevsimlerde yürünerek çıkılır.
Burada Şebek / Benzer Meydanında yağmur duası yapılır. Bu meydanda Hz.
İman Hüseyin’in olayı Aşure Günü canlandırılır. Meydanın merkezinde üç
metre uzunluğundaki bayrak İmam Hüseyin Elemi olarak bilinir. Elemin
etrafında bir ocak vardır. Orada mum yakılması şeklinde daimî bir
uygulama yapılır.45
Ehl-i hak inançlı Müslüman Türkler Anadolu’da da vardır. Çok kere Ali
Allahi’lerle bulundukları köyler yakındır. Tunceli ilimizin bazı Alevî
köylerinde yaşamaktadırlar. Tahtacılar arasında pek az ve daha ziyade
Zazalar arasında bulundukları söylenilir. Alevî Tahtacıların hepsinde
din anlayışı aynı değildir. Şafiî ve Hanefî Zazalar da olduğu gibi
ayrıca bir kısım Alevî Zazalar da kendilerini Ehl-i hak veya Ali
Allahi olarak saymazlar.
Tepelerde ulu zatları defin eylemek ve buraları anıtlaşmış kabirler
olarak kabul etmek Anadolu’da olduğu gibi Türk dünyasının birçok
yerinde vardır. Bize göre Göktengri inancının göğe kutsiyet atfetmesi
Tengri’yi gökte düşünmüş olmanın bir sonucudur. Anadolu erenlerinin
bilhassa Anadolu’nun fethi döneminde İslâmın ilk çağlarında bu
uygulama daha sık görülmüştür. Bu uygulama Alevî inançlı olmayan
İslâmî kesimlerin ulularının mezarlarında da görülmektedir. Birçok ulu
bilinen zat tepelere isimlerini vermiş iken Tunceli yöresinde Gündüz
Baba gibi birçok dağ ve tepe kutsaldır. Bu kutsal mekânlara ilgili
halk yüzünür O’na dönerek ibadet eder. Ondan yardım diler, onun adına
ant içer. Bu tespitin Anadolu’da çeşitli tezahür biçimleri vardır ve
halk kültürüne dağ – tepe kültü olarak girmiştir. Bu tür tepelere
yağmur duası için çıkıldığı gibi Hıdrezllez’de de çıkılır. Saygı
göstergesi olarak yürüyerek çıkıldığı gibi, yalın ayak da çıkıldığı
olur. Anadolu’daki örneklerinde bazen tepenin üzerinde hiçbir şey
yoktur. Bazen taş yığını, bazen de moloz taştan çevrili basit bir
mezar vardır. Yapılı anıt kabirler çok kere tepenin eteğindedirler ve
bunlarla birlikte bir de cami bulunmaktadır. Yapılı anıt kabirler ve
cami ilâveleri muhtemel sonraki dönemlere aittir. Biz Hakasya’da bu
tür kutsal tepeler ve üzerlerinde kutsal taşlar gördük yerlerini
belirledik.
Kutsal mekânlarda elem (alem) ocak ve bazen de mezarın bulunması Galan
Tepesi ve Bayır –Bucak Türkmenlerinde giderek kaldırtılmıştır. Kuzey
Irak Türkmenlerindeki örnekleri ise 1998-99 yıllarından sonra mahallî
idare tarafından kaldırılmıştır. Biz Nahçıvan, İran ve Derbent’de çok
sayıda örneğine şahit olduk. Borçalı’da ise Sovyet yönetimi bütün
türbeleri sürüp toprağa katarak yok etmiştir.
Sufi şehri Ilhıcı Ehl-i Hak Müslümanların yabancılara göstermedikleri
hangahları vardır. Burası Ehl-i hak inançlıların ibadetgâhlarıdır.
Ilhıcı’daki Hangah (tekke), Tekke Caddesi üzerindedir. Ilhıcı’daki
Bahaî inançlıların Haziretul Kuts olarak bilinen ibadethaneleri de bu
caddenin üzerindedir. Ancak hâlen burası faal olmayıp sayıları 12 olan
Bahaî evlerinde ibadet için toplanılmaktadır. Tekke Caddesi üzerinde
kutsal kabul edilen tarihî bir “dut ağacı” vardır. Bu ağacın korunmak
amacıyla etrafı duvarla çevrilmiştir. Böylece ağaca saygılı
davranılması da amaçlanmıştır. Bu ağacın etrafında “mum” yakılır.
Dut, Türk halk inançlarında kutsiyet atfedilen birkaç ağaç arasıdadır.
Özbekistan’da dut ağacının ilâhî hikmetine dair efsaneler anlatılır.
Bunlardan bir kısmı tarafımızdan tespit edilip Malik Muratoğlu
hocamızla birlikte neşredilmiştir.46
Ehl-i hak Karakoyunlu Türkmen şehri Ilhıcı’da tekiye /tekke bağı
vardır. Bu bağda Ehl-i hak dervişleri toplanırlar. Bu bağlara ileride
tekrar değinilinecektir. Ilhıcı Sufi şehrinde iki adet de büyük cami
vardır. Şehrin çevre köyleri Ehl-i hak inançlı değillerdir. Tarafların
birbirleri ilişkileri gayet iyidir. Karşılıklı kız alıp verilir ve
akrabalık bağları kurulmuştur. Ehl-i hak inançlılarca, kendilerinden
olmayan Müslümanlara Ehl-i şeriat denilmektedir. Her vesile ile
kendilerinin Karakoyunlu olduklarını belirtirler. Karakoyunlulukla
onur duyarlar. Bunlardan bir kısmı Ilhıcı’dan göç edip Horasan’ın
Derekent’ine gitmiştir. Derekent Ehl-i hakları da Türkçe konuşurlar,
aralarındaki ilişki sürmekte olup onlar da Karakoyunlu Türkü
olduklarının şuurundadırlar.
İzlenilebilen kadarı ile İran Türkleri halk seviyesinde de olsa
dilleri, kültürleri ve inançlarını ihtilâf yaşamadan
sürdürebilmektedirler. Türkiye’de Karakoyunlu Türklüğünün uzantısı
olduğu bilinen kaç köy vardır? Veya Şiî-Sünnî taassubunu aşarak
evlilik kapısını açabilen kaç aile vardır? İran’da yaşanılan
olumsuzlukların yanı sıra İran realitesinin olumlu yönleri de
bilinmelidir.
Ehl-i hak Karakoyunlu Türklerinde geniş bir halk takvimi bilgisi
vardır. Bazı örnekler vermekle yetinmek istiyoruz. Güneyden gelen
yelin adı ağyeldir. Bu yel her yıl şubat ayının sonunda eser. Ağyel
sıcak bir yel olup karları buzları eritir. Bu yelin esmesi ile halk
bayram geliyor diye sevinmeye başlar. Kuzeyden gelen yelin adı mehyeldir.
Sıcak yaz aylarında eser ve havayı serinletir. Doğudan esen meraga
yelidir.47
Ehl-i hak inançlı Karakoyunlu Türkmenlerinden yapılmış bu tespit bize
göre çok önemlidir. Türk yön biliminde Kuzey, karadır. Soğuktur. Güney
akdır, sıcaktır. Geleceği müjdelenen bayram Nevruz/Yenigün bayramıdır.
İlginç bulduğumuz bir husus da Karakoyunluların arsa ve arazilerini
satarken yüzölçümü birimi olarak batmanı kullanmalarıdır. Bir batman
157 m2dir.48 Biz, batmanı ağırlık ölçü birimi olarak biliriz.
Muhtemelen alınan ürün ile alındığı satıh arasında bir bağlantı
olmalı. Ilhıcı’nın ünlü bahçeleri Pirabad Bağı ile Teke/Tekke
Bağı’dır. Eskiden dervişler bu bağlara gelir, çalar, semah yapar ve
kaside söylerlerdi. Kasideler Hz. Ali için seçilmiş eserlerden olurdu.
Okunan bütün kasideler Türkçe idi. Tekebağı’na hâlen Allahgulu isimli
bir zat bakıcılık yapmaktadır. Bu bağdaki Taşhavuz’a hâlen dervişler
gelmektedirler.49
Ehl-i hak Karakoyunlu Türkmenlerinin otağı (ev) nda Hz. Ali’nin
kaplanmış (çerçevelendirilmiş) resimleri bulunmaktadır. Bu uygulama
Anadolu’da da çok yaygındır ve Ehl-i hak inançlı olan Müslümanlarla
sınırlı değildir. İran Karakoyunlu Türkmenlerinin nişangâhlılarını
inceleyen bazı araştırmacılar bunlardaki mimariyi ateşperest
mimarisine benzetmektedirler. Ancak, bizim kanaatimiz nişangâh
mimarisinin özgün olduğu şeklindedir. Anadolu’da sadece Alevî kesim
için değil, halk inançlarındaki birçok kesime ait tespitler ile
ateşperestlik arasında iltisak kurulur. Etkilenmiş olmak doğaldır.
Nişangâhlardan Şahcırak, dört ayrı bölümden oluşur. Giriş kapısı
batıya açılır. Buranın içerisi daima karanlıktır. Burası sadece gün
batarken ışık olur. Buradaki şamdanlar koç heykeli şeklindedirler.
Güneye bakan bölümün adı mesciddir. Burada kurban eti ve sair
yiyecekler vardır. Burada yenilir ve yatılır. Burada da şamdanlar
vardır. Buradaki topraktan yapılmış şamdanlar da koç heykeli
biçimindedirler. Mescidin arkasında mitbah (aşhana) vardır. Burada
birkaç ocak ve maşa bulunmaktadır. Kurbanlar mitbahın önündeki
taşların üzerinde kesilir. Mitbahdan dereye kadar uzanan merdivenin
adı kırkayaktır.50
Abdulhaluk Çay’ın koç-koyun konulu çalışmaları,51 Ehl-i hak inanç
Karakoyunlu Türklerinde bu mabet münasebeti ile verilen bilgiden sonra
daha bir derinlik kazanmış olmaktadır. Ak ve Karakoyunlu isimlerini
alışlarının mistik derinliği de vardır.
Nebi Musevi Nişangâhı, Ilhıcı Ehl-i hak Karakoyunlu şehrinin
güneyindeki tepededir. Doğu-batı istikametinde yapılmıştır. Buranın
kapısı kuzeye bakar. Giriş kısmından mitbaha geçilir. Bu bölümde dört
adet ocak vardır. Mabede batıya açılan kapıdan girince bir küçük set
ve üzerinde bir şamdan vardır. Bu bölüme mescit denilmektedir. Bir
diğer kapı güneydedir. Buradan mabedin mahzenine gidilir. Burada;
sandık, masa ve demirden sandık ayakları vardır. İnanca göre burası
Nebi Ağa’nın mezarıdır. Bu pire Uzak Pir ve Şah Çırah’a ise Yakın Pir
denilmektedir.52
Ehl-i hak Karakoyunlu Türkmenleri kendilerine “Göran” derler. Göranlar
bıyıklarının alt kısmını kesmezler. Bıyıkları ağzın giriş kısmını
kapatır. Bu durumu açıklayan iki izah şekli vardır. Bu izahlardan
birine göre, Hz. Musa ve Hz. İsa peygamberler zamanında Hz. Ali âşığı
bir Müslüman varmış ve bu zat aynı zamanda dervişmiş. Ancak zatın
atası (babası) putperestmiş ve Allah’ı tanımıyordu. Atası, oğlunu
yoldan çıkarmak isteyince, Allah şahsın atasını domuza döndürmüş.
Oğlu, atası onu ağzından öpmesin, dudakları birbirine değmesin diye
bıyıklarını uzatmış. İkinci izah ise; Hz. Muhammed (s.a.v) ölünce Hz.
Ali (r.a) ona meyyi guslu yaptırırken, Hz. Ali, Hz. Peygamberin
göbeğini öpmek istemiş. Hz. Peygamberin göbeğinde birikmiş suya Hz.
Ali’nin bıyıkları deymiş, bu nedenle bıyık kılları kutsal kabul
edilmiştir.53
Anadolu’da bu tür bıyığa bir kısım Alevî çevrelerde “mühür bıyık”
denilmekte ve eline beline, diline nefsine sahip ol anlamında; haram
lokma ve haram söze geçit vermemektedir, şeklinde de izah
getirmektedirler.
Ehl-i hak inançlı Karakoyunlu Türklerinin kadınları, akşama doğru
mumlar yakarak çocukları ile birlikte Şah Çırah’dan başlayarak,
beş-altı kişilik gruplar hâlinde hergün ziyaretlere giderler. Bu Türk
toplumu içkilerini kişmiş (kuru üzüm) den yaparlar. İçki olarak arak
(rakı) içerler. Şarabı pek fazla içmezler. Bayram ve gecelerindeki
görüşmelerde tatlı ve acı (yedi levin; dut, badem, nohut, fıstık,
fındık, ceviz, ayçiçeği ) içki ikram edilir. Nebi Bayramı’nda (Hıdır
Bayramı) çok aşırı içki tüketilir. Bu bayramda kadın-erkek,
büyük-küçük herkes içer. Evvelce kavut yapılır, bunlar sandukhaneye
konulur ve kitlenilir. Sandukhaneye kimsenin bayramdan evvel girmesine
izin verilmez. Bayram günü içkiler, testilere konulur. Her evin
belirlenmiş bir testisi vardır. Her testide Hıdır Nebi’nin elinin izi
olduğuna inanılır. Herkez o kavuttan yiyip içkiden içmek zorundadır.
Bayram günleri kavut yiyip içki içilir. Hıdır Nebi’nin hikâyeleri,
menkıbeleri, efsaneleri anlatılır. Kasideler okunur. Bütün anlatım ve
okunanlar Türkçedir. Bu bayram Küçük Çille’nin birinci Perşembe günü
olur. O gece herkez sade veya ilâveli pilâv yer. İçkisi olmayan
hanelere “ocağı boş”denir. Her Karakoyunlunun komşudan içki almaya
hakkı vardır. Bu gece herkez od ve mum yakmak zorundadır. Kurban
bayramında bütün hacılar kurban keserler. Burada Kum Gadir Bayramı da
kutlanılır. Mezarlıklarda ve nişangâhlarda hurma paylanılır. Ehl-i hak
Karakoyunlu Türkleri; hem Meşet’e, hem Kerbalâ’ya ve hem de Mekke’ye
giderler.54
Hıdır bayramı Anadolu Türklerinden her kesimde kutlanılır. Geçmişte bu
kutlamalar daha yoğun olurdu. Bilhassa kırsal kesimde bahar bayramı
olarak bilinir. Her il ve ilçenin Hıdırlık denilen mesire yerleri
vardı. Buralarda bazen ulu kabirler de olurdu. Biz bunlardan bu isimle
anılanları Safranbolu, Trabzon ve Oğuzlu (Azerbaycan) da resimledik.
Hz. Hıdır ile ilgili hikâyeler Anadolu Türklerinde de çok anlatılır.
Ancak, Varto, Tunceli yöresindeki anlatı ve uygulamalar çok daha
yoğundur. Aile içerisinde ve komşular arasında bu bayramda renkli
uygulamalar yaşanır. Biz Lolan, Cibranlı, Hormek adlı Alevî inançlı
Müslüman Zaza aşiretleri arasındaki bu tür tespitlerimizi
yayımlamıştık. Bu üç aşirette de Karakoyunlulara mensubiyet duygusunun
yoğunluğunu M. Ş. Fırat’ın Doğu İlleri ve Varto Tarihi isimli
eserinden izleyebiliyoruz.55 Ilhıcı Ehl-i hak Karakoyunlu Türklerinde
dikkatimizi çeken bir husus da, inanç kesimleri arasında daha
toleranslı olmalarıdır.
Ilhıcı Karakoyunlularının büyük çoğunluğu kendilerini Ehl-i hak olarak
tanımlarlar. Savatsız (cahil kesimler) kendilerine Göran /Gören derler
ve bu kelimeyi görebilmekle izah ederler. Kendilerini Kürtlerdeki
Goren aşireti ile karıştırmamak için özel önem gösterirler. Burhanul
Hak isimli eser, bunların inanç ve yaşama biçimlerini nesir ve nazımla
anlatmıştır. Bu eser; Ehl-i hak Karakoyunlularının yaşama biçimlerini
verirken semahları, ibadet şekillerini, sofra adaplarını, nezirleri
vs. anlatır.
Bize göre Goren Kürt aşireti ile ilişkili olunmasından da bu derece
kaçınmaya fazla zaruret yoktur. Kürt aşireti olarak bilinen
toplulukların asgarî büyük çoğunluğu soyca ve tamamı da kültürce
Türktür.
Ehl-i hak inançlı Karakoyunlu Türk boyları; Haksarılar (Toprak
Sarılar), Safi Elişahiler, Günabadiler, Bektaşîler, Mevlevîliler,
Yadigârılılar, Yeddililer, Davudîler (...)dir.
Ehl-i hak inançlı Müslüman Türklerin inancına göre “şah şerbeti”
içilir. Bu şerbetin içerisinde hükmen (muhakkak) bir üzüm veya bir
kişmiş tanesi bulunmalıdır. Bu şerbetin içilmesi “Kırklar”ın ilk
toplantısındaki merasimin tekrarı anlamındadır. Bu konu Rehberi isimli
ozanın şiirlerinde anlatılırken;
“İçerem Şah Şerbetinden
Dahı gamma gilen (kılan) olmaz
Sırrımız halka fash oldu
Dahı danma (inkâr etme) gılen olmaz,
“Kırkların sırrı bir oldu
Gör ne hikmet sır oldu
Şah-ı Vilâyet pir oldu
Dahı danma gılen olmaz
Şerbetin esli nedendür
Kimse bilmez ne meydendür
Kırklar onu nuş edendür
Dah-ı gamma gılen olmaz
Eli’ye kuruldu mimber
Kulluğunda durdu kamber
Sakisi oldu Peygamber
Dâhi danma gılen olmaz
Eli getirdi bir terk ile
Ahiler onu ezdiler
Verdiler gönül gönüle
Dâhi damma gılen olmaz
Peygamber bir cam eyledi
Kırklara enam eyledi
Cümle bir dilden söyledi
Dâhi damma gılen olmaz56
Ehl-i hak inançlılar kendilerini tam ve gerçek Müslümanlar olarak
bilirler; Şeriattan, tarikatten, marifetten geçmiş hakikate ulaşmış
Müslümanlar olarak tanımlarlar. Namaz ve oruç ibadetlerini kabullenir,
ancak uygulanmaları cihetine fazla gitmezler. “İbadeti zahiren yapmak
önemli değil, insan her zaman ibadet içinde olmalıdır. Günde beş vakit
namaz kılan değil, daima namaz kılan olabilmeli. Her Müslüman günde
bin defa “lailâneillallah daim Allah illallah”, demelidir”.57
Namaz kılmak ve oruç tutmak Hz. Ali’nin camide darp edildiği tarih
olan Ramazanın 19. ve 21. günleri muhakkak şarttır. Camiî haram kabul
edişlerini Hz. Ali’nin camide şehit edilmesi ile izah edilmektedir.58
Anadolu Alevîlerinden bu inancı taşıyan kesimler de vardır. Ancak
büyük çoğunluk bu görüşe katılmazlar.
Ehl-i hak inançlı Türklerde Babanehani’den sonra “kutup” tabiri yerini
“çırah” tabirine bırakmıştır.59 Çırahlık rübbesi mirastır. Babadan
oğula geçer. Baba ölünce, kendisinden sonraki çırahı tayin etmemiş
ise, en büyük oğul çırah olur. Bu çırahların; Tahran’da, Şeki’de,
Kıpçak’da, Hamna’da temsilcilikleri vardır. Bu çırakların görevleri
arasında ırşat hizmetinin dışında ayrıca; yeni doğan çocukların
kulağına dua okuma, evlendirme ve boşamanın dinî işlevlerini yürütme,
meyyit namazını okuma (cenaze namazını kıldırma) gibi hususlar da
vardır.
Kutup’un İslâm dinî termilojisindeki yeri çok defa farklıdır. O,
bediüzzam ve çok kere onunda üzerinde bir mevkidir. İslâm tarihinde bu
mevkiye gelebilmiş sayılı insan vardır. Çırahın ölen babanın yerine
geçmesindeki yöntem Kuzey Irak Türkmenleri arasındaki şebek ve
ke-kaileri hatırlatmaktadır. Ehl-i hakların İran ve Azerbaycan’da
temsilcilikleri varken Türkiye’de olmayışı ilginçtir. Türkiye’de
miktarı az bulmuş olabilecekleri gibi, Zazaca konuşanların ayrı bir
organizasyonları da olabilir. Çırahın görevlerine gelince, Anadolu’da
bunları babalar veya dedeler yapmaktadırlar.
Ehl-i hak Türklerinde çocuk 15-16 yaşlarına kadar cem’e giremez.
Cem’in dışında oturup olayları izleyip öğrenebilir. Öğrenince “cerge”ye
girebilir. Cerge’ye girmekle Ehl-i hak cemaatına girmiş olur. Cerge’ye
girmeden bir gün evvel kurban keser. Sonra cem’e girmek için sürünerek
girer. Doğru mürşidinin yanına gider. Mürşid kulağına dua okur. Çocuk
kulağına okunanları tekrar eder. Daha sonra sürünerek eski yerine
döner orada oturur. Böylece tarikat yolu’na ayak basmış olur. Sıra
ile; tövbe, tevekkül, rıza, murakıbet, fakr, fena, müşahade eder.
Ehl-i hak inancı Türkler arasında bazen sakal ve bıyığını Kebralâ’da
kestirmeyi nezir edenler olur.60
Nezir/adak bilindiği gibi, canlı hayvandan olabildiği gibi maldan
paradan da olur. Bedeni nafile ibadetten oruç ve namaz nezir edenler
de olur. Borçalı ve Azerbaycan’da yaşayan bir pir’e nezr edilen bir
şeyi, pir isterse alıp kabul ettikten sonra muhtaç birisine
gönderebilir. Kuzey Irak ve Golan Türkmenlerinde konuşmadan yedi
kapıdan ekmek dilenmeyi nezir eden anne adayları olmuştur.
Tekrar kutup konusuna dönülecek olur ise, Ehl-i hak inançlı Türklerde
bilinen 37 kutup vardır. Bunlar kutupnameler bırakmıştır. Bilinen en
tafsilâtlı Kutupname Rehberi’dir. Bu eser Kutup Rehberi’ye aittir.
Baba Nehani’nin kutupnamesi en tafsilâtlı olan kutupnamedır. Bu zat,
Hatemel Kutbeyn (Son ve en önemli dönem)’dir. Bilinen kutuplar; Şeyh
Hesen Besri, Şeyh Maruf Kerhi, Şeyh Sedr, Şeyh Rüknettin, Hıdır, Pir
İlyas, Sultan Nehani, Hudaybek, vd.dir. Rehberi’ye göre, Şeyh Safi
(Şah İsmail’in 4. dedesi) den sonra gelen kutuplar Azerbaycan Türk
coğrafyasından olmuştur.
Kutup Baba Nehani’nin eseri Divan-i Fatihi’dir. Bu eser tamamen
Türkçedir. Esasen bütün kutupların eserleri Türkçedir. Baba Haziri’nin
mezarı Husravşahdadır. Burası Ilhıcı’ya altı km. mesafededir. Baba
Salman’ın Kutupnamesi, Keşful Esrar (Esrarların Keşfi) isimli eserdir.
Bu eser Türkçe ve Farsça olup 12 bölümden meydana gelmiştir. Kur’an ve
Nehcul Belage (Hz. Ali’nin Konuşmaları)’den sonra bu yörede en önemli
eser olarak kabul edilmektedir. İnanca göre bu eser herkesin yanında
okunulmaz. Büyük bir kısmı Türkçe olan bu eser senede bir defa okunur.
Kutupların yaşamı efsane ile karışmıştır. Zamandan ve zeminden
münezzeh kabul edilirlerdi. Nebi Ağa, Gregoryanlar arasında da dinî
prestiji olan bir otorite idi. Zamanında Ermeni kesişleri ziyaretine
gelirlerdi. Nebi Ağanın müridlerine Nebili denilirdi. Müridleri onun
öldüğüne inanmazlar. 12 İmam gibi gayba karıştığını kabul ederler.
“Nebi Bayramı” ile “Hıdır Nebi Bayramı” halk arasında birbirine
karışmıştır. Nebi bayramını Gregoryan –Ermeniler de kutlamaktadır.
Gregoryanlar bu güne “Sume Sergis”demektedirler.61
Kutupnameler Anadolu’da sadece Ehl-i hak kesimin değil, tarikatlar
tarihi, İslâm felsefesi, tasavvuf ilmi ile ilgilenenlerin de başvuru
kitapları arasında bilinir. Dönemin dinî liderlerinin hemen hemen
hepsinin hayatı efsanelerle karışmıştır. Bizim açımızdan bu eserler
çok yönlü kaynak olan başvuru eserleridir. Dikkatimizi çeken diğer
konu Gregoryan inançlı halkın Karakoyunlu Türk dinî liderlerine itibar
etmesidir. Olay saygın din adamının farklı dinlerden halkın sevgisini
saygısını kazanmış olması mıdır? Yoksa bütün Gregoryanların Ermeni
milliyeti ile özdeştirilmeden evvel bir kısım Türkler Karakoyunlu
çağından veya daha önce Gregoryan inancına mı girdiler? Bunlar Türkçe
konuşan Türk soylu ve Türk töreli insanlar iken, Gregoryan mı oldular?
Böyle olunca Nebi Ağanın Gregoryan Türkler tarafından özel itibar
görmesinin izahı da kolay olur. Gerçi Nebi Ağa İslâm ulusu örneğinde
olduğu gibi Müslüman ve Hristiyan azizlerinin özdeşleştirildiğinin
örnekleri az değildir. Sarı Saltuk bunlardan birisidir. Ancak bizim
Gregoryan Türkler yaklaşım tarzımızı doğrulayan örnekler de vardır.
Iğdır’da Er Davut Ocağı Müslüman halkın da ziyaret ettiği üzerinde haç
bulunan büyük bir kayadır. Bu ziyaretin izahı her iki şekilde de
yapılabilir.62
Fezlelibey Divanı, Türkçe gazellerden oluşan bir divan olup,
Fezlelibey’e aittir. Nesimi Divanı, 500 sahifeden meydana gelmiştir.
Diğer önemli bir eser Fuzuli’nin Hakikat-i Sueda’sıdır.
Ehl-i hak inançlı Müslüman Karakoyunlu Türklerinde halk inançları
genel Türk halk inançlarından fazla farklılık yansıtmazlar. Ölüler
evde yıkanırlar, hayatlarda Kara Çadırlarda yıkanılır. Yas merasimi üç
gün sürer. Birinci günün akşamı helva ile mezarlığa gidilir, mum
yakılır ve fatiha okunur.63 Bahçe anlamında hayat, Kars ve çevresinde
de vardır. Meftanın evde yıkanılması yakın geçmişe kadar çok yaygın
iken, şimdilerde bu uygulama kırsal kesimde kalmıştır. Apartman
hayatı, ölü yıkanmasını camilerde yaptırmak zorunluluğunu getirmiştir.
Ehl-i hak Türklerinde, diğer Türk boylarında olduğu gibi mezarlar
kutsaldır. Ziyaretgâhları sayıya gelmez, çokturlar. Dut ağacı ve alem
ziyaretlerinin mumları hiç söndürülmezler. Sonsuz (çocuğu olmayan)
kadınlar ziyaretlere daha çok giderler. Ziyarete ayakkabı ile
girilmez. Ziyaretlerde sanduka tavaf edilir, mum yakılır. Ziyaretten
arka arka tersine çıkılır ve kapısı kapatılır. Akşam gün batmadan
kadınlar ellerinde ekmek ve mumla ziyarete gider, mumları ziyarette
yakarlar. Ekmekleri de oradaki sıçanlara verir bu hayvanları
doyururlar. Orada hiçbir hayvan öldürülmez. Tanış kadın ve erkekler
karşılaştıklarında karşılıklı ellerini uzatır ve “eli’nin eli” diyerek
tokalaşırlar. Nişangâhta hiç kimse kesinlikle arak içmez.
Gülmüşk Hatun (imamzade) Hz.Ali’nin torunu olarak bilinen bir
ziyarettir. Buraya yağmur duasına gidilir. Burada kaşıkla su serpilir
ve su istenir. Kutsal kabul edilen taşlardan; karataş, elitaş, ayrıca
Hz. Ali’nin kılıcı ile ikiye böldüğüne inanılan taş, elitaşı büyük bir
kayadır. Burada Hz. Ali’nin parmağının ve atının nal izi olduğuna
inanılır. Üç kardeşler taşı: Nebi Ağa kente gelince, Onu tanımayan üç
genç onun aleyhinde konuşurlar ve taş kesilirler. Gülmüş Hatunun
arkasındaki büyük taş, Baba Pir Eli’dir. Bu taş bazılarına göre büyük
bir derviş ve bazılarına göre de Hz. Ali’dir.64 Hz. Ali Kültü, Anadolu
Türklerinde de çok kuvvetlidir. Sadece Alevî ve Bektaşî gibi inanç
çevrelerinde değil, bütün dinî çevrelerde Hz. Ali’ye karşı muhabbet
vardır.
Ehl-i hak Karakoyunlu Türkmenlerinde şahsey - vahşey inanç ve
uygulaması vardır. Merasime katılanların ellerinde kama olur. Merasim
semah gibi ritimli ve uzun olur. Bu Türk boyunda taziye merasimleri
Kumru ve Dahil’in bu isimle tanınan iki ünlü eserine göre olur. Kumru’nun
yazarı Nahçıvanlı Kumru ve Dahil’in yazarı ise, Meragalı Dahil’dir.
Her iki eser de tamamen Türkçedir.
Dahil’in bölümleri: Müslüm ve Müslümün Balaları, Sakine ve Ekber’in
Konuşması, Kasım ve Onun Gelininin Konuşması, Şumur ve Hz. Abbas’ın
Konuşmaları, Haris ve Eşinin Konuşmalarıdır.
Ehl-i hak Karakoyunlularında aşure günü İmam Hüseyin’in rolünü mürşid
oynar. Köyün aşığı - ozanı da Yezit olur. Yezidilerin elbiseleri
kızıl, İmam Hüseyin’in giysileri ise yeşil olur.65
Ehl-i hak mezar taşları raz-ı remzi’lidir (yazıları sırlıdır).
Taşlarda tarak, makas, tüfek gibi şeylerin resimleri olur. Bu gelenek
Türk ellerinde oldukça yaygındır. Derbent’teki Kırklar Mezarlığı’nda
birçok eski ve yeni mezar taşında at, koyun, saksıda çiçek, kama,
çizme, tüfek ve benzeri örnekleri görebilirsiniz.66 Farklı boyutlarda
da olsa bu uygulamayı biz Iğdır, Tunceli ve daha birçok yerde
gözledik. Esasen kullanılan motifler değişmiş olmakla beraber
Türkiye’nin her yerindeki birçok mezar taşında meftanın cinsiyetini ve
mesleğini simgeleyen resimler görebilirsiniz. Bu gelenek Osmanlı mezar
taşlarına kavukların türü şeklinde yansımıştır. Sırlı yazısı olan
mezar taşlarının tarihî seyri ve yayıldıkları coğrafya Türklerin dinî
tarihleri hakkında da bir fikir vermektedir. Altaylar’daki Türk
bölgelerinde görülen üzeri koç, koyun ve at heykeli mezar taşlarının
üzerinde Akkoyunlu mezar taşlarında olduğu gibi, ok, kılıç, kama,
tarak, iğne ve benzeri motifler vardır. Azerbaycan’ın İslâm Türk
bölgelerinde ve Anadolu’nun Ahlat bölgesinde bu mezar taşlarında
Fatiha türünden Arap harfli yazılar vardır. Erivan yöresi kilise
bahçesi mezar taşlarında ise, tamamen aynı olan koçlu koyunlu mezar
taşlarında haç da bulunmaktadır. Bu türden hayvan heykelli mezar taşı
başka bir Hristiyan mezhepte görülmez iken, dünyanın başka
bölgelerindeki Gregoryanlarda da bu tür mezar taşına
rastlanılmamaktadır. Ermeniler Kafkasya’dan Altaylar’a göç
etmediklerine göre, Altaylar’dan Kafkasya’ya gelen halklardan bir halk
bu kültürü taşımış ve bu halkın Kafkasya’da Gregoryan inancını
benimsemiş olması gerekir. Bize göre bunlar Türklerdi ve bugünkü
Kafkasya Ermenilerinin belirli bir kısmı Türk soylu idi.
Ehl-i hak Türkmenlerinde mezarın yanında mum yakmak için bir ocak
vardır. Mumsuz mezarlığa gidilmez. Mezarlıkların içerisinde mürşit
mezarları da vardır. Bazı eski mezar taşları Türkçe yazılı iken, bu
tür mezar taşları yaygınlaşmaktadır.
Anadolu’da mum yakmak için ocak bulunan mezarlar daha ziyade Alevî,
Bektaşî ve Şiî, Caferî mezarlıklarında görülmektedir. Bu kesimin ulu
kabirlerinin de belirli bir yerinde mum yakmak üzere ocakları vardır.
Mum geleneği daha ziyade türbe ziyaretlerinde görülmektedir. Birçok
ulu zatın yakın çevresine yapılan definlerle yeni mezarlıklar oluşur.
Türkiye’de mezar taşlarına Arapça sadece dinî ifadeler yazılmaktadır.
Bu uygulama giderek yaygınlaşmaktadır.
Ehl-i hak Karakoyunlu Türklerinden Türkçe bir mezar taşı yazı
örneğinde;
“Bir peri peykor (beden)melek suretinin dur bu mezar,
Gör nece hakiyle yaksen eyleyip dur rüzugar”67
Ehl-i hak Karakoyunlu Türkleri her cuma akşamı, toylarda bayram
arifelerinde Nebi bayramında mezarlığa giderler. Yılın son
çarşambasında burada ateş yakılır. Bayram merasimlerinde mum ve ocak
da vardır. Kadınlar toplanır, akşamdan nişangâhların arkasında tatlı
ve çerez yerler. Mezarlıklardan geçer ve bu esnada mum yakarlar.
Dereye inince ağbircekler (gün görmüş yaşlı hanımlar) genç kadınlar
okuyup oynarlar. Evlerine dönünce ellerinde kalan mumları da yakarlar.
Kadınlardan sonra erkekler mezarlığa giderler. Mezarlıktan önce evden
içki içmiş olarak çıkarlar. Kahveye gelir, âşıkları dinlerler.
Atlılar, atçaparlar, at koşturur atları ile tepelere inip çıkarlar.
Evlerde yaşlılar ve dervişler kalırlar. Onlar da kaside okurlar.68
Bayramlarda atlarla tepelere çıkıp inmek Türk bayram eğlence
geleneğinin bir parçasıdır. Sanırım temsili kut alınmış olunuyor.
Bizim Altay’da katıldığımız “El Oyun” bayram şenliklerinde atlılar
ellerinde meşalelerle bir tepeye çıkıp inmişlerdir.69
Ehl-i haklarda yıl tehvil olup günlerin uzadığı gece, bayram yapılır.
Görüşe gidilir. Yemek verilip arak içilir. Yemekte, sütlü aş, badem
unu murabbası (reçeli), kelem (lahana) aşı olur. Bayram gecesine “eli
gecesi” denir. O gün Hz. Ali’den başka hiç kimsenin haklı ile haksızı
ayırma yetkisi olmadığına inanılır. Bayram 13. güne kadar devam eder.
O gün dışarı çıkılır. Pir Abdal ve Tekiye Boyu’na gidilir. Son
çarşamba (ahır çarşamba) günü ateş yakılır.70
Ehl-i hak inançlı Karakoyunlularda toyda büyük bir teşt (sofra)
kurulur. Bir kirt (hediyelerin konulduğu yer) hazırlanır. Bu kirte
konulan para ve hediyelerde yeni çiftlerin yaşamı başlamış olur. Bu
Türk kesiminde de sağdıç ve saldıç uygulama ve inancı vardır. Gelin
hamamı bunlarda da yapılır. Toylarda ve sair eğlencelerde; tar, kaval
ve tanbur çalınır. Âşık meclisleri yapılır. Gelin alayına mum yakılır,
çeyiz dizilir.
“Sağduşuna olmaz rustem beraber,
Solduşuna İsfendiyar yalandır
Bey üzü (yüzü) küçeni edip münevver
Görüm aybey toyun mubarek olsun”
Damat evinde özel erişte aşı yenilir. Berber damadı kırkar (tıraş
eder). Tıraşın tam ortasına berbere büyük paralar verip “git” denir.
Daha büyük para veren tıraşın devamını ister. Bu esnada damat sakin
olmak zorundadır. Kendisine şakadan batırılacak iğneye kızmamalıdır.
Aynı zamanda gülmeden ciddî durabilmelidir.
Gelin baba evinden çıkınca, kız evinin ağ sakalı bir şal ile gelinin
belini bağlar, şapkasını gelinin başına koyar ve
“Gelin gelin naz gelin
İncilerin düz gelin
Yedi oğlan isterem
Son beşiğin kız gelin” der. Gelinin elinden tutar ve yedi adım ileri
çıkar. Sonra üç defa gelini duvara çırpıp daha sonra evin eşiğinden
dışarı çıkarıp;
“Dost dostluğu ile
Düşman korluğu ile
“Ha bir Allah ha” diye bağırılır.71 Düğüne katılanların toplu hâlde,
“Allah, mübarek ha” diye bağırmaları Kars yöresinde “oğlan şahı”nın
havaya kaldırılmasında olur. Birisi “Here bir Allah” komutu ile
başlatır.
Geline kuşak bağlamak ve bağlarken hayır dua etmek diğer
karşılaştırmalarımızda belirttiğimiz gibi Anadolu Türklerinde de
vardır. Toydaki diğer safahatı, İran’ın diğer Türk kesimleri ile
ayrıntılı karşılaştırdık. Bu bakımdan tekrardan kaçınmayı yeğliyoruz.
Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türk devletlerinin tarihleri gerçek anlamıda
ihmal edilmiştir. Her iki Türk topluluğu günümüze yansıyan siyasî ve
kültürel sorunlar itibarıyla öncelikle Anadolu Türklüğü için özel önem
arz etmektedirler. Nedendir bilinmez bu Türk topluluklarının
incelenmesi cihetine ciddî bir biçimde gidilememiştir. Anadolu’nun
ilgili aydını Ehl-i hak ve Ali Allahi’lerin arasındaki farkın bile
yeteri derecede farkında değiller. Son yıllarda yapılan bir iki
çalışmanın dışında elimizde yapılmış inceleme de yoktur. İsmet
Pakmaksız, Türkmenler ve Kürtmenler isimli çalışmasında bu yörenin
inanç yapısına da yer vermiştir.72 İran Türklüğü ile ilgilenen Türkler
ve Batı emperyalizmine karşı olduğunu söyleyen Farslar Akkoyunlu ve
Karakoyunlu dönemlerini şartlanmamış bir kafa ile birlikte bölge
medeniyeti adına incelemek zorundadırlar.73
KİRESUNLU TÜRKLERİ
Giresunlu veya Kiresunlu Türkmen-Oğuz toplumu Azerbaycan’ın Hoy,
Salmaz ve Ürmiye bölgelerinde, Urmiye Gölü’nün batı kısmında
yaşamaktadırlar. Güney Azerbaycan’da bu toplumun Karadeniz’in Giresun
bölgesinden geldikleri kanaati hâkimdir. Çepni Türkmenlerindendirler.
Mezhepleri Caferî veya Hanefî değil Şafiîdirler. Lehçeleri Karadeniz
ve Tebris Türkçesi arasında bir karakter arz eder.
Şafiî olmalarına rağmen Giresunlularda 12 iman ve muharremlik Kültleri
oldukça güçlüdür. Bu iki kült, Caferî inançlı Türklerin yaşadıkları
Anadolu’daki Caferî olmayan komşularında da canlılığını kısmen
muhafaza etmektedir. Bu canlılık geçmişte daha güçlü imiş. Şafiîlik
Türkmen Türkleri arasında pek görülmez. Doğu Anadolu’da bir kısım
Kırmanç ve Zazalar arasında görülür. Kuzey Mezapotamya’da Erbil ve
Kerkük yöresinin bir kısım Türkmenleri arasında Şafiî inançlı
aşiretler vardır. Bu durum Sünnî inançlı olan Osmanlı ve Şiî inançlı
olan İran Türklüğü arasında yaşanan bir sıkışmışlığın sonucu, birlikte
yaşadıkları Bahtinan ve Barzan Şafiî aşiretlerinden de etkilenerek,
Şafiî oldukları şeklinde izah edilmektedir. Güney Azerbaycan aydınının
kanaatine göre Giresun boyunun Anadolu’daki kesimi de birkaç yüz
evveline kadar Alevî inançlı idi. Türkiye Çepnilerinin bazı
kesimlerinin hâlâ Alevî inançlı oldukları görüşünün yanı sıra,
Çepnilerin eski Alevîler oldukları görüşünü savunanlar da vardır.
Türkiye’de Oğuzların en yetkili uzman ismi bu isimli eserin74 yazarı
rahmetli hocamız Faruk Sümer’dir. Bu eserde Giresun yöresi Çepnileri
doğal olarak yer almaktadır. Ancak, isim bir boy ismi olarak
zikredilmemektedir. Bölge Çepniliğini inceleyen Ali Çelik75de Giresun
Çepnilerini uzun boylu anlatırken onların bir boy olduklarını
belirtmemektedir. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki oymak, aşiret ve
cemaatleri anlatırken Cevdet Türkay76 Giresunluları zikretmemektedir.
Esasen konumuz Giresunlular toplumuna Giresun şehrinin veya bu
toplumun anılan şehre isim vermiş olması değildir. Biz Güney
Azerbaycan’daki Giresun veya Kiresun Çepni Türkmenlerinin halk
inançları üzerinde duracağız.
Giresunlularda uzak bir yerden köyüne gelen birisi, evine gitmeden
evvel ilkin mezarlığa gider. Orada yatmakta olan ailesinden büyükleri
ziyaret eder. Ziyaret ettiği mezarların toprağından bir parça alıp
ağzına atar. Bu uygulama “ata kültü” ile ilgilidir. Ata ruhlarına
saygılı davranmak Türk inanç sisteminde önemli bir yer tutar.
Geleneksel İslâmın tezahürlerinden olan bu uygulama Türk halkları
arasında çok yaygındır ve Göktürk dönemine kadar uzanan bir uygulama
derinliği vardır. Göktürk döneminde senenin muayyen zamanlarında ata
ruhlarına kurban kesilirdi. Hâlâ, Anadolu’da kurban bayramlarında
ölmüş ana babalar için de kurban kesildiği olur. Evlilik arifesinde
gençler, ulu kabirlere birlikte gider, göçmüş aile büyüklerini de
ziyaret ederler. Askerlik, yüksek tahsil ve benzeri nedenlerle sılaya
çıkanlar ecdat kabirlerini ziyaret ederler. Keza, arife günleri göçmüş
büyüklerden başlanarak kabirler ziyaret edilir. Karapapah Türklerinde
şampiyona gibi önemli yarışmalara giren sporcular karşılaşmadan evvel
ve sonra ata mezarlarını ziyaret ederler. Ata ruhlarının ölümün kırkı
çıkıncaya kadar ve her cuma hanelerini ziyaret ettiklerine inanılır bu
vesile ile de hayır işlenir.
Salmaz’da yaşayan Giresunlu ve diğer Türk kesimlerindeki bir dep
(gelenek)’e göre bir aileden ölüm olsa, o aileden kohum–kardaş (hısım
akraba) ölümden korunmak için “gada kurbanı” diye adlandırılan bir
koyun kesilerek kurban edilir. Bu kurbanın başı, ciğerleri ve
işkembesi mezarlığa gömülür, eti yoksul ailelere paylaştırılır, ölü
sahibi bu etten yemez. Böylece ölümden korunulduğuna inanılır.77
Anadolu’da “gadanı alsın”, “gada-belânı savsın” diye bir ifade vardır.
Gelecek veya gelip geçmiş görünmeyen bir terslik için kullanılır.
Sadaka verilir veya bir kurban kesilir, hayır işlenir.78 Adak kurbanın
etini Anadolu Türkleri de yemezler. Yanılmıyorsak, bize göre bu
uygulamanın mahiyetinde ölümü ifa eden güce yapılmış bir korunma veya
kurtulma borcunun ödenmesi vardır.
Giresun Çepni Türklerinde toy-düğünlerde bir genç gelinin karşısına
geçer elinde tutmakta olduğu yumurtlayan tavuğu oynatarak oynar.
Ayrıca kız evi, gelinle birlikte onun yeni evine yumurtlayan bir tavuk
hediye eder. Bununla gelinin ileride çok çocuklu bir anne olacağına
inanılır. İnanca göre tavuk–yumurta, dölün, zürriyetin remzidir.
Anadolu ve sair Türk ellerinde yumurta ve tavukla ilgili çok inanç
vardır. Doğu Anadolu’da gelin yeni evinin eşiğinden girmeden evvel,
evin duvarına vurularak bir yumurtanın kırılması sağlanır, yumurta
nazarlıklarda kullanılır. Kara tavuk ise büyü bozmada ve halk
hekimliğinde kullanılır.
Giresunlularda yatılı misafirin çabuk gitmesini sağlamak için bazı
uygulamalar yapılır. Misafirin oturduğu yere tuz dökülür. Bu inanç
Salmaz’ın diğer Türk halklarında da vardır. Anadolu’da çabuk gitmesi
istenilen konağın ayakkabısının içine tuz dökülür. Gelişinden memnun
olunmayan misafirin çıkardığı ayakkabılar düzeltilmez.
Tuz, Türk halk inançlarında önemli bir yer tutar. “Tuz – ekmek hakkı”
na inanılır. Tuzun üzerine yemin edilir. Tuz da ekmek gibi nimet
sayılır çiğnenilmez. Mevlütlerde su gibi tuz da okutulur. Sadaka
olarak verilen tuz gada belâ savar. Büyü bozmada da tuz kullanılır.
Karakalpakistan’da, Tataristan’da ve Başkurdistan’da misafir, evin
veya köyün eşiğinde tuz ekmekle karşılanır.
Giresunlularda genç kızlar kısmetlerinin açılması için imamzadelere
giderler. Bu ziyaretlerde;
“İmamzade dağları
Yaşıldı (yeşildir) yaprakları
Allah muradım versin
Açılan (gelecek olan) ayın ortası” dörtlüğü okunur. Bu dörtlüğün
Anadolu, Kuzey Mezopotamya (Erbil-Kerkük) Nahçıvan, Dağıstan
(Derbent)’da variyantları vardır. Bu tespitte “dağ kültü” ile “ata –
arvah” kültü bir arada yer almıştır. Türk halk kültüründe ulu zadlar,
pirler dağlara isimlerini verirler. Bu tespitte imamzade dağlara
ismini vermiştir.
Güney Azerbaycan’ın Salmaz Türklerinde nazar vuranın (göz değmiş olan
kimsenin) nazarının giderilmesi için, nazar edenin basmağı
(ayakkabısı) ndan bir parça kesilerek üzerklik otu ile birlikte
yakılır ve tütsüsü çıkarılır. Anadolu’da nazar ettiğinden şüphe edilen
şahsın giysisinden gizlice bir parça kesilir ve bu parça yakılır.
Nazar alan şahıs bunun tütsüsüne tutularak nazarın tedavi olacağına
inanılır. Bazen şüpheli şahıs sayısı artınca çok sayıda kimsenin
giysisinden, meselâ entarisinin katlanılmış eteğinin ucundan bir paça
kesilir. Bu uygulama Giresunlu Çepni Türkmenlerinde de vardır.
Giresunlularda çocuğu nazardan korumak için çeşitli vesilelerle
çocuklara “koyun göz, adam göz, pişik göz, it göz hamı (hepsi) nin
gözü çatlasın patlasın” denir. Bu inançta sadece insanların değil,
diğer canlıların da gözlerinin değebileceği varsayılır. Doğu
Anadolu’da çocuğun kırkı, çeşitli canlı yavrularının kırkı ile karışıp
çocuk zarar görmesin diye bu hayvanların isimleri yapılan efsunda tek
tek sayılır.
Giresun Türklerinde mavi-göy gözün önemini belirten bir söz vardır.
“Ala gözü (gözlü olanı) it doğar, kurt da doğar, şart odur ki (önemli
olan) göy göz doga” Gözü ela olan yavruyu bütün canlılar doğurabilir.
Önemli olan mavi-yeşil gözlü olan doğumu yapabilmektedir. Göygöz nadir
olur çok önemsenir. Mavi göz Anadolu Türklerinde de önemsenir. Mavi
gözlüye nazar zor değer, mavi gözlünün nazarı çabuk değer. Mavi
gözlüye büyü geçmez, bazı büyü yapımı ve define aramalarında mavi
gözlü çocuklar kullanılır. Gök mavidir, uludur. Mavi gözlüde bir takım
sır güçlerin olduğuna inanılır.
Dümbülü, Afşar, Bayat ve Giresunlu Türk boylarının yaşadığı Güney
Azerbaycan’ın Hoy bölgesinde çille gecesi - akşamı güz mevsimin
sonunda en uzun günün gecesinde kışın ilk 40 günü büyük çille; ikinci
kırk gün, küçük çiledir. Kış mevsimi için saklanan meyve, çerez, şirni
çıkarılır. “Çilli sofrası”na helva, peşmek (tel helva), baslık (horoz
şekeri), nogul (tatlıya batırılmış badem veya fıstık), karpuz, nar,
kavun, armut, elma, ayva, badem, ceviz, kişmiş, nohut, pıttak (patlak
mısır), kavurga konur. Karpuz, sofranın gelinidir. Buna “çille
karpuzu” denir.
Çillede yeni gelin ve adaklılara aileleri “çille payı” gönderirler.
Çille payı, hava kararmadan gönderilmelidir ve çille payı yedi tabağa
konur. Bunlara “çille tabağı” denir. Bu tabaklar süslenirler ve
üzerlerine ağ (ak) veya al (kırmızı) şal çekilir. Bu tabakların her
birine ayrı şey konulur. Bir tabağa kavun - karpuz, birine kırmızı
elma, birine armut, birine nar, birine un ve düğü (pirinç), birine
paltar (giyim) birisine ise altın ve gümüş konur. Tabakları getiren
kız evi merasimle karşılanır. Tepsi için üzerlik yakılır. Tabaklar
özenle alınıp konak odasına konulur. Getirenlere enam (hediye)
verilir. Hediyeler para, yün, çorap, gömlek vs. olabilir. Kız evinde
şenlik yapılır, gelen yemişlerden komşulara pay verilir. Oğlan evinden
ertesi gün kız evine gelinir. Orada şadlık verilir (eğlence yapılır).
Bu geceyi kutlamayanın yıl sonuna kadar mutsuz olacağı inancı vardır.
İnanca göre çille mutsuzluk getirir. Adaklı kızı olmayanlar bir
aksakalın evine gidip orada şadlık eder, nagıl söyler, hatıra
anlatırlar. İnanca göre çilleler, büyük bacı ve küçük bacı imiş ve
aralarında atışırlarmış, bunlar temsilen canlandırılır. Nişanlı, sözlü
çiftler arasında hediyeleşmek belirli günlerde adaklıları anmak
Anadolu Türklerinde de vardır. Özbek Türklerinde kız evi damada dokuz
tabakta dokuz ayrı yiyecek gönderir. Bunları damat arkadaşları ile yer
ve tabaklara para konulur.
Hoy’daki Giresunlu ve diğer Türk boylarında çille gecesinde köse oyunu
oynanır. Köse bir çobandır. Ona makyaj yapılır. Sopasına çıngırov (zil
– çan), beline tahta kılıç takılır. O kapıları dolaşıp eğlence yapıp
hediye alır. Böylece çille eğlenceleri başlamış olur. Ev sahiplerine
dua edilir ve ne verilir ise ona razı olunur. Veremeyen aileler için
de Allah’a dua edilir. Bu arada kösenin avradını çalarlar, köse
sopasıyla çevredekilere vurarak eşinin yerini öğrenmeye çalışır. Köse
motifi Türk halk eğlence kültürünün aslî unsurlarındandır. Seyirlik
oyunlarımızda mutlaka köse vardır. Biz, Dağıstan, Borçalı, Nahçıvan,
Erbil’de, köse ile ilgili tespitler yaptık. Balkanlar’da da kösenin
çok iyi bilinip yaşatıldığı bilgimiz dâhilindedir. 79Anadolu’da köse
ve benzeri köy seyirlik oyunlarının eski Türk inançları – Kam
merasimleri ve modern Türk tiyatrosunun ilk adımları olan Karagöz –
Hacivat ile olan bağlantıları da çalışılmıştır.80 Bize göre, semaların
da derinliklerinde şu veya bu şekilde seyirlik köy oyunları ile
bağlantıları vardır.81
Giresunlu, Dümbülü, Avşar ve Bayat Türk boylarında Çille gecesi bir
çocuk suya gönderilir. Bu çocuk hiç konuşmadan suya gidip su
getirmelidir. Bu suyu ağpürçek (saçı ağarmış, gün görmüş) bir kadın
bir kaba döker. Bu esnada oradakiler mani bayatı okurlar:
“Elinde bayda gelin
Durupdu çayda gelin
Tanrı muradın versin
Açılan ayda gelin”
gibi parçalar okunurken, Ağpürçek hanım gençlerin her birinden boncuk
düğme türünden eşyaları suya atar. Bunlar bayatı okunarak sudan
çıkarılır. Okunulan şiir, eşya sahibinin falı olarak kabul edilir. Bu
uygulama Türk halkları arasında çok yaygındır. Balkanlar, Anadolu,
Kafkasya, Orta Doğu ve Türkmenistan Türk halkları tarafından bilinip
uygulanmaktadır.82
Çille inancını Nevruz bahsi münasebeti ile Haluk Çay incelerken, bu
inancın yaşatıldığı Türk ellerine dair bilgilere ayrıntılı olarak yer
vermiştir.83
Salmaz’da yaşayan Giresun Türkmen aşiretlerinde buğday kavrulup
(kavurga) evin damına, gelecek yıl bereketli olması için serpilir.
Türk halk inançlarında kavurga bir kültür kotudur. Keza evin damı da
öyledir. Çıkmış diş dama atılır. Gelinin başına elma ve çerez evin
damından saçılır. Nevruz’da damdan mendil salınır, kapı gibi baca da
dinlenir.84
Güney Azerbaycan’da Hıdır Nebi günü, büyük çilleden 45 gün sonra olur.
Hıdır Nebi veya Hızır Nedi günü Hıdır Peygamberin dirilip bütün evlere
uğradığına inanılır. At sırtında dolaşan Hıdır Nebi darda kalanlara
yardım eder hayır ve bereket getirir. Giresunlularda yaşayan bu inanç
Batı Türklüğünün tüm ellerinde vardır. Anadolu’da Hızır’ın dirildiği
değil, her zaman gelebileceği inancı da vardır. Hangi kılıkta geleceği
de bilinmez. Bu itibarla “Her geceyi kadir ve her geleni Hızır bil”
denir. Bu söz her gece iyi niyetlere hayırlara talip ol ve hiç kimseye
fena davranma anlamında söylenilmiş bir sözdür. Hızır inancı Ahmet
Yaşar Ocak tarafından ayrıntılı incelenmiştir.85
Mevsim törenleri Türk coğrafyasının her kesiminde uygulanmaktadır.
Kazak Türkleri ilkyaz gündönümü yılbaşı bayramına “ulus kün” veya
“ulustın ulıy kün” (ulusun ulu günü) demektedir. Tacemen bu
merasimleri;
1. İlkyaz gündönüm
2. Hıdrellez
3. Sayacı / sayıcı – cumalı, Güz törenleri
4. Kurt günleri / Kurt düğünleri / Kurt bayramları /Kış törenleri
şeklinde tasnif etmektedir.86 Biz Gagauzeli’nde kurt bayramında
bulunduk. Ayrıca Gagauz Folklor Müzesinde bu bayramla ilgili
dokümanları inceleme imkânı edindik.87
Altı Mayıs veya Hıdrellez, Anadolu, Azerbaycan ve Bulgaristan’da
olduğu gibi bütün Türk ellerinde bilinen ve uygulamaları ile inanç
yüklü bir bayramdır. Bu günün arifesinde evlerin içleri (haremler)
tamamen temizlenir. Bayram günü çamaşır yıkanılmaz. Dikiş dikilmez bu
durum, “Hıdrellezde iğne tutulmaz” diye ifade edilir. Bu dönemde
erkekler de iş yapmazlar Safranbolu’da olduğu gibi Bulgaristan’da da
Hıdrellezde dağdan eve odun getirilir ise eve muhakkak yılanın
geleceğine inanılır. Safranbolu’da odun getirme zarureti var ise,
yılandan korunmak için bazı uygulamalar yapılır. Bununla ilgili
efsaneler anlatılır.
Bulgaristan’da Hıdrellez’de “göce aşı”, “ot bidesi” gibi özel yemekler
yapılır, “yağ kokutulur” özel yemekler yapılması Hıdrellez bayramının
özelliklerindendir. Anadolu ve Azerbaycan Türklerinde de bu uygulama
vardır. Yağ kokutulması; helva kavurma, pişi ve lokma yapma
şeklindedir. Bu kokunun ölülerin ruhuna gideceğine onlar için bir nevi
hayır, hasanet olduğuna inanılır. Anadolu’da bu uygulama bilhassa cuma
geceleri ve bazı kandil gecelerinde yapılır. Ölen kişinin ailesini sık
sık yokladığına, onların iyi hâllerini görmekle mutlu olduğuna
inanılır. Bilhassa ölünün ilk kırk gün içerisinde evine geldiğine
inanılır. Helvanın unu kavrulurken ve helvadan tadanlar geçmişlerin
ruhuna fatiha okurlar. Bu helvadan yedi komşuya dağıtılır. Kandil
geceleri helva gönderilen tabağı komşu geriye gönderirken bu tabak
yıkanılmaz. Hıdrellezde yumurta boyamak, yumurta tokuşturmak,
Azerbaycan ve Bulgaristan Türklerinde çok yaygın iken, Anadolu’da da
bazı bölgelerde rastlanılır. Anadolu’da yumurta tokuşturmak suretiyle
yumurta kazanmanın bir tür kumara girdiği inancından hareketle bu
yumurtanın haram olduğu yenilmeyeceği inancında olanlar da vardır.
Soğan kabukları suda kaynatılarak elde edilen boya ile yumurtaların
boyanmasına “bu bir Rus kültürüdür” diyerek karşı çıkanlar da vardır.
Ayrıca, soğan ve sarımsak kabuğu Anadolu’nun bazı yerlerinde ateşte
yakılmaz. Bunların cinlere ait altın ve gümüşler olduğu, bunları
yakanın çarpılacağına inanılır.
Bulgaristan Türklerinde Hıdrellezde yakılan yaprak (gazal) ların külü,
evlere, ahırlara, kümeslere, komlara serpilir. Böylece hayvanların
çiftleşmesi hızlanmış olur inancı vardır. Bitlis’te, ocaktan kül
atılan kümeste yumurta veriminin artacağına inanılır.
Anadolu’da ve Azerbaycan’da olduğu gibi Bulgaristan’da da Hıdrellez
çeşitli isimler almış, yörelere göre iklime bağlı olarak takvim kaymış
ve Nevruz / Sultan Nevruz ile aynileştiği de olmuştur.
Bulgaristan’da ilk yaz törenlerine “kızıl” denilmesi de ilginçtir.
Bereketin, bolluğun, döl tutmanın önem arz ettiği bu bayrama kızıl
denilmiş olması, bize “Kızılelma” olgusunu ve çocuk dileği ile “elmalı
yerler” de yatılması inancını hatırlattı.
A.Tacemen’in Bulgaristan Türklerinden yaptığı tespitler arasında
önemli bir husus da “karga butkahı” veya “karga tuy/karga lapası/
karga törenidir. Esasen bu adlandırma Başkurt Türklerine ait olup
ilkyaz bayramı karşılığıdır. Bu tespitin bir boyutu da Kızılderili
Türkleri ile ilgilidir. Bizi heyecanlandıran yönü ise Kars’ta Iğdır,
Nahçıvan ve Azerbaycan’da “tuzlu glik” diye bilinen bir ekmeğin bekâr
kızlar tarafından yenilip, su içmeden yatılması ve artan ekmeğin de
pencerenin dışına konulup bu ekmeğin kargalar tarafından alınmasının
beklenilmesidir. Bu gece genç kızlara bir erkek rüyada su verir, bu
erkek kızın kısmeti olan kimsedir. Karga ise tuzlu gliki alır ve bir
tarafa, bacaya doğru uçar, kızın kısmeti o yörede o evdedir, inancı
vardır. Türk halk inançlarında karga motifi oldukça geniş yer tutar
incelemeye değer.
“Ateşten geçme” Türk halklarının ateş kültü ile ilgilidir. Raşid ad
din, Ebul Gazi Bahadır’dan Ergenekon münasebeti ile biliyoruz. İlkyaz
gündönümünde dağın demir kesimini eritmeye matuftur. Kaşgarlı Mahmut
da demire uluhiyet veren Türk boylarından söz etmektedir. Demirin
bulunduğu yere cin-perinin giremeyeceği inancı Anadolu ve Azerbaycan
Türklerinde olduğu gibi Bulgaristan Türklerinde de vardır.
Altay Türk halk inançlarında demir ve demirci kültünü toparlarken A.
Tacemen; Türk inancında gökyüzü demircisi vardır. O, şamanların
kutsiyeti sayılır. Gök demircisi, yaptığı mucizeli aynalardan, yere
atar. Yeryüzündeki şamanlar, bunları alırlar ve şamanlık takımlarına
ilâve ederler. Şamanlar Türk inancına göre, mucize yaratan büyük
demircilerdir. Bu yüzden onlardan kötü ruhlar korkarlar. Demirci de
çoğu defa halkı kötü ruhlardan ve hastalıklardan koruyan kişi sayılır.
Buryatlar ve Sahalarda demir ve demirci kutsal itibarı görürler.
Burada çok kere, demirci şamandan güçlüdür. Demirci isterse manevî
gücü ile şamanı öldürebilir.
Ateşten geçmek, aile fertlerini geçirmek, hayvanları ve ev eşyalarını
ateşten geçirerek kullanmak böylece maddî ve manevî temizliğe
ulaşılacağına inanmak bütün Türk dünyasında görülürken; ilkyaz
merasimleri Azerbaycan öncelikli olarak Bulgaristan ve Anadolu’nun
bazı yörelerinde de görülür.
Demirden yapılmış at nalı ev ve ahırlarda nazarlık olarak kullanılır.
Anneyi al karısından korumak için yastığının altına kama, orak parçası
gibi demir eşya konulur; kırkı çıkmamış balaların kırkı karışmasın
diye kilitli iğne değiştirilir; çok yağan yağışın durması için ocaktan
çıkarılmış demir saç ayağı eşiğin dışına tersine atılır. Hıdrıllezde
deniz kenarında saç ayağından atlanırsa kızların kısmetinin
açılacağına inanılır. Hamile kadının bebeğinin cinsiyeti demir makas
ve demir bıçakla tahmin edilir. Ölünün şişmemesi için göğsüne demir
parçası konulur. Birçok yerde demir bıçağın ağzı kapatılarak “kurt
ağzı” bağlanır. Damat ve geline gerdek gecesi büyü yapmak için demir
kilit kapatılır veya damadın kapısına demir çivi çakılır. Demir çivi
bazı türbelere adak adamak ve tedavi olmak için de çakılır. Birçok
yerde bebeğin göbek bağı kızgın demir ile kesilir. Anadolu’da “kara
kazan/ demir kazan” komşuya pek verilmez.
Anlatıya göre, Hızır ve İlyas yılda bir defa karşılaşan iki
kardeştirler. O gece güneş doğmadan önce doğada derin bir sessizlik
hâkim olur. O gün kurbanlık kuzuların postları “el el kınalanır” ismi
Martıval, boncuk atma, kısmet seçme veya başka bir şey de olsa
örneklemeler yaptığımız bölgelerin üçünde de genç kızlar kısmetlerini
belirlemek için Hıdrellez de gül ağacı dibinde seçilmiş bir
arkadaşlarına küpden, yüzük, küpe, düğme gibi eşyalarını çektirirler.
Doğu Anadolu’nun Varto, Karlıova, Tercan, Bingöl, Erzincan, Hınıs,
Aşkale, Kığı, Pülümür, Mazgirt Nazimiye yörelerinde ocak ayının son
haftası ile şubat ayının ilk haftası arasında “Hızır haftası”
kutlamaları yapılır. Bu şölenler bir minnet ve şükran şölenleridir.
Hızır darda kalan ve sıkıntısı olanlara yardıma koşan ulu bir
varlıktır. “Hızır” kelimesi Besmele gibi insanların ağzından düşmez.
O, boz atının sırtında yılın ve günün her saatinde yardıma muhtaç
olanların imdadına yetişir.
Hızır haftasında salı gününden başlanılarak üç gün oruç tutulur.
Orucun sonu cuma akşamına denk getirilir. Bu orucun son günü bütün
evlerin içi dışı temizlenmiş banyolar yapılmış, abdestler alınmıştır.
Akşam üstü pişirilen çörekler dağıtılır. Dağıtma işlemi,
şehitliklerde, kutsal yerlerde, yatırlar ve ailenin “ata” durumundaki
fertlerinin mezarları başında yapılır. Ayrıca ev ziyaretlerinde de
ikramlarda bulunulur. Ziyaretine gidilen kutsal yerlerden dönülürken,
komşulara ve çocuklara “Hızır lokması” dağıtılır. Onların hayır
duaları alınır.
Hızır şölenlerinde iftara doğru kurbanlar kesilerek fakir fukaraya
dağıtılır. Köy halkı gruplar hâlinde kurban kesilen evlere davet
edilip iftar yemekleri toplu hâlde yenilir.
Hızır şölenlerinin muhtevası içerisinde “ışık kültü”de vardır.88 Cuma
akşamı evlerin karanlık yerlerine, şehitlik gibi kutlu mezarlara, ata
kabirlerine mum dikilir ve çıralar yakılır. Bu türden mekânların
aydınlanması istenilir. Bu zaman zarfında dinî ağırlıklı sohbetler
yapılır, zikredilir. Bilenlerden bazı müminler “boz atlı Hızır” ile
ilgili menkıbeler aktarırlar.
Hızır şölenlerinin bir bölümünde de geleceği öğrenme ile ilgili dinî
uygulamalar yapılır. Bekâr gençler gelecekte kiminle evleneceklerini
öğrenmek isterlerse, Hızır şölenlerinin son günü (cuma günü) sabahın
erken saatlerinde dışarıya çıkar, karların üzerine keklerden lokmalar
bırakılarak gözetime geçerler. Tuzlu glikde olduğu gibi kargaların
lokmaları götürdükleri bacaya gelin gideceğine inanılır.
Bu yörede her kabilenin “Hızır günü” ayrıdır. Bu uygulama Hızır
haftasının uzamasını sağlar. Varto’nun Lolan bölgesinde “kalo oğlan”
ve Harmek bölgesinde “kaloğlan” uygulamaları vardır. Bunlar aralık
ayında yapılır. Kaloğlan’ın beyaz keçi kılından uzunca bir sakalı ve
bıyığı vardır. Başına keçeden bir külâh takılıp, pantolon ve ceketine
bükülmüş ottan kemer yapılır. Burma otlardan külâhının etrafına sarık
yapılır. Elinde bir asa, sırtında bir torba, yanında genç kadın rolüne
çıkmış bir erkek vardır. Bunların evlerden topladıkları yiyecekler
pişirilip toplu hâlde yenilir.
Alevî inançlı Müslüman Türklerde Rumî Mart’ın 17. günü yılbaşı ve
bayram sayılırdı. O günün gecesinde insanlar uykuda iken, canlı cansız
bütün tabiat, bütün mahlukât Tanrı’ya secde eder. O gün herkesin
yıllık rızk ve mukadderatının tayin edildiğine inanılırdı. Yapılacak
merasime hazırlık olmak üzere ocağın reisi ufak taşlar toplar, bu
taşları ev bacasının dışında bir yere koyardı. Taşlardan beherinin
hane halkından bir sahibi vardı. Ertesi sabah erkenden o taşların altı
kaldırılır, taşların hangisinin altına kızıl bir böcek girmiş ise, o
yıl, o ocağın rızkı, o ferdin yüzünden verilmiş diye inanılırdı. 17
Mart sabahı ailenin bütün fertleri ak –pak ve şık giyinir, bayram
yapardı. Bütün evlerde yemekler ve ziyafetler yapılır. Bu şölende
köylüye ikramda bulunulur, yemek merasimin sonunda ölülerin ruhlarına
Fatiha okunurdu.89
Doğu Anadolu’da bilhassa Alevî İnançlı Müslüman Türklerden Zazalarda
mezar kaldırma tabir edilen bir uygulama vardır. Buna göre ilkbaharda
mezarlığa gidilir, orada yemek yenilir ve mezarlık onarılır. Bu
uygulamanın meftanın öteki âlemdeki hayatı için hayırlı olacağına
inanılır. Uygur, Göktürk ve Hun Türklerindeki benzeri uygulamalara çok
uyan bu tatbikatta mezar ilk şeklinden çıkarılıp kesme taşlardan
yeniden yaptırılır. Haziran başlarında yapılan mezar kaldırmadan sonra
ölüp defnedilen yeni meftaların “mezar kaldırma” uygulaması bir
sonraki haziran ayı başlarında kalır. Haziran ayının ilk haftasında
kararlaştırılan bir günde kadın, erkek, çoluk-çocuk tüm köy halkı en
güzel elbiselerini giyerek topluca mezarlığa giderler. Beraberlerinde
kesilen kurbanlardan söğüş etler, kelleler, çerezler, çörekler, taze
peynir ve helvalar yapılarak götürülür. Herkes kendi yakınlarının
mezarları başında çökerek çiçekler koyar, mezar taşlarını öper ve göz
yaşları ile dua ederler. Erkekler mezarları taş ve çimento ile yeniden
yaparlar. Daha sonra Kur’an okunur, topluca dualar edilir. Cuma
akşamına rastlayan bu uygulama yılda bir defa yapılır.90
Konu özetlenilerek söylenebilir ki, Giresunlular Türkmen aşiretinde
yaşamakta olan halk inançları Güney ve Kuzey Azerbaycan, Orta Doğu
Kafkasya, Anadolu ve Balkanlar Türk halk inançları itibarıyla bir
bütünlük arz etmektedir. Bu bütünlüğün derinliklerinde Ural Altay
Türklerinden gelmekte olan Tengricilik inancı vardır.
AFŞAR TÜRKLERİ
==============
1995 yılında Taşkent Devlet Üniversitesinde Afşarlar konulu mastır
çalışması yapıldığını tespit etmiş Türkiye’den oraya yayın taşımıştık.
Daha sonra Türkmenistan pirleri ile ilgili çalışmalar yaparken, burada
da Afşar Türkmenlerinin varlığına dair tespitlerimiz oldu. Faruk Sümer
hocamız Oğuzları91 anlatırken doğal olarak Afşarları bu arada İran
Afşarlarını da anlatmaktadır. Bu münasebetle; Huzistan, Akkoyunlu,
İmanlu, Alplu, Usalu, Eberlü Afşarlarına dair bilgi vermektedir.92
Bizim bu çalışma münasebeti ile takip ettiğimiz Eli Mehemmedinin93
Afşarlar isimli eserinde de Afşar tarihi, boy teşkilâtları ve
yaşadıkları bölgeye dair geniş bilgi verilmektedir. Ancak bizim
yoğunlaştığımız konular, Afşar Türk halk kültürüdür.
Köy seyirlik oyunlarında “köse oyunu” Türk halkları arasında çok
yaygındır. Afşar Türklerinde köse oyunu çobana oynatılır ve bunun için
çoban köse kılığına sokulur. Bunun için süpürgeler köyün, çobanının
başına boynuz gibi takılır. Yüzüne keçeden mask yapılır. Ayaklarına
zil ve beline tahtadan kılıç bağlanır. Bir çoban da kadın kılığına
sokulur. Ona kadın elbiseleri giydirilir. Köse ve hanımı sokaklarda
dolaşırken kışın gidişini temsil ederler. Çoban çeşitli yarenliklerle
çiftçi halkı güldürürken, halk da onlara yiyecek içecek gibi şeyler
verir. Anadolu’da kadın elbisesi giyinmiş erkeklerin oyunları ayrıca
köçekçe olarak da bilinir.94
Teke oyunu, oyuncu tekeye benzetilerek hazırlanıp oynanılır. Bunun
için bezden ve yünden bir teke yapılır. Üzerine teke derisi dikilir,
boncuk takılır, teke oynatılırken şiirler okunur. Teke oyunları
Anadolu’da da vardır.95
Afşar Türkmenlerinde küçük çillenin ilk yirmi gününe bir komşunun adı
verilir. O gece kar yağar, hava bozuk olur ise bu durum o komşunun iyi
olmadığı şeklinde yorumlanır. Komşu bu ithamdan rahatsız olmadığını
göstermek için hoşgörülü davranır.
Güney Azerbaycan Afşarlarında “ikinci çarşamba” da çocukların saçlarının;
atların yele ve kuyruklarının kesilmesinin uğuruna inanılır.96
Saçların Türk halk inançlarında önemli bir yeri vardır. Anadolu’da
ilksaç için özel merasim yapılır. Saç altınla tartılır ve fakire
sadaka verilir. Bu saç çok kere atılmaz saklanır. Özbekistan ve
Türkmenistan’da ilk saç tıraşında “saç toyu” yapılır. Dağıstan, Kırım,
Azerbaycan, Borçalı, Suriye, Irak ve İran Türklerinde hanımlar
saçlarını gelişigüzel atamaz, özel şekilde muhafaza ederler.97
Altay kişi halk inancına göre saçların dibinde “kut” vardır. Saçların
ayak altına dökülmesi kutdan yoksun olmaya yol açacağı için muhafaza
edilmelidir. Saçın bağlanılma şekli, dış çevreye mesaj verir. Saçı
bağlamak, başı bağlı olmayla izah edilir. Saçı örten başmak / yazmayı
düşmanın ayağına atan kadın, onun bir adım dâhi atmasını önler.
Atların yeleleri (saçları)nın kesilmesi ve kuyruklarının kesilmesi ve
örülmesi ile, saç kesimi arasında da bir bağlantı vardır. Ünlü
komutanların büyük seferlere çıkarken atlarının kuyruğunu örmeleri
veya kesmeleri bir nevi teslimiyettir. At, bahadır ile birlikte
savaşır, onunla birlikte âdeta şehit olur. Bu konuda Doç. Dr. Ali
Çınar98 ve Y. Kalafat’ın ayrıntılı çalışmaları vardır.99
Güney Azerbaycan’ın Afşar Türkmenlerinde “son çarşamba -ahır çarşamba”
çok tantanalı geçer. Bu çarşambaların akşamı et toprağı (kırmızı
toprak) çamur gibi yapılır. Bu çamur ile doğuya bakan duvarlara büyük
bir güneş yapılır. Güneşin sağında ve solunda melek gibi ayakta durmuş
insanlar ve ellerinde terazi vardır. Ayrıca bir genç kız ve erkek el
ele evliliği temsil eder. Batıya bakan duvarlara hilâl hâlinde bir ay
birkaç yıldız yapılır. Kuzey yönünde birkaç erkek resmi el ele
yapılır.
Türk halklarında sağlıklı inanç karşılaştırmasının yapılabilmesi için
dinî katmanlaşmanın yerel boyutları ayrı ayrı ve dönemlere göre ele
alınmalıdır. Türk halk resminin sırlarının çözülebilmesi için, Altay
kaya resimlerinin şifresi muhakkak çözülebilmeli ve bugünkü
kültürümüze mesajları taşınabilmelidir.
Afşar Türkmenlerinde “çarşamba hatun” un evlerin içine girip evlere
mutluluk getirdiğine inanılır. Çarşamba günü hatunlardan biri evin
duvarına çıkar. Onun bir elinde demir bir şiş, diğer elinde gavurga
vardır. Damın üzerinde şişle bir dikdörtgen çizer. İkinci hanım
gavurgayı damın üzerine eker gibi yapar ve “Bismillâhirrahmanirrahim
Allahümmeselli ve Ali Muhammed. Allahu Teala İnşallah Nuri Muhammed ve
İbrahim devleti ve uzun ömür ve beden sıhhatini tüm komşulara inayet
eylesin. Yoksullara devlet, zenginlere keramet versin, amin” der.
Kavurgadan bir avuç evin bacasından aşağıya, bir avuç tavla - ahırın
bacasından ağıya, bir avuç kıbleye damdan aşağıya, tarlalar niyetine
havaya serper ve bereket diler. Havaya serperken “kurdun kuşun payı”
der. Bunu bütün haneler yapar. Sonra aksakallar toplanır yas evlerine
giderler. Onları yasdan çıkarmak isterler. Yaslıların, ağsakallara
karşı hürmeten evin damında ateş yakarak yapılan teklifi kabul
ettiklerini göstermiş olurlar. Komşuları bu ateşi görünce sabaha kadar
tüfek atarlar.100
Türk halk sufizminde kişi Allah’a dua ederken, talepte bulunurken
ilkin herkes için, komşuları için dilekte bulunur. Sonra kendileri
için veya bu arada kendileri için isterler; bu çok önemli bir
noktadır.
Afşar Türklerinde bacadan aşağıya kavurga dökmek ocak kültü ile
ilgilidir. Evlerin iyesi olduğu gibi inanca göre ahırların da iyesi
vardır. Bu saçıların kıbleye dönülerek yapılması ve serpilmeye besmele
ile başlanılması onların İslâmı bir giysiye büründürülmüş olmaları ile
izah edilebilir. Kars’ta tarlaya tohum atıldıktan sonra, son bir avuç
daha serpilir ve “bu da kurdun kuşun payı” denir. Bu uygulama, sacının
kapsamına yerin ve bu arada diğer canlıların alınması inancının bir
sonucudur. Borçalı Terekeme Türkmenlerinde, pazar yerinde çuvaldan
yuvarlanan patates türü ürünü sahibi almaz. “O da yerin payı” denir.
Bütün bunlar, oda suya, yere sacı yapılması inancının uzantılarıdır.
Anadolu’da yastan çıkmak için ya 40 gibi sayılı gün beklenir veya
bayramların gelmesi takip edilir. Yaslı aileyi yakın komşuları berbere
ve hamama götürerek, yastan çıkmalarını sağlar. Bu uygulama,
Afşarlarda da vardır.101
Güney Azerbaycan’ın Afşar Türkleri o gece yemek yenildikten sonra
bulağ (çeşme) başına gidip mum yakarlar. Evvelce, evin dört bucağında
mum yakılır. Bir meşel (meşale), yapılır, bulag veya akarsuya gidilir.
(Bu uygulamayı ağsakallar yaparlar. Kadınlar suya yanlarında su
tuluğu, boncuk ve sein (su testisi, küzesi) götürürler. Bulağa veya
akarsuya götürülen tuluğ önce akar suda yıkanır. O su, geyce (makas)la
temsili olarak esilir. Kesilirken; “Biz yaşadığımız kötü günleri baş,
diş, göz, ayak, beden, ağızlarımızın hepsini atamızın, anamızın tüm
sıkıntılarını, kesiyoruz ve bu su ile akıtıyoruz. Gelecek günlerimiz
bu su gibi parlak olsun denir. Akşam yapılan bu uygulamadan sonra
kızlar aldıkları bu su ile evlerine dönerler. Bu uygulama sabaha karşı
bir daha tekrarlanır ve gençlerin kız-oğlan tanışmalarına vesile de
oluşturur.
Afşar Türklerindeki bu uygulama Nahçıvan’da da vardır. Borçalı
Karapapah Türklerinde ise “suyu hançerleme” uygulaması vardır. Hamile
kadın bebeği doğmak üzere iken, yakını olan erkekler, daha ziyade
kocası, hançer veya kama ile suyu bıçaklar. Böylece doğumun tehlikesiz
ve daha kolay olacağına inanılır. Bilindiği gibi hamile hanımlara ve
onların yeni dünyaya gelmiş bebeklerine musallat olan alkarısı bir
kara iye olup su kenarlarında ve harabe değirmenlerin arklarında
yaşadığına inanılır. Suyun makaslanması veya bıçaklanması ile bu kara
iye ile mücadele edildiğine inanılmış olabilir. Sudan çıkarken
ağırlığın, uğurluğun def edilmesi inancı Aras Vadisi Türklerinde de
vardır. Ayrıca 40’ı dökülen (çıkarılan) bebek için de “ağırlığı,
hastalığı, gada balası, kurda kuşa, dağa taşa” denilir.102
Afşar Türkmenlerinde o gün daha ziyade öğlen yemeğinde ayran aşı
pişirilir. Rengi ağ (ak) olan bu aşın uğruna inanılır. Akşamdan derisi
kurumuş tuluğlar bulağı bırakılır.Sabaha kadar bunlar yumuşarlar.
Sabahleyin bunlar kadınlar tarafından at gibi binilir. Binilirken
“sütünüz yoğurdunuz çok olsun” denir. Bu esnada Afşar erkekleri havaya
tüfekle ateş ederler.103
Türk halk inançlarında “binme” fiili incelemeye muhtaçtır. Anadolu
Türklerinde kısmetinin açıklamasını isteyen genç kız, minarede veya
evin damının üstünde oklavayı at gibi biner veya kıbleye bakan
çeşmenin borusuna oklavı veya yün çubuğunu sokar. Birçok yerde gelin,
sayanın bereketli olması için koçun sırtına bindirilir. Bazı
yörelerimizde gelinin ilk çocuğunun erkek olması için gelin atına
erkek çocuk da bindirilir.
Güney Azerbaycan’ın Afşar Türkleri yılın son çarşambasında eğirdek
yaparlar. Eğirdek kızartılmış ufak yağlı ekmektir. Un, yağda
kızartılarak helva yapılır. Yufka ile doşap (üzüm pekmezi)
karıştırılıp top biçimde köfte yapılır. Buna müçe denir. Yapılan bu
hazırlıklar halk arasında dağıtılır. Gün batınca ağsakal ve
ağpürçekler mezarlığa mücebber tepsileri ile gider. Onlardaki
mücebberler biribirine karıştırılır sonra paylaşılır. Buradaki
karıştırılıp tekrar bölünme olayı çok önemsenir. Fatiha okunmasından
sonra evlere dönülür.104
Afganistan Türkleri arasında yaptığımız bir tespitte, aynı kaptan
yemek yenilmesi, “ağız birliği” söz birliğinin sağlanılması şeklinde
izah edilmişti. Müçelerin karıştırılarak paylaştırılmasının sosyal
psikoloji itibarıyla önemi olabilir.
Nevruz da “şal sallama”, “şala hediye bağlama” inanç ve uygulamaları
Afşar Türkmenlerinde de vardır. Biz yaygın olan gelenekleri
tekrarlamaktan ziyade, renk katabilecek tespitler üzerinde duruyoruz.
Güney Azerbaycan’ın Afşar Türkmenleri yılın tehvil (dönüm) zamanı,
gençler biraz soğan ve sarımsak yerler ve biraz da ayakkabılarının
altına sürerler. Bu arada;
“Buyur buyur buyrulsun
Hükmü Süleyman olsun
Çarşamba’da bayramda
Sarımsak soğan yemişem
Ayağım altına sürmüşem
Yılan - çıyan kış”
diye parçalar okunur. İnanca göre bundan sonra haşereler onlara
yaklaşamaz. İnanıldığına göre sarımsak yiyenlerde anî ölüm olmaz.
Soğan ve sarımsağın bazı mikrop ve haşereden koruyucu olduğuna dair
halk inançlarını E. Akçiçek ayrıntılı olarak incelemiştir.105 Biz
yaptığımız bir çalışmada Türk dünyası genelinde soğan ve sarımsağın
görünmeyenlere, kara iyelere karşı da koruyucu olduğuna inanıldığı
tesbit ettik. Bu iki besin maddesinin; büyü, nazar, al karısı, hortlak
ve vampire karşı da koruyucu olduğuna inanılmaktadır. Böylece, bu iki
sebze mikroskopik ve ruhî zararlılara karşı koruyucu olarak kabul
edilmiş olmaktadır.106 Anadolu’da yayla evleri ve yazlıkların kapı
çevresine haşerelerden korunmak için soğan, sarımsak ekilir. Salmaz’da
mezarlığa soğan götürülmesi de korunmak amaçlı olabilir.
Güney Azerbaycan’ın Afşar Türkmenlerinde de özel günlerde bilhassa
Nevruz’da yumurta boyamak ve yumurta dövüştürmek âdetleri vardır.
Bayramlarda verilen paranın kullanılmamış “ham para” olması gerekir.
Bu para Kur’an-ı Kerim’in içerisine konularak saklanır. “Sizde” inancı
Afşarlarda da vardır.
Afşar Türkmenlerinde yılın ilk perşembeleri Berat Gecesi gibi kabul
edilir. Bu gece bütün günahların affedileceği inancı vardır. İlk
perşembe günü herkes mezarlığa gider. Burada hurma ve helva türünden
şeyler dağıtılır. Fakir fukaraya para verilir. Bu gece mükellef bir
yemek hazırlanır. İnanca göre, günahkâr olsun veya olmasın bütün
ruhlar serbest bırakılır. Bütün ruhların evlerine geldikleri inancı
vardır. O gece hayır işlenilir. Kur’an okutulur ve ölmüşlerin
ruhlarına bağışlanır; bol bol dua edilir. Bu gece bütün günahların
bağışlanacağına inanılır.107
Bu inanç farklı yoğunlukta da olsa Anadolu’da da yaşamaktadır. Daha
ziyade, heteradoks oldukları kabul edilen kesimlerde görülür. Bununla
beraber, bütün inanç kesimlerden Müslümanların bu türden inanç ve
uygulamaları vardır.108
31 Mayıs Güney Azerbaycan’ın Afşar Türkmenleri için önemli bir gündür.
Efsaneye göre yalnız yaşayan bir kadının kısır bir devesi varmış.
Kadın, kış gelince devesinin yük olabilmesi için dua edermiş. Allah,
onun devesini on gün içerisinde hamile bırakır ve doğmasını sağlar. Bu
döneme karı (kadın) denir. Bu on gün hayvanları kışlağa vermenin son
günüdür.
Anadolu Türklerinde de kışın ve baharın muayyen dönemleri çeşitli
efsanelerle anlatılır. Bunlardan birisi de “koca karı fırtınası” dır.
Sizde’de Afşarlarda da herkes dışarıya çıkar ve muhakkak dışarıda
olmalıdır. Ayrıca eve dönüşte kadın ve kızlar yakınları ve kendileri
için arkalarına bakmadan arkaya doğru ters yöne birer ufak taş atarak
gada ve belâların arkada kalmasını dilerler.109
Taş atarak iyi dilekte bulunmak Anadolu Türklerinde de vardır. Trabzon
Çepnilerinin yaylaya çıkarken ufak taşlar attıkları belirli yerler
vardır. Anadolu’da gelin kızın cebine kocasının evinde ağır dursun
diye ufak taşlar konur. Bazı yörelerde cenazenin ardı sıra hortlamasın
diye taş atıldığı veya cenazenin kaldırıldığı yere taş konulduğu olur.
Yağmur duasında da çaya belirli sayıda okunmuş taşın atıldığı olur.
Ayrıca gayıptan gelen bir ses için, kişi arkasına dönmez.
Muharremlikte Afşar Türkmenlerinde yapılan uygulamalar, Güney
Azerbaycan’ın diğer Türklerinden farklı değildir. Afşarlarda “âlem”
gezdirirler. Bölgenin kuzey batısında Yaraziz köyü vardır. Burada
üzeri ayetlerle bezeli iki kilo kadar ağırlığı olan açık el (alem)
vardır. İnanca göre, Habib İbn. Mezahir’e ait olan bu alem muharrem
ayında yerinden oynarmış. Oynamaya başlayınca sahibi, onu özel bir
teşrifatla kaldırıp halka gösterirmiş. Bu esnada alem neziri olan
kimseye doğru gidermiş. İnanca göre alem kayıp eşyanın veya yeri
bilinmeyen ölünün yerinin bulunmasında kullanılmaktadır.110
Bize göre bu inanç büyük ölçüde geleneksel İslâmın bir ürünüdür. Kam
kültünün İslâmî tezahürüdür. Bilindiği gibi kamın davul ve benzeri
ayin eşyalarına da kutsiyet ve hikmet atfedilirdi. Alem, bir kısım
halkımızda ehlibeytin simgesidir. Pirlerin asa, tesbih ve benzeri
eşyalarında olduğu gibi, alemde de özel hikmet olduğuna inanılırdı.
Ayrıca hak âşıklarının da kayıp eşya yerini saz çalarak tespit
edebildiklerine inanılır.
Güney Azerbaycan Türkmenlerinden Afşarlarda başsağlığına gelenleri
cenaze evinin hanımları, evin eşiğinin dışında karşılarlar. Taziyeye
gelenler, yaslı ailenin emmi veya halasının üzerine kara bir örtü
atarlar. Ölen şahıs itibarlı bir erkek ise, onun atına kara bez
örtülür. Ölünün şapkasını, silâhını ve kemerini atın üzerine koyarlar.
Mihmanları (misafırleri) bu atla karşılarlar.111
Anadolu’nun bazı bölgelerinde daha ziyade Aras Vadisi Türklerinde,
Karapapahların yaşadıkları bazı yörelerde, meftanın atı, eğeri üzerine
ters bağlanılarak cemaatle birlikte kabristana götürülür. Bazı
yörelerde ölenin elbiseleri bir ağaca giydirilir, silâhları
kuşandırılır ve bu maket atının üzerine oturtulur, bu at cemaatle
birlikte mezara kadar götürülür. Türklerde ata, inanç içerikli bir
önem verilir. Atın sahibinin öleceğini anladığına inanılır. Sahibinden
sonra yemekten içmekten kesilmiş atların efsaneleri anlatılır.
Anadolu’da kutsal atlara ait mezarlıklar vardır.112
Kara; Irak’ta, İran’da, Anadolu’da, Azerbaycan’da yas rengidir.
Muharremlikte minareye kara bayrak asılır. Yas evinin duyuru simgesi
karadır. Yas evinde kara giyilir.
Azerbaycan’ın Afşar Türklerinde mezarlıkla ilgili inanç ve uygulamalar
Güney Azerbaycan’ın diğer Türklerinden farklı değildir.
Afşarlarda kurban bayramından önce gab - kaçak (tahta - tabak) bulak
başına götürülüp bunlar tertemiz yıkanır. İnanca göre bunlar,
bayramdan bir gün önce hacca gidip dönerler. Aynı gece bu kap kacağa
takı, altın türünden eşyalar konur ve bunlara hiç dokunulmaz. Bunlar
için “ehram bağlamış” denir. Ertesi sabah bunlar dua ve salâvatlarla
açılır ve daha sonra kullanılırlar. Bayram gecesi gençler mum
yakarlar. Erkekler yadlık anlamında bir ve kızlar tüm parmaklarına
kına yakarlar. Herkesin avucunun içine kına yakılır. Ellerinde mum
pınar başlarına gider, orada el ve yüzlerini yıkarlar. Pınarın
etrafında da mum yakılır. Mumların yakılacakları yerin etrafında kir
olmamalı iyi paklanılmış olmalıdır.113 Daha sonra pınardan alınan
sularla evlere dönülür. Afşar Türklerinde bayramlığın en önemlisi
koyundur. Bayramlık koyunun boynuna kırmızı şal bağlanır. Alnına kına
yakılır, damat evine gönderilir.114
Kına, Türk halk inançlarında adanmışlığın simgesidir. Sünnet olana,
askere gidene, hacca gidene, evlenecek olana kına yakınır. Kurbana da
kına yakılır. Bunlarda; Allah’a, yeni ocağa, İslâma, vatana vs.
adanmışlık vardır. Manisa’nın Sarıgül ilçesi Tırazlar köyünde yaşlı
nineler ellerine kına yakılmasını, kınanın cennet sıvası olduğu
şeklinde cevaplarlar.115 Bu arada Türk halk kültüründe kırmızı,
doğumda kızamık şekerinden, bebek beleğinden, gelin şalından, bekâret
kemerine kadar hayatın her safhasında gözlenilebilen millî bir
renktir.
Afşarlar kurban bayramında sabah ezanından önce pınara gider, elini
yüzünü orada yıkar, abdest alırlar. İnanca göre, bugün el yüz
dışardaki su ile yıkanır ise, kaza belâ defolur, rızık bol olur. Hızır
peygamber o gün pınar başına gelir. Akşam olunca halk mezarlığa gider.116
Anadolu’da gün battıktan sonra mezarlığa gidilmez.
Afşar Türklerinde, Anadolu Türklerindeki çömçö gelin, çömçe balık
olarak bilinir. Kastedilen kurbağa yavrusudur. Onun gövdesi kepçeye ve
kuyruğu da kepçenin sapına benzetilir. Kadınlardan birisi çömçe olur,
üzerine bir bez çekerek evleri dolaşır ve bu arada;
“Çömçe balık ne ister
Allah’dan yağış ister
Dabanı çatlıyığdı (çatlamışdır)
Birce kaşık yağ ister”
şeklinde şiirler okur. Anadolu’da da kurbağa ile ilintili yağmur
duaları vardır.117
Sonra evden bir Kur’an-ı Kerim alınır, yağmur yağması için yıkanır.
Tarlada mahsul çok olsa bir horoz veya tavuk kesilir. Kanı tarlaya
serpilir. Hoy’da olduğu gibi burada da “hala çekme” vardır.118 Ekinin
biçiminde bir ağsakal, biçimcilerin karşısında durur salâvat çeker ve;
“Erin erine
Hakkın birine
Şahı merdan devletine
Zemi (tarla) oldu külâh (ham tarla)
Ekip biçen görmesin derdü belâ
Be hakkı şahı kerbahar
Uşağlar bir deyin (hala)”
der ve sonra hep birlikte “hala” denir. İşçiler tarla sahibine “kutlu
olsun” der ve yemeğe davet edilirler.119
Afşarlardaki bu uygulama Azerbaycan, Borçalı, Derbent, Nahçıvan ve
Kars’ta “horavel” olarak bilinir.120 Sivas yöresinde ise “kaba yele
ekin salâvatlamak”olarak bilinir.121
İSMAİL HAZARA TÜRKLERİ
Hazara Türklerinin isim tahlili Hezare’nin Farsça bin anlamına
gelişinden yola çıkarak, Hazar ismi; boylar birliğine katılanların
sayına göre adlandırılanlar kapsamına girebilir. Türkistan’da
Hazaraların kendilerine Azar deyişlerinden hareketle Azar – Hazar
–Kazar ilişkisinden yola çıkarak askerî, siyasî hadiselerin tesirinde
meydana gelenler kapsamında izah edilebilir. Hazaraların yaşadığı
Guristan ve Karustan bölgelerinden hareketle karla uğraşan bireylerin
bölgesi anlamında, hâl ve tavır veya hava hadisesini bildiren isim
grubunun kapsamına girebilir.122
Bize göre Hazara Türkleri, Hazar (Türk Hazar Devleti’ni kuranlar),
Azer Türkleri (bugünkü Azerbaycan Türklerinin bir kısım ataları) ile
aynı Türk ailesinin fertleridirler. Aile reisleri ise Çuvaş
Türkleridir. Bugün bu aileyi Çuvaşistan Muhtar Türk Cumhuriyeti temsil
etmektedir. “Halk inançları konusuna girmeden kısaca değinmek
istediğim bir konu da; tasavvuf bilginlerince Hazara Türklerinin
Eftalit Türklerinden oldukları, ülkelerine daha yüksek daha hayırlı
anlamında Afganistan denildiği, Afrasyap’ın Aftalistan’da yetişmiş
İbrahim mertebesinde bir ilâhı uyarıcı elçi olduğu, Afrasyap’ın
Afrika, Asya ve Avrupa’da töre koyucu olarak faaliyette bulunduğu;
ayrıca Hazaraların Azerbaycan ve Hazar Denizinin kuzeyini de
kapsayacak alanda yurt tuttukları, ticaret erbabı bir halk oldukları,
Türk kültürünü Avrupa’ya taşıyan ilk halk oldukları, Musevî ve İsevî
inanç sürelerinden geçtikleri, Hazar denizine Hazarbaycan /
Azarbaycan’a ismini Hazara Türklerinin verdiği, uzun boylu hafif
çekik, ufak gözlü Fatih Sultan Mehmet tipinde insanlar oldukları,
Fatih’in bir konuşmasında kendisinin Hazara Türkü olduğunu belirttiği,
Aftalistan’ın daha geniş kapsamlı ve daha eski isminin Pakturye
olduğu, Paktürklere ait ülke anlamına geldiği, bu bölgenin Kandoheri
da kapsamına aldığı, Türk mitolojisindeki Kantura olayının Kandohar’da
geçmiş olabileceği, şeklinde izah edilmektedir.123
Afganistan Türklerinin tarihî dağılımı konusunda ise konunun uzmanı
dostumuz Murat Argun’un açıklamalarına göre124; “Afganistan’da bugüne
kadar beş Türk grubu yaşadı ve yaşıyor. Birinci grup Türkler çok eski
Türkler. Yaftalıklar bunlar? Tukyular Yaftalitler (Eflalitler -
Akhunlar), Sakalar ve Karluklar. Bu Türk grupları Kâbil ve etrafında
yaşıyor. Yani, Kâbil’in doğusundan bugünkü Pakistan’ın Peşavar şehrine
kadar olan alanda, (yani ülkenin???) güneyinde ise Sistane ve Eyran’a
kadar Kandahar, Zavil ve Gazni’de bu Türklerin hâkimiyet bölgesinde
idi. Zamanla dili ve rengi değişen bu Türk grupları Hudud-u Alam
isimli eserde Halaç Türkleri diye nitelendiriyor ve bunlar bugünkü
Afganlıların atasıdır, deniyor. Zaten, Afkan kelimesi de değişmiş
manasındadır.
İkinci Türk grubu Aymaklardır. Aymak Türkleri, Fara, Herat, Gur,
Bağdis ile Faryap vilâyetinin dağ bölgesinde Gürcan vilâyetinin dağ
bölgesinde, Mezar-ı Şerif’te, Samangan’dan Bağlan’da kadar olan
bölgede yaşıyorlar ve Farsça konuşuyorlar. Aymaklar dört büyük
aşiretten oluşuyor. Bunlar Temuri, Taymani, Cemşidi ve Firus köyüdür.
Bu konuda araştırmalar yapan uzmanların genel kanaati ve ortaya
koydukları deliller de Aymakların Türk asıllı olduklarını teyit
ediyor.
Üçüncü Türk grubu ise, Hazaralardır. Bunların bir kısmı Tibet
asıllıdır. Daykündi, Dayzengi, Daymirdat ve Daykürler. Bunlar Çin
Tibet’inden gelip buralara yerleşmişlerdir. Ama Hazaraların büyük
kısmı, yani Hazara Karluk, Hazara Nayman, Hazara Kıpçak, Hazara Tatar,
Hazara Türkmen, Hazara Çağatay adıyla anılırlar ve Türk asıllılardır.
Bunlarda Farsçanın içindeki Türkçe kelimelerin oranı çok yüksektir.
Dördüncü grup Türkler Peştu dilini konuşanlardır. Bunlar Kandahar’da,
Paktiya’da ve Gazne’deki Mogur Türkleri, Karabağ Türkleri, Zavul
Türkleridir. Kıpçak Türkleri ise Herat’tadır.
Beşinci grup Türkler ise hâlâ Türkçe konuşanlardır. Pamir
eteklerindeki Bahşan’dan başlayıp da Bağrisi’ye kadar uzanan çok geniş
bir bölgede yaşayan bu grubu Kırgızlar, Kazaklar, Özbekler, Tatarlar,
Uygurlar ve Türkmenler oluşturur.” şeklindedir.125 Hazara Türklerine
gelince; “ Day Zengi, Day Kündi, Day Çopan, Day Mirek, Türkmen, Dargın
(Dargun), Oymak, Karlık, Besüt, Kıpçak, Orta Bulakı, Nayman, Tatar,
Kızılbaş, Bayat, Nek Pay, Tay Mani, Kök Çınar, Kağay, Sadat” şeklinde
bir dağılım gösterirler.
Türkmen: Bunlar Hazaraların en kalabalık boyudur. Hazara Türkmenleri
genellikle Parvan, Bağlan, Şamangan, Mezar-ı Şerif, Kâbil, Bamiyan
gibi illerde yaşamakta olup çoğu ticaretle uğraşırlar ve Hazaraların
en zengin boyudur. Hazara Türkmenleri kendi şiveleriyle kendilerine
“Turkmu” diyorlar. Bu Türkmen boyu değişik soylara ayrılıyor: Nekpay,
Şih Ali, Ali Cem, Vahudiçi vb. Türkmenlerin çoğu Şiî, bazıları İsmailî
ve Sünnîdirler.
Besut: Besutlar genellikle Gazne, Bağlan, Samangan, Bamiyan illerinde
yaşamaktadırlar ve hepsi Şiîdirler.
Dargın: Dargın (Dargun) lar en çok Bamiyan ve Bağlan’da
yaşamaktadırlar. Tarakçı, Daymırdat, Daymirek gibi soylardan
oluşmaktadır. Çoğu İsmaillî ve Sünnîdir.
Day Zengi: Zenginler genellikle Vuruzgan ve Bamiyanda yaşamakta olup
hepsi Şiîdir.
Day Kündi: Daykündiler Vuruzganda yaşamakta olup hepsi Şiîdir.
Aymak: Aymak (Oymak) lar en çok Gur’da yaşamaktadırlar ve Kunduz
Faryab, Herat, Vuruzgan gibi illerde de vardır. Hepsi Sünnîdir.
Karlık: Karlık (Karluk)lar genellikle Bağlan, Samangan, Bamiyan gibi
illerde yaşamaktadırlar. Kara, Devlet Bek, Setmerde gibi boylardan
oluşmaktadır. Sünnî ve İsmailîdirler.
Tatar: Samangan ve Bağlanda yaşıyorlar. Hepsi Sünnîdir.
Kök Çınar: Bağlan’ın Nahrin ilçesinde yaşarlar ve hepsi Sünnîdir.
Bayat: Bayatlar en çok Gazne’de yaşarlar. Fakat Mezar-ı Şerif, Bağlan
ve Kâbil’de de vardır. Hepsi Şiîdir.
Kızılbaş: Kızılbaşlar Türk olmalarına rağmen kendilerine Tacik
diyorlar. Herat, Mezarî Şerif, Kâbil ve Gazne’de yaşarlar. Hepsi
Şiîdir.
Tokluk: Tokluklar Bağlan’ın Duşi ilçesinde yaşarlar. Hepsi Sünnîdir.
Nayman: En çok Kunduz ve Bamiyan’da yaşarlar. Sünnî ve İsmailîdir.”126
İsmailîye gelince, İslâmiyetin bu kesiminin izahı;127 İsmailîler,
İsmailiya Şia’nın bir kolu, bir fırkasıdır. Şiîlikteki mütediller ile
müfritler arasındaki ihtilâfın bir ürünüdür. Hz. Ali neslinden 6. İmam
Hz. Ca’far al - Sadık’ın vefatından sonra vuku bulmuştur. İsmail
Cafer’in büyük oğlu ve halefi idi, ihtilâf sonucu hilâfet küçük
kardeşi Musa’ya geçti. Musa’nın ve varislerinin imameti İsna Aşeriye
tarafından hâlâ tanınmaktadır. İsmailîye mezhebinin ihtilâlci
temellerini Abul Hattab kurmuştur. İsmailîler arasında hilâfet devam
ederken bu inancın mensuplarından çok büyük ilâhiyatçılar görsel
felsefî seviyede bir dinî akaidi meydana getirdiler. Büyük
edebiyatçılar yetiştirdiler. İsmailî akaidin Sünnî İslâmla pek az
münasebeti vardır. Fikirlerinin çoğu orta şarkın daha eski dinlerinden
ve bilhassa yeni Eflâtuncu felsefeden gelir. Fikirlerin büyük
çoğunluğu bâtınîdır. Tevil yolu ile idhâl edilmiştir. Batınî tabirine
İsmailîler sebep olmuştur. Kur’an ve bütün dinî ahkâmın iki manası
vardır. Biri harfi ve zahiri, diğeri yalnız müritlerin bildiği mezacı
ve Batınî manadır. Hz. Ali’nin İsmail yolu ile halefleri olan imamlar
ilâhî ilhama malik ve hatadan salim olup, saliklerinin kendilerine
kayıt ve şartsız itaatini isterler. Bayram gibi günleri Astronomi ile
hesaplarlar. İslâmiyet üzerinde fevkalade fikrî tesirleri olmuştur.
Fatimîlerden önce ve sonra da Orta Doğu’da etkili olmuşlardır. Hasan
Sabbah, Alamut Kalesi, Haşhaşiler İsmailî tarihinin safhalarını teşkil
eder. 10. asırdaki Rasail İhvan al – Şafa İsmailîlik akaid kitabıdır.
Ünlü Nasir Husrav İsmailî idi. Müfrit Şiîlik, menşelerinden itibaren,
memnun olmayan sınıfların mevcut nizama karşı isyanlar ile yakından
alâkalı oldular. İsmailîk uzun süre, gerek içtimaî, gerek kavmî
bakımından tazyik gören sınıflar ile gayrimemnun münevverler üzerinde
cazip bir tesir icra etmiştir. İsmailîlerin İslâmî esnaf ve futüvvet
teşkilâtlarında rolleri olduğu da gözlenilmektedir. Gizli kalabilen,
örgütlenebilen iyi propaganda yapabilen mazlumlara adalet fikri
taşıdığını savunan bu fırka dai tipinin de yaratıcısıdır. Durzîler ve
Karmaîler bu fırkanın tezahürüdürler. Selçuklular döneminde Türklükle
olan münasebetleri netleşmeye başlar.
İsmailî inançlı Müslüman Hazara Türkleri arasında yoğun bir şekilde
gözlenebilen Müslümanlık evveli eski bölge dinleri, bu arada
Tengricilik - Kamizm izleri onların kültürel kimliklerinin kadim Türk
kültürünün devamlılığını gösterir niteliktedir. Yarı göçebe
karakterleri bozkır medeniyetinin zamana uymuş biçimidir. Kam kültü
yerini pir kültüne bırakmıştır. 11 Eylül 2001 olayından sonra
Afganistan’da gelişen hadiseler, bölge Türklüğünün kültürel kimlik
tercihinde etkili olmuş ve değerlerin öncülük sıralamasını
değiştirmiştir. Bölge halkları üzerindeki dinî fırka prestiji, yerini
millî yetkiliye bırakmıştır. İsmailî Türklerin tarihten gelen
özellikleri mazlum bölge Türklüğü için özel önem arz etmektedir.
İsmail Hazara Türklerinde gıçak, kemençe türü bir çalgıdır; düğünde
eğlencede çalınır. İsmailî Hazara Türklerinde cem ayini yoktur.
Aileden mutlaka bir gıçak çalan olur. Hz. Ali ile ilgili ilâhiler
(gazel - beyit) okunur. Babageldi gıcak ustası olup Kayan
yöresindedir.
Gıçakla çalınan bu parçaların hepsi Farsçadır. Bunlar daha ziyade İran
kaynaklıdır. Bütün Afganistan İsmailîlerin lideri olan Seyit Nadir Şah
Kayanî Hazaradır ve etnik kesimlerden Tacik ve Peştunlardan da müridi
vardır. 50-60 şiir kitabı olan bir şairdir. Tarikat bağları etnik
bağların üzerindedir. İç savaşlardan sonra etnik bağlantılar tarikat
bağlantıların önüne geçmiştir. Milliyet, dinî inancın önündedir.
Baglam bölgesi Hazaralarının Sünnî veya İsmailî olsun kız alıp
verdikleri için dayanışma güçlüdür. Dinî şahıs liderdir. Pir olmak
için ehlibeyt olması şarttır. Pir ölmeden oğullarından birisine
pirliği miras bırakır, kızlara pirlik geçmez. Onlar bibi olarak
bilinir. Bibi sadece pirin büyük kızıdır. Onun itibarı vardır. Ona
sorular sorulur. Pirin İsmailî olmayan kızının kocası pir olmaz. Bu
ailenin çocukları ana adı ile tanınır. Kız çocukları seyit ehlibeyt
olmayan hanım alması çocukları etkilemez. Pir eğitim görse de görmese
de pirdir. Bir ailede birden fazla pir olmaz. Pir olacak oğlunu pir,
yanından ayırmaz. Genelde bu pir olur ve bazen de pirin kardeşi pir
olur. Pir namzetini, pir ölümüne yakın açıklar.
Çocuğa isim konulacağı zaman pire gidilir. Çocuğa ilkin ismi verilir,
sonra pir dua okur. Çocuğun kulağına ezan, doğunca ailede okunur.
Çocuğun doğduğu yere erkek giremez, ezan evin önünde daha ziyade erkek
çocuk için okunur. Kadınlar dışarıya haber verirler. Son zamanlarda
silâh atılmaya başlanılmıştır. İsimlerin sonuna muhakkak Ali ismi
eklenir. Mehmet Ali, Seyit Ali vs. gibi; seyide–pire hediye götürülür.
Her İsmailî esasen gelirinin % 10’unu pire verir. Kendisi götürür,
uzakta olanlar için pirin halifesi dört-beş kişilik heyet ile dolaşıp
paraları toplar. Doğum esnasında kurban kesilir. Etinden herkes yer.
Sünnette pirin rolü yoktur. Kurban kesilir, tek bir çocuk sünnet
yapılmaz muhakkak yanına eş veya eşler eklenir. Atabek (kirve) bir
sini bezetir. Üzerine ters çevrilmiş bir sofra konulur. Çocuk bunun
üzerine oturtulup sünnet edilir. Sünnetli tepsisini ve yiyecekleri
alır gider. Atabeke ömür boyu saygı duyulur. Her önemli adımda ona
sorulur. Sünnet olan kişi Atabekin kızını alabilir.
Askere giderken, evlenirken, gurbete çıkarken, kan davaları ve diğer
anlaşmazlıklarda sorunları pir çözer. Pir bir kanundur, dediği olur.
Pire eli boş gidilmez.
Komşusunun ölümü anında yaslı aile ile üç gün komşular ilgilenir. Pir,
yakın çevrede sadece aksakalların cenazesine gider. Altıncı gün
kadınlar evi toplayıp yıkamaya başlar. 40 gününde hayrat yapılıp
mezara gidilir. Pirin kırkla ilgisi yoktur.
Pir ölünce çevreden gelebilen bütün halk toplanır, müridi olmayan,
Sünnî, Şiî vs. herkes gelir. Defin aynıdır. Pirin mezarı kutsaldır.
Müritlerden hastası olan her türlü ihtiyaç için pire gidilir. Muhakkak
mezarda bir hayvan kesilir. Pirin mezarında dua edip talepte de
bulunurlar. Büyük pirlerin mezarına para bırakılır. Kadın veya erkek
mücavirler bu parayı alırlar. Mücavir yoksa fakir çocuklar alır. Pir
mezarının toprağı yenir. Taş yapıştırmak, çaput bağlamak yoktur. Pirin
mezarlığı halkın mezarlığından farklıdır. Pir mezarları kolay
ulaşılacak yerlerde olur. Her evin, köyün bir piri olmaz. İsmailî
Hazaraların bir tek piri vardır. Şu anda pir Seyit Şehnasır’dır.
Hapisten çıkıp İngiltere’ye gitmiştir; pirliği kardeşi Seyit Mansur
yürütmektedir. Pirlerin isimlerinin başına muhakkak seyit kelimesi
eklenir. Sadece pirler dörde kadar eş alabilirler. Muta nikâhı İsmailî
ve Şiî Hazaralarda yoktur.
Hacı olmaya Mekke’ye gidilir. Kerbelâya pek gidilmez. Hacca gidene
hacı denir. İki-üç defa gidenlere el hac denir. İsmailî Hazaraların
dinî kitabı Nasır –Kusrev’in (Merli bir Türkmen, Çağrı Beyin
başlangıçta Hanefî olan veziri) Vecidin isimli eseridir. Caferî Fıkıh’ını
tartışmalı irdeleyen bir eserdir. Burada namaz bahsi olmadığı için
Bamyan’dakiler Şiî akaidine göre, Semangan Bağlan’daki İsmailîler
Sünnî akaidine göre namaz kılarlar.
İsmailî Hazaralardan Bamyan’dakilerde yerleşik hayat Bağlam ve
Semangan’dakilerde göçebelik çok yaygındır. Bunlarda göçebelik yazın
başlar. Hayvancılar Hindukuş dağlarına giderler. Buralar “ayaylak veya
aylak” denir. Büyük aile (Hanever)in yaylada bir yeri vardır. Buna
“ülke” denir. Yayladaki, konuş çadırın adı laçiktir. Azerbaycan’da
buna alaçık denir. Honever’in başkanı en yaşlı erkek veya en yaşlı
kadındır. Bunlara bey, bay veya mir denir. Bir bayın yetkisidir.
Çocuklarını itirazsız evlendirir. Berdel usulü evlilik çok yaygındır.
Hazarlarda tek evlilik vardır. Ancak çocuğu olmayan tekrar
evlenebilir. Her zaman söz büyük hanımdadır. İsmailîlerde eşini
boşamak çok zordur. Boşanmayı ancak pir yapabilir. Bunlarda cem
yoktur. Cemaathane vardır. Cemaathanede dinî eğitim yapılır, dua
edilir, nikâh kıyılır. Ancak namaz kılınmaz. Namaz ancak camiîde
kılınır. Cemaathanenin hemen yanında camiî vardır. Ayrıca Ağa Hanın
doğum günü veya imam olduğu zaman kutlama törenlerine gelinir. Cemaat
evine ve dışına İsmailîlerin bayrağı asılır. Bu bayrak eski Mısır
Fatimîlerin bayrağı olup yeşildir, ortasında kırmızı çizgi vardır.
Babalar evliliklerde kızlarının kanaatini sorar; ancak daha ziyade
bildiklerini yaparlar. Evlilikte erkeğe alacağı kız konusunda kanaati
pek sorulmaz. Bunlarda kız kaçırma yoktur. Kan davasına da pek
rastlanılmaz. İsmailîlerde pirin kızını kimse isteyemez. Pir kızını
istediğine verir. Verdiği adam da kabullenmek durumundadır.
Tekekati- Koçkati (teke –koç katımı merasimi): Koyun ve tekelerde
doğumun kışa gelmemesi için beş-altı ay evvelinden havalar ısınınca
koç ve tekeler sürüden alınır. Yaylaya götürülmez. Çiftleşmesinler
diye kışlakta saklanırlar. Sonbaharda sürüye bırakılırlar. Bu esnada
özel bir tören yapılır. Herkesin sürüsü aynı otlakta bir yerde
toplanır. Bol miktarda kavun ve karpuz hayvanlara verilir. Koç ve
tekeler iyice yıkanıp temizlenirler. Sonra kırmızı ve yeşil iplikten
örülmüş kolyeler ve çanlar hayvanların boynuna bağlanır.
Dövüştüklerinde boynuzları kırılmasın diye boynuzlarına yağ sürülür.
Ayrıca, boynuzlarına küçük kavun ve karpuzlar takılır. Halka kavun ve
karpuz ikram edilir. Yaşlılar toplu hâlde dua ederler. Dua merasimini
imam yönetir, halk amin der. Koç ve tekeler aniden sürüye bırakılır ve
böylece tören biter.
Göçer Hazara İsmailîlerde bol et tüketilir. Yahni, kavurma,kebap,
pilâv, şir tava, şir pirinç, aş, deleme yapılır. Kaymala, kaymısrak,
çelpek, hacur, katlama ve petir pişirilir.
Yahni: Yapılırken et haşlanır. Sadece içine tuz ve su katılır.
Kavurma: Hayvanî sarı yağ ve kuyruk yağı, soğan katılır. Et suyu ile
pişirilir.
Kebap: Tandırda veya odun ocağında yapılır. Üzerine tuz atılır.
Pilâv: Kavurmada olduğu gibi yağ kavrulur, soğan eklenir, sonra pirinç
konur. Pirinç bir süre kavrulur, sonra hazırlanan pirinç bunun üzerine
dökülür. Pirincin pilâvı özeldir. Kapağı kapatılarak sonra demlenir.
Şir Tava: İri pirinç sade hâliyle kaynatılır. Sulu olarak pişirilir.
Üzerine ayran dökülür. Bir nevi pirinç çorbasıdır.
Şir Pirinç: Sütlâç, iri pirinç kaynatılır, sonra yağda pişirilir,
içine bol şeker atılır. Piştikten sonra büyük tabağa alınır. Ortası
çukur yapılır. Sarı yağ iyice kaynatıldıktan sonra buraya dökülür,
elle pirinç alınır, yağa batırılıp yenir.
Aş: İki cins aş vardır. Birinci türünde, hamuru boldı çuruk (erişte)
kesilir. Suda kaynatılır. Sonra içine yoğurt atılır. Çemçe (özel
kaşık)ile yenir. Diğer aş ise, ince hamur dört köşe kesilir, suda
kaynatılıp yenir.
Deleme: Doğum yapan inek veya koyunun ilk sütü ağız ile yapılır.
Pişirilip yenir.
Kaymala: Süt kaynatılır, uzun süre kaynayan sütün üzeri kapatılıp
konur. Sonra kaymaklı süt yemeği olur. Kaşıkla yenir.
Koymusrak: Yumurta ile un karıştırılıp su da katılıp sıvı hâle
getirilir. İyice kızartılmış yağ içinde bardakta kahvaltıda yenilir.
Çelpek: Hamuru üç köşeli kesip yağda kızartılarak yenir; hayrat
günlerinde yapılır. Herkese dağıtılır.
Hacur: Şekerli ve yağlı hamur küçük dilimler hâlinde kesilip iki ucu
birleştirilip yağ içinde kızartılarak çayla yenilir.
Katlama: Bol yağlı hamur alınır, kat kat konur. Her katın arasına
şeker konur. Büyük yuvarlak hâlde kazanda kızartılır. Üzerine şeker
atılır, yenir.
Petir: Tavada pişirilen yağlı, bazen de yumurta ve şeker konulan bir
ekmektir. Ekmekler genellikle tandırda pişirilir. Bunlara nan denir.
Biri yuvarlak, biri ince uzun iki tür ekmek vardır.
Sebzelerden ıspılat denen dağlarda yetişen yabanî bir bitki yıkanır.
Kızartması ve haşlanması olur; kıyma konulmaz. Sözenek denen yabanî
dağ bitkilerinin yaprağı ıspılat gibi pişirilir.
Çükrü (eşgin) veya ravaş kökünden istifade edilen bir bitkidir.
Ekşidir, çiğ yenilir. Tatrangda bu türdendir. Bu ekşi değildir. Ayrıca
enfüze, gövdesi ve karnabahara benzeyen bir gülü vardır.
Evin işleri başta yemek olmak üzere genç kıza aittir. Genellikle bütün
gelinler evlenince baba evine gelir, ancak her oğulun ayrıca bir
hanesi olur. Yazlık evleri çadır, kışlık evleri normal evdir. Babanın
çadırı büyük olur, oğulların ayrı küçük çadırları ve ayrıca misafir
çadırı olur. Misafir çadırına kaşhane denir. Evlerdeki misafir odasına
da kaşhane denir. Ailenin bütün kadın fertleri birlikte günlük işleri
yapar, çocuklu ve hamile olanlara pek iş düşmez.
Evin iç işlerini tavuklar dâhil kadın takip eder. Dış işleri koyun
satımı dâhil erkeğindir. Kadın halı, kilim dokur; kadının izni olur
ise erkek satış yapabilir. Kırkım işlerini de erkeğe aittir. Kap kacak
daha ziyade kabak oyularak özel pişirilerek yapılır.
Hayvanın kafasına geçirilen saman veya arpa kabının adı “torba” dır.
Yünden örülür. Öküz, eşek ve atın heybesine “hurçin” denir. İpten
örülür.
Un için özel çuval yapılır. Koyun derisinden yapılan yağmuru
geçirmeyen bu çuvala “sanaç” denir.
Ham; Kuzu ve davar derisinden yapılır, yağ ve peynir için kapatılarak
kullanılır.
Kurut; Yoğurdun suyu alınır, yarı katı olur, içine tuz konur. Güneşte
tutulur. Küçük toplara dönüştürülür. Çaylada iyice kurutmaya bırakılıp
kışın sulandırılıp kullanılır. Ayran ve peynirin bir cinsi vardır.
Otlu peynir yapılmaz.
Koç ve koyun derisinden “yayık” ve teke ve keçi derisinden “sendere”
denilen su taşıma kapları yapılır.
Biz kısa incelememizde küreselleşmenin bir başka boyutuna kısaca da
olsa tekrar değinmek istiyoruz. “Türkiye ve İran arasında stratejik
arayışların sürdüğü bir ortamda kültürel küreselleşmenin önlenemez
emperyal gücü karşısında iki komşu ülkenin kültürel zeminde stratejik
potansiyeli nedir?” sorusuna sürekli cevap aranmalıdır. Bilindiği gibi
ulusal güçler: ekonomik güç, askerî güç, coğrafî güçlerin yanı sıra
kültürel güçten de meydana gelmektedir.
Daha ziyade emperyalist bir görünüm arz eden kültürel küreselleşme az
sayılı halklara kültürel güvence verirken, küresel boyuta erişememiş
ulusal kültürleri baskı altında tutmaktadır. Küresel gücün kültürel
yaptırımları karşısında bölgesel kültür çevreleri bir korunma
mekânizması oluşturamazlar mı? Bu itibarla emperyalizmin etnisiteye
vaatleri konusunda bölgenin iki ulus devleti daha cesur adamlar
atamazlar mı? Türkiye ve İran’ın böylesi bir yapılanmada şansı nedir?
Bilindiği gibi küresel güçler karşısında: ekonomik, siyasî, askerî
hatta kültürel alanda bölgesel güçler oluşturulmaktadır. Bu zaruret
ulusal yapılanmaları tehdit etmeden kurulan ortaklıklar şeklinde
realize edilmektedir. Yakın zamana kadar, Alman, Fransız veya İngiliz
kültüründen söz edilirken şimdilerde bu ifadenin yerini Avrupa kültürü
tanımı almıştır. Her politik çevrenin ayrı bir “Avrasya” tanımı
varken, Türkiye ve İran’ı içine alabilecek Avrasya oluşumunun şansı
nedir? Bu arayışın her iki ülkeye sağlayacağı yeni imkânlar neler
olabilir? Bu itibarla mevcut şartlara, geçmişe ve geleceğe bakılamaz
mı; hangi taşlar, nasıl bir sıralama ile yerinden oynatılabilir?
Bize göre, Türkiye’nin İran’la stratejik ortaklığı diğer komşuları
itibarıyla öncelik alma şansına sahiptir. Bu teşhis İran için de
geçerlidir. Zira bu iki ülke geçmişte kültür alanında bölgesel
entegrasyonu büyük ölçüde sağlamış; meydana getirdikleri ortak
medeniyet havzası ile yüzyıllar boyunca dünya medeniyet merkezlerinden
birisi olmuşlardır. Bu medeniyet havzası Türkiye ve İran’ın batısını,
doğusunu, kuzeyini, güneyini kapsamaktadır. Bu anlamda bir arayış,
ihtilâf alanını ittifak alanına dönüştürebilir.
Ulus devlet modeli Orta Doğu’ya girince, her iki ülke CENTO gibi
yapılanmalarda yerlerini alarak bölge dışından bölgeye yönelik
emperyal emellere karşı özel anlamda da birlikte korunmasını
bilmişler; tahrike müsait hâle getirilen Kürt etnik milliyetçiliği
türünden gelişmelere karşı ortak tavır alabilmişlerdir.
Giderek her iki ülkenin yaşadığı iç siyasî tercih ve değişimler, ortak
stratejilerde yer alma imkânını sınırlamıştır. Kanaatimize göre,
mevcut sosyokültürel yapı ihtilâfların değil ittifakların
güçlendirilmesine müsaittir. Ülkelerin rejim tercihleri, yansıtılmaya
çalışıldığı gibi stratejik ortaklığa mani olacak boyutta değildir. Bir
yerinden başlanması gerekir ise, “Âlimlerin anlaşmaları, âlemlerin
anlaşmasını sağlar” özdeyişi esas alınabilir.
İran ve Türkiye iki komşu Ön Asya ülkesi oldukları kadar, aynı zamanda
Kafkasya ülkesidirler. Demografik yapı her iki ülkeyi hem Kafkasya hem
de Orta Doğu ülkesi yapmaktadır. Bölgenin tarihî coğrafyası bir yana
etno kültürel ve demografik yapı, bölgeye siyasî sınırların ötesinde
kültürel bir coğrafya getirmiştir. İran coğrafyasındaki Türk nüfusun
İran tarafından tehdit unsuru olarak algılanmaktan çıkarılması
üzerinde durulabilir. Bu noktada İran’ın atacağı bir adım, ona doğru
kırk adımın atılmasını sağlayabilir.”
Bize göre öncelikle, İran, Türkiye ve büyük bölümüyle Kafkasya’yı
içerisine alacak bir Avrasya bizim Avrasyamızdır. Yukarıda da
belirtildiği gibi bu havza doğuya, İç Asya’ya doğru açılan bir
havzadır. Bu havza, kültürel küreselleşme karşısında ortak kültür
özellikleri itibarıyla bir kalkan oluşturabilir. Bu havzanın dışa
karşı güçlendirilmesi, bölge halklarının kültürlerini
yaşayabilmelerinde daha demokratik davranılması ile mümkündür. Özlemi
duyulan geçmişin doruktaki medenî düzeyine ulaşılması isteniyor ise,
Farsçayı da bilen İran Türklüğüne dilleri ile eğitim hakkı
tanınabilmelidir. Geçmişin yazılı kaynaklarına ulaşabilecek bölge
aydını bu iki dili bilmek zorundadır. Azerbaycan ve Anadolu Türkü
Farsça bilmez iken, İran Türküne ana dili ile eğitim şansı
tanınmamaktadır.
CAFERİ İNANÇLI İRAN TÜRKLERİ
İran Türkleri Afşar, Kaçar, Kaygayi, Kiresunlu, Karapapak, Hamse ve
benzeri boy isimlerinden yola çıkarak ele alınıp halk inançlarına dair
bilgi verilmişken Caferi inançlı İran Türkleri ifadesinin kapsamına
neleri aldık? İran Türklüğünün boylar bazında ele aldığımız kesimleri
% 80-85 Caferi inançlı Müslüman Türklerden oluşmuştur. Ancak İran
Türklüğü halk inançlarının bir özeliği de halk arasında yaşayan
İslamiyetten evvelki döneme ait Türk inançlarının Caferi- İslam inancı
ile örtülenmiş olmalarıdır. İran Türk halk inançlarının Türk halk
inançları genelindeki yerinin bilinmesi itibariyle, değerlendirmelerin
sağlıklı yapılabilmesi adına bu husus vurgulanmalıdır. Bu özellik Kum
gibi islami inanç tabakasının kalın olduğu yerlerde daha fazla
gözlemlenebilmektedir. İran Türk halk inançlarını bu başlık altında
topladığımız özelliklerini, İran Türklüğünün diğer kesimleri ile kesin
çizgilerle ayırmak doğal olarak mümkün değildir.
Halk inançlarının yeni görülen dinlerle örtüşerek devam etmesi
sosyolojik bir gerçektir. Aynı özelliği sunni inançlı Türk kesimlerde
de görmek mümkündür. İslami mezheplerin halk inancı örtüsü
kaldırılınca hangi şeraitte olursa olsun altından Türk halkın
İslamiyetten evvelki inançları çıkmaktadır.
İran Türklüğünün bu başlık altında incelenmiş olan bölümü derleniliş
şeklinin özelliği nedeniyle seyahat gözlemleri uslubu ile
anlatılmıştır.128
Nişabur’da İmamoğulları Seyit Muhammeed Mahruh ve Seyit İbrahim adına
bir külliye var, tamir ediliyor. Nişabur Tren güzergahı üzerinde Şeyh
Said-i Bin Selam Magrıbi adına bir dini merkezi gezdik.
Niişabur’un Gademgah isimli kasabası “Adak” kasabasından sonra
geliyor. Buradsı oldukça büyük dini turizm potansiyeli olan bir
kasabadır. İmam Rıza’nın ayak izi olduğuna inanılan bir çift ayak izi
buradaki mescidin duvarına konulmuş bir taşın üzerindedir. İfade
edildiğine göre halkın ekmek pişirmek için istifade ettiği çok sıcak
bir taşın üzerine İmam Rıza oturur, taşın altından su fışkırır, İmam
Rıza’nın ayak izleri bu taşın üzerine çıkar. Mescit’in dört yana
kapısı var. Kare mekan üzerine kurulmuş dıştan kare içten 12 köşeli
bir yapı tarzı var. Buradaki kapıları ve kilitleri de halk niyet
çaputları ile doldurmuştur. Burada da İmam Rıza türbesinde olduğu gibi
tepede yeşil kandil var. Mimarisi Filistin’deki Hz. İbrahim’in Beyti
Şema’sını andırıyor. Kilitler üzerindeki bağlı ip, ak-kara kordon
biçiminde idi. Nişabur’da gece kalmayıp aynı gün Meşed’e döndük.
Caferiliğin etnik farklılığı önleyici misyonunu İran yönetimi sonuna
kadar kullanıyor. Caferilikte camide tam boy insan resmi haram ancak
insan portresi camiye asılabiliyor. Camilerde Ayetullah Humeyni ve
Ayetullah Hamaney’in sık sık portre resimleri görülebiliyor. Bu
tespiti Tebriz’den de yapabiliyoruz.
19 Kasım 1996, hala Tebriz’deyiz, bütün sosyal ve kültürel dokuları
ile bir Türk şehri, Tebriz müzesinde teşhir edilen her döneme ait eser
Türklüğü yansıtıyor. Ancak kültürel malzeme Şii- Caferi katmanla
örtülmüş tabakalanmış. Türk hanlarına ait para birimlerinin bir
yüzünde Aliyul Valiyullah türünden ibareler var.Bu noktada İran
zemininde Şii-Caferi, Türk kültürü örtüşmüştür. Açıktan Fars
milliyetçiliği de yapılamıyor ancak yönetim Farslarda olunca ve sistem
mezhep devleti şeklinde çalışınca, Fars milliyetçiliği karlı
çıkmaktadır. Nitekim, Gök Mescit tarihi bir Türk sanat eseri, şimdi
onarıma alınmış, burası da hizmete girince aynı dini devlet yapısının
bir parçası olacaktır.bu açıklamalarımla İran’ı ve İran’ın tutumunu
suçlamıyorum. Tarihi gelişim içerisinde İran bu tercihi yaparak
varlığını sürdürmüş. Bizim vurgulamaya çalıştığımız husus, İran’ı
tanırken İran’ı İran yapan kültürel ayrıntıyı açıklamaktır.
Aynı gün Tebriz’de İmam Sıga-i İslam Mescit ve Makberine gittik.
Burası Büyük Türk şairi Şehriyar’ın büstünün bulunduğu İranlı Fars ve
Türk edebiyat ehlinin resim ve büstleri ile süslenmiştir. Burada daha
bir çok yerde istediğimiz kadar resim çektik ve not aldık. Rivayet
edildiğine göre İmam Musa Kazım’ın torunlarından Seyit Hamza ile Rus
işgaline karşı geldiği için şehit edilen İmamzade Cihan Banu burada
yatmaktadır. Duvardaki yazılardan Seyit Hamza’nın olduğu ve Cihan
Banu’nun Tebriz valisi olduğu anlaşılıyor. Duvardaki dökülen sıvıların
altından, Bektaşi derviş resimleri çıkmaktadır. Bölge Hz. Ömer
zamanında İslama kazandırılıyor. O dönemde Şii- Caferilik henüz yok.
Bölgede hakim olan İslam anlayışı o önemde bir Türk tarikatı olan
Yesevilikti. Anadolu’da Bektaşiliğin tezahür biçiminde olduğu gibi,
burada da Bektaşilik mümasili bir Yesevi Türk dini merkezi olmuştur.
Zamanla bölgeye Şii- Caferilik girince aynalı teyzinatla eski kültür
yeni inancın desenleri ile örtülmüştür. Şüphesiz bunda bir kasıt ve
kültür düşmanlığı aranmayabilir. Ancak İran’daki Türk İslam kültürünün
Şii- Caferi siyasi İslam kültürü ile örtülmesi bir tabakalaşma
olayıdır. Burada; türbe parmaklıklarında, kapılarda, duvarlarda ve
mezarlıkta resimlediğimiz tespitlerimizi ayrıca ele alacağız.
Gezdiğimiz şahıs ve kuruluşların dökümantasyon merkezlerinin, arzu
olarak ortak paydaları Türkiye’den Ehl-i Beyt Kültürü öncelikli olmak
üzere İslam medeniyetinin kaynak eserlerinin mikrofilmlerini temin
etmekti. Bu sahadaki bütün eserlere sahip olmak istiyorlar. Bunun; alt
yapıları kurum ve kadro olarak sağlanmış, bu safhada çevreye açılma
dönemi yaşıyorlar. İsteklerinin ne olduğunu, neden bunları
istediklerini ve nasıl temin edip ne şekilde kullanacaklarını
kadrolarını ve kurumlarını tanıdıktan sonra “biliyorlar” diyebilirim.
İslamın Vahabi kanadındaki potansiyeli bilemiyoruz. Ancak, sunni Türk
kesim olarak bizde, gerekli hazırlığın yapılmış olduğunu mevcut
bilgilerimden hareketle söyleyemiyorum.
19 Kasım 1996 günü, 9. İmam, İmam Muhammed Taki’nin doğum günü olduğu
için Hz. Mahsume (Fatima) nın Kum ‘daki türbesine halk, kardeşi için
gözaydınına gidiyordu. Camiler tamamen ışıklandırılıştı. Özel
konferans salonları hazırlanıp, dini sloganlar ışıklara verilmişti.
Adaleti getireceği, haksızlığın ve çirkinliğin son bulacağına
inanıldığı için, İmam Methinin gelmesi için dua ediliyordu. Camideki
görevliler ellerinde Per(kanat, kuş tüyü) ile izdihamı önlemeye
çalışıyorlardı.
Humeyni’nin Pençe-i Ali Aba figürü ( Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz.
Fatima, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i simgeleyen beş parmağı açık el) nün
yanında şu ifade yer almaktadır; “Muharrem-i canlı tutunuz ve
yaşatınız. Bizim değerlerimiz Muharrem’dedir, Muharrem’e endeksli ve
ona bağlıdır”. Bu ibareyi okurken bir mezhebe kodlanmış. İslamın
kutsal ayı ile, mezhepler arası diyalog nasıl bir arada mütala
edilecektir. Kendimi birkaç standartlı bir oluşum ile muhatap edilmiş
hissediyorum. Oturmakta olduğumuz büyük salonun uzun duvarında duvarı
kaplayacak boyutlarda bir Kabe posteri var. Posterde Arapça “İmam-ı
Ali Kabe’nin çocuğudur” (Kabe’de doğmuştur) yazısı var. Anlatıldığına
göre, Hz. Ali’ye annesi Fatime hamile iken, doğum sancıları
yoğunlaşırken Kabe’nin önüne gelir. Kabe’nin köşesinden bir duvar
yarılır ve bir kapı açılır. Fatime kapıdan girer ve duvar tekrar
kapanır Fatime Kabe’den çıkar. Bulunduğu yerde herhangi bir doğum
yapılmışlığın izi görülmez ve Kabe’den güzel kokular yayılır. Şimdi
Kabe’nin o köşesi Fatime binti Eset olarak bilinir. Kabe’de halkın
öpmesine müsaade edilen iki yer vardır. Bunlardan birisi Hecer-ül
Esvet diğeri de Fatime bin Eset köşesidir. Yemeklerden sonra yapılan
duayı bazen de Türkçe yapıyorduk. Bu bir Bektaşi Sofrası duası da
olabiliyordu. Dua sırasında eller masaya avuçları aşağıya gelecek
tarzda konuluyordu. Bunun nimetin artması için böyle yapıldığı izah
edildi. Bize göre sofradaki bereketin gitmemesi içindir. Kum’da
Hüseyni örneğinde olduğu gibi farklı bir dini mimari de gördük bu
“Türbe Minare” idi. Türbede baca feneri yerinden bir minare
yükseliyordu. Selçuklu Türklerinde görülmeyen bu stili safavi Türkler
geliştirmiştir. İran’a Şiilik tamamen girdiği dönem ise 1150’lerde Şah
Huda Bendi dönemidir. İran’da Kum gibi Türklerin çoğunlukta olmadığı
yörelerde, Türk halk inançları farklı bir mahiyet almıştır. Bu konuya
tekrar döneceğiz.
CAFERİ İNANÇLI TÜRKLERDE HALK İNAÇLARI
Caferi inançlı müslüman halk; İran olmak üzere, Ortadoğu’da İran,
Suriye, mahdut miktarda Türkiye’de, bir miktar Kuzey Körfez
ülkelerinde, Uzakdoğu’da belirli miktarda Hindistan’da, Pakistan ve
Afganistan’da yoğunlukla ise, Azerbaycan ve Nahcıvan’da
yaşamaktadırlar. Halk inançları araştırmaları itibariyle, Caferi
inançlılık özel önem taşırken “Yaşanılan İmamet dönemi Caferi halk
kültürü” farklı bir yapılanmaya götürülmüştür. Halk inançları, siyasi
şiaya entegre edilmiştir. Caferi Türk halk inançları İran ve
Türkiye’de Aras vadisi ağırlıklı olarak yaşamakta ve Türk halk
inançları çalışmaları itibariyle özel önem arz etmektedir. Yaptığımız
tasnifte; halk inançları, halk sufizmi konularının aynı bölüm başlığı
altında ele almaya çalışmamıza rağmen, konuların işleniş biçimindeki
zaruret, tasnifi kesin sınırlarla ayırarak yapmamızı önlemiştir.
Ayrıca tamamen halk inançları kapsamına girmeyen bazı tespitlerimizi
de konu yakınlığı itibariyle bu bölümde ele almamızı gerektirdi.
Caferi- Şii bir ailede çocuğa ismini nine, dede,anne, baba koyarlar.
Molla’ya isim koyması için gidildiğinde Mollalar Kelam-ı Kadim’i açar
oradan isim seçilir. Çocuğun iki ismi vardır. Bunlardan biri ana
karnında iken konulur. Bu isim çoğu kere peygamberin ismidir. Ad
çocuğa hayata geldiğinin ilk cumasında konulur. Çocuk dünyaya gelince
eğer kız ise ismi değiştirilir. Erkek ise ismine bir isim daha
eklenir. Mesela Muhammed Ali , Muhammed Veli, Muhammed Kulu , Muhammed
Rıza, Muhammed Tagi, Muhammed Naki
gibi ilaveler yapılır. Çocuğun ismi konulur iken veya dünyaya geldiği
zaman sağ kulağına Ezan- ı Muhammed, sol kulağına ise igame (gamet)
okunur. Ezan ve gamet 3 defa tekrarlanarak okunur. Çocuklara aileden
seçilmiş isimler konulacağı gibi, doğduğu ayın isminden hareketle de
isim konulur. Şaban, Ramazan, Muharrem gibi çocuğu yaşamayan
ailelerden çocuklarının yaşayacakları inancından hareketle,
çocuklarına, Baba, Dede, Ağabey gibi isimler de koyarlar.129
İran’daki Caferi inançlı Türkler çocuklarına Araplarda olduğu gibi
ismin baş kısmına “Abdül” eklenmez. Abdulgaffer, Abdulcebbar,
Abdulaziz, Abdulhamit, Abdulmelik, Abdulkafi, Abdulmuttalip,
Abdulsamet gibi isimleri ek yoktur.
İran’daki Caferi inançlı Türkler çocuklarına doğduğu gün isim
koymamışlar ise “Şeb-i Şiş” yaparlar. Bu çocuğun doğumunun 6. gününde
yapılan isim koyma merasimidir.
Caferi inançlı İran’ın Müslüman Türklerinde insan isimlerine: Mehti
,Rıza, Fatima, Tahire, İsmail , Nida, Ekrem, Rugiye, Zehra, Tettübe,
Cevat, Hasan, Hüseyin, Azem, Ester, Mehmet, Abbas, Ali Kurban,
Kandeli, Ali, Şeker, Ferrek, Mehmet ile Ramazan Bağır, Muhammed Ağa,
Gaya Sultan, Gulem Abbas, Ruhullah, Ahmet Ağa, İhsan örneklerdir. İran
Türklerinde Ekrem, kız ismi de olabilmektedir. Hasan ve Hüseyin ismi
geçince, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in ismi geçiyormuşçasına (Radiallahu
An veya Allahusselam) denilmektedir. Ayrıca ismin sonuna doğuştan
itibaren ismin bir parçası olarak “Ağa” kelimesi eklenilmektedir.
İran-Caferi inançlı Türklerde şehir merkezinde evlenme yaşı 20-22’dir.
Çocuklara konulan isimler kırsal kesim ve şehir merkezlerinde 12 imam
kültü ağırlıklıdır. Bunlardan sık rastlananlar; Şeyh Mahmut, Hamit,
Mecit, Yusuf , Hasan, Mahsume, Füsun, Muhammed, Kazım, Abbas, Fereç
(aydınlık) Ahmet, Salih, Ali Raziye, Necime, Suhra, Sakine, Gülam
Rıza, Muhammed Rıza, Yunus, İsa , İlyas, İdris, Ummul, Veli, Firengiz,
Tahmimi, Rugayye, Zerintaç, Rubabe, Uher, Ehet, Zehra, Ekber, Semet,
Bağır, Seccat, Fatime, Ebser, Resul, Gülsüm, Murteza’dır.130 Bir çok
isim başına şeyh olmadıkları halde “Şeyh” kelimesi ismin bir parçası
olarak eklenmektedir. Seyitler ile seyit olmayan ulemanın tefriki için
onların sarıklarına bakılır. Seyidin sarığı kara diğerlerinin ki ise
ak olur. Mahsume ismi, Kum’daki imamzade Fatimanın adına izafeten
konulan bir isimdir. Fatima, Musa Kazım’ın kızı Rıza’nın kardeşi
Cafer-i Sadık’ın torunudur. Veli ismi de çok kere başına gelen ikinci
bir isim parçası ile kullanılmaktadır. Velayet anlamında evliyalık
erkeklere mahsustur. Tekva sahibi olma itibariyle Hz. Fatima’nın yeri
özeldir.
İran’da Caferi inançlı halk, çocukları dünyaya gelince onların ağzını
zemzem suyu ile açarlar. Dudaklarına Kerbela türbeti (toprağı)
sürülür. Alnına da ayrıca Kerbele toprağı sürülür. Böylece ağzının
zemzem gibi tatlı dilli, dudakları da Kerbela toprağı gibi pak ve
temiz olacağına inanılır. Ayrıca alnına sürülmekle de zihni açık olsun
akıl ve düşüncede Hz. Hüseyin gibi olsun. Alnı onun gibi ak ve pak
olsun mesajı verilir.
Çocuğu yaşamayan anneler çocuğu yaşasın diye İmam Rıza’yı, İmam
Hüseyin’i, İmam Abbas’ı ziyaret eder çocuklarının yaşaması için dua
ederler. İmam Rıza ve İmam Musa-ı Kazım’ın Bab-ül Havayiç (dilekler
kapısı)olduğuna inanılır. Buralara her türlü dilek talebi için
gidilir. Keza Hz. Ali’nin imam olmayan oğlu Celal Abbas (abulfaz) da
Bab-ül Havayiç’tir. Hz. Hüseyin Bab-ül Şifa’dır. (Rahmet ve Şifa
kapısıdır) Diğer imamlar şifa veya rahmet kapısıdır.
Ehl-i Beyt Oniki imamla sınırlanmış olmakla beraber, imamzadelerle
yayılmış ve onların türbeleri dahi Ehl-i Beyt’i yaşatmaya matuftur.
Yaşayan imamlar ise, Seyitleri; Ehl-i Beyt soyundan iseler, bunlar da
müessesenin canlı hayatındaki temsilcileridir. Ünlü seytilerin;
yıldırım, zelzele, sel, yangın, yolculuk halleri için okudukları özel
dualar vardır. Ayrıca haftanın her günü için dualar hazırlamışlardır.
Hz. Zeyneladidin’in bu tarzda hazırlamış 131olduğu ünlü bir eseri
vardır.
İran’da Caferi inançlı Türklerde oğlan çocuğu dünyaya gelince bir, kız
çocuğu dünyaya gelince iki kurban kesilir. Zira cennet anaların ayağı
altındadır. O, kız çocuğu büyüyüp ana olacaktır, inancı vardır. Kum’da
kurban bayramının birinci günü kurban niyetine kesilen bir yaşındaki
erkek koyunun kursağı, ilgili duası okunarak sigillere sürülür ve
sonra o kursak defnedilir (toprağa gömülür) ise sigillerin
döküleceğine inanılır. İran’daki Caferi inançlı Türklerde, sünnet olan
çocuğun sünnet artığı da uzuv sayıldığı gerekçesi ile mezarlığa
gömülür.
İran’da çocuğun ilk dişi çıktığı zaman Türkler diş hedeği yaparlar.
Bir çok yerde hediğe yemiş katılır. Kum’da yemek ikram olur.
Güzel olan erkek çocuğa göze gelmesin diye, kız elbisesi giydirilir.
Erkek çocuğu yaşamayan aileler de, çocukları yaşasın diye onlara kız
elbisesi giydirildiği olur.
İran ‘ın Caferi inançlı Türklerinde Nevruz’da sümelek hazırlama, Ahır
Çarşamba (Son Çaşamba), kulak asma, kapı pusma(kapı dinlemek), ateşten
atlama, şeker yığma uygulamaları vardır. Ayrıca “Kızıl Yumurta”
eğlencesi yapılır. Soğan kabuğu ile boyanmış yumurtalarla çeşitli
eğlenceler, yarışmalar yapılır.
İran’da Caferi inançlı Türklerde kına, olağanüstü şadlığın
belirtisidir. Nevruz ve Kurban Bayramlarında büyük-küçük, kadın-erkek
herkese kına yakılır. Daha ziyade Çarşamba-i Sürü denir.
Caferi inançlı Türklerde kız kaçırma yoluyla evlenme yoktur. Kızı
kaçırılan aile kızı kaçıranı öldürür. Berdel usulü evlenme vardır.
Berdel’de de taraflar çeyiz getirirler. Berdel yöntemi ile evlenen,
birbirinin kız kardeşini almış erkeklerden birisi eşi ile anlaşamayıp
ayrılırsa , karşı taraf da eşini babasının evine göndermez boşanmaz.132
Evlendikten sonra bakire çıkmayan kızı, oğlan evi kızın babasının
evine gönderir. Buna “Dana verme” denir. Bazı hallerde halk arasında
kan gütme olur.133
İran’ın Caferi Türklerinde kırsal kesimde kız 14 yaşında gelin ve
erkek 16 yaşında damat olur. Gelin olacak kızı, oğlanın annesi de
beğenmelidir. Evlendirilecek kıza evlenmesi hususunda kanaati sorulur,
fikri alınır. Kız gelin olduğu zaman, damat onu baba evine, kendi
evine getirir. Düğünlerde davul- zurnalı çalgılı eğlence yapılır. Bir
ailede ortalama 5-6 çocuk olur.134 Düğünlerde kız tarafının bayrağı
olur. Duvağı damadın küçük kardeşi açar ve Kerbent (Kuşak)’ı yerine
küçük kardeş bağlar ve ağabeysinden pul (para) alır.135
İran’ın Caferi inançlı Türklerinde yakın evlenme vardır. Amca, dayı
kızı ile evlenilebilir. Kız istemeye ise “bel almak” deniliyor. Başlık
uygulaması da vardır.136
İran’ın Caferi inançlı Türkleri, her türlü hacetleri bilhassa kızların
kısmetlerinin açılması, oğlan çocuk doğması, çocukların yaşaması için
Kum’da Hz. Masume (Fatime), İmamzade Cafer’e, İmamzade İbrahim’e, Şah
Cemal’e, Seyit Mesut’a, Vadiyesselam’a Perşembe ve Cuma günleri
gidilir. Buralara, er kişi, avrat kişi, uşak(çocuk) hamısı (hepsi)
gider. Niyet sahipleri buralara çaput bağlar. Çaput (bez) alem
bağlanır. Çaputun rengi önemli değildir. Niyeti olan kimse daha sonra
gidip, çaputu açar.137
Kum yöresi Caferilerinde çok kadınlı evlilik vardır. Ancak bu sınırsız
evlilik anlamında değildir. İran İslam devriminden önce çok kadın ile
evlilik daha sık iken, giderek bu nisbet düşmüştür. Evlilik yaşı
olarak buluğa erme esas alınmıştır. Şer-i hüküme göre kızlar, erkekler
15 yaşında evlenir. İmamiye’de baba ve anneden birinci dereceden
babanın rızası gerekir. Kız çocuğunun evlilikte reyinin aranması
gereği vardır, alınmaz ise “ıkrah” olur.
Caferi Türklerde, Anadolu Türklerindeki “Kilit Açma”ya “Kulplu
Kulplamak” denilmektedir. Kuklpluyu ziyaretin parmaklarına kilitleyen
kimse niyet tutar, haceti olunca da gidip açar.138
Gerdek gecesi başarısız olan damada “Bağlanıptı” denir. Oğlan’ı “hapsetmek”
başarısız kılmak için yapılır. Bağlamak için “cadı”ya gidilir. Damat
yazdırılır. Bağı açmak için de keza cadıya gidilir. Gelinin zifaftan
kız çıktığını gösteren beze “Ağ bez” denir. Yengeler bu bezi gelinin
kaynanasına gösterir.139
Caferi inançlı Türklerde gelinin atının üzengileri açılır, üzengiler
üzerine tersine konulur. Böylece atın üzerine iken üzengilerin
bağlanılarak, damadın bağlanması önlenmiş olunur. Bağlanmış damadın
bağının çözülmesi için 40 gün sabretmek gerekir. Kızın (gelinin) iki
yengesi olur. Gelinin ağ bezini sağdıç ve saldıç’ın görmeye hakkı
vardır.140
Gelinin 2. gününde kızın ve oğlanın neneleri (anneleri)
konu-komşularını yemeğe alırlar. 3. gün hayırlı olsuna gelenler geline
hediye getirirler. Buna “üç günlük” denir. Eskiden getirilen hediyeden
paralar yengelere verilirdi, şimdilerde kap- kaçak getirilmektedir.
Caferi inançlı Türklerde evde kalan kızlara, “bahtı bağlı” denir. Bu
tür kızların bahtının açılması için “baht duası” yazdırılır.141 Ayrıca
halk arasında “Falmameler” çok yaygındır.
Caferi inançlı Türklerde “Aşerme” , “ağız pisliği” olarak biliniyor.
Bu tür aşeren hanımlara “ağzı pis”denilir. Ancak bu ifadedeki pis,
kirli anlamında değildir. Makbul olmayan, olması gerektiği gibi
olmayan anlamındadır. “Nefsin gelebe çaldığı dönem” anlamındadır.
Doğumla ilgili bir halk inancına göre de bazı çocuklar daha
annelerinin karnında iken ağlamaya başlar anneleri ağlama sesini
duyar. Bu tür bebeklerin anne ve babasının ölümüne yol açacağına
inanılır. Anadolu’da ise, çocuk çok ve zamansız ağlarsa, bir türlü
susmaz ise, “Anasının babasının başını yiyecek” denir.142
Caferi Türklerde aynanın önemli bir yeri vardır. Gelin kapıdan
girdiğinde damadın bacısı gelinin yüzüne ayna tutar. Ayna “hoş baht,
hoş geçim” içindir.143 Anadolu Türk halk inançlarında da aynanın aydın
gelecek olduğuna inanılır.144 Bazı yörelerde ise gelin bezenince, ağ
at (beyaz at) getirilir. O da bezenilir. Gelinin atını bir görevli
erkek yularından tutar. Atı tutana cilavdar denilir. Cilavdar’a hediye
verilir, ata güzgü ayna tutulur, gelin ve at, aynada birlikte
görünmesi istenir. Ayna ışıktır. Köyün içinde gelinin yolu kesilir.
Pul (para)istenir. Gelin başka bir köyden gelecek olsa, çoban gelinin
ayağına bir davar yıkar. “Ben bu davarı gelinin ayağına kurban
edeceğim” der. Gelin sahibi çobana pul verir, hayvanı kestirmez. Gelin
hayvanın canını bağışlamış olur. Damadın bir “sağdıç” bir de “soldıçı”olur.
Soldıç kız tarafından sağdıç oğlan tarafından seçilir. Bunlar damadı
uğurlamasınlar (gelip kaçırmasınlar)diye damada sahip çıkarlar.145
Damat, sağdıç ve soldıç düğün evinin damına çıkarlar. Damadın kolunda
kırmızı kurdeleden bir bozu bent vardır. Bölünmüş bir beze bağlanmış
elmaları gelinin başına atarlar. Konfeti serperler. Gelin attan
inerken bir kürsü getirilir. Kürsünün altında ak bir bez vardır.
Türk Dünyasında yaygın olan “Al Avradı” inancı Caferi Türklerde de
vardır. Lohusa kadınları Al Avradından korunmak için Avradın
yastığının altına; orak, demir, para, demir parçası gibi şeyler
konulur. “Al avradı demirden korkar” inancı vardır. Atın üzerinde
demirden herhangi bir şey olsa atı binecek olan cin de binemez,
cinlerin ismi geçecek de olsa cin denilmez “yiyici” veya “bizden
yiyiciler” denilir. Al Avradı, lohusa ciğerini yemeğe pek meraklıdır.
İran’ın Caferi inançlı Türklerinde nazara karşı: Göy boncuk, nazar
duası, göz şeklinde hazırlanmış akik taşı, akik yüzük, Baba Gori Taşı,
Akik-i Doğadan, (Bu döntgen şeklinde yapılır, ortası delinir geçirilen
ip ile kullanılır. Kum’da ve bilhassa Meshede’de geniş bir “takı taşı”
kültürü var.adeta eski Türklerdeki “Taş Kültürü” Caferi Türklerde takı
taşı kültürüne dönüşmüştür. İnanca göre akik taşı, ferahlık verir.
Peygamber efendimiz ve Hz. Ali bu taşı kullanmışlardır. Hz. Ali ayrıca
Hadıd-i sini (Doğal Demir )kullanmıştır. Kullananlara güç verir, yakut
kullanana uluhiyet verir. Firuze, kullanana gönül zenginliği verir,
Zümrüt kullananlara haşere dokunmaz inancı vardır.
İran’ın Caferi inançlı Türklerinde de belirtildiği gibi yerikleme
inancı vardır. Hamile iken balık yerikleyen hanımın çocuğu dünyaya
gelince, el -avuca sığmayacağına inanılıyor. Yerikleme aşerme olarak
da bilinir.
Bazı konuların yorumlanmasında, buluğa ermemiş çocuğun kuvvesini alma
yöntemi Caferi Türklerde de var. Hz. Muhammedin bu konuda Hz. Hasan
ile ilişkişe girdiği ifade edilmektedir. Biz buna kesinlikle ihtimal
vermiyoruz. Zira bu tür çocuklar fal baktırma, define aramada
kullanılır. Peygamberimiz efendimizin karşı olduğu husustur.
İran Azerbaycanı’nda Türkler ölümün ilk gecesi mezarının üzerinde
tezek yakarlar. Tezek közü uzun ömürlü olduğu için yavaş yanan bir
yakıttır. Hemen yanıp bitmez.146Böylece mezar uzun süre korunmuş olur.
Yıkanmamış ölüye el sürülmez. Sürülür ise elini süren kimse gidip
hemen mesh-i meyit (gusul Abdesti) almalıdır. Cuma Guslu diye bir
inanç vardır. Kişi, şu işim olur ise, “Allah rızası için gusul
edeceğim” diye gusl nezledebilir. Bu gusullerin Haiz, Nifaz, İstihaze
gusullerden farkı yoktur.147
İran Azerbaycanı ve Kum Caferilerinde, 40 cm bir ağaç boyuna yarılır,
bunların üzerine Kerbele’dan getirilmiş Hz. İmam Hüseyin türbeti
(toprağı) ile “La İlahe İllallah Muhammed Resullah” yazılır, bunlar
meftanın sağ sol koltuklarının altına konulur. Kefenin artan parçası
ile bunlar sağ ve sol yana bağlanırlar. Bunun yapılmasındaki amaç,
mahşer günü bütün ağızlar mühürleneceğinden, ellerini kaldıran mefta
“ben buyum” demiş olacaktır. Çünkü inanca göre ahiret günü Kerbela
toprağı kaybolmayıp zalimlerin zulmüne şehadet edecektir.148
Caferi Türklerde yas dönemlerinde mersiye okuyan mersiyehan hanımlar
ve bayatı okuyan hanımlar vardı. Bu uygulama Türk Dünyasının her
kesiminde çok yaygındır.
İran Caferi inançlı Türklerinde ölümün sen-i devriyesinde “ölü
bayramı” veya “mezar kaldırma” uygulaması yoktur. Sadece mezarlar
ziyaret edilir, Fatiha okunup ruhlara bağışlanır, esasen Anadolu’da
yapılan da farklı değildir.
İran’daki Caferi inançlı Türkler ölüleri için 3,7,40 ve sene-i
devriyesini yaparlar. Caferilerde ölümün ve doğumun sene-i devriyesi
çok yaygın bir şekilde yapılmaktadır. Özellikle büyük imamlar olmak
üzere günümüze gelinceye kadar İran’da islamı temsil eden imamlar,
ciddi bir biçimde anılmaktadır. Halk ve aydınlar değişik kutlamalarla
bu günleri canlı tutmaktadırlar.
Ölmüş birisi rüyada görülmüş ise ve özellikle sıkıntılı görünmüş ise,
“Narahat” olarak değerlendirilir. Rüyayı gören ölü sahibine gider,
Kur’an okutulur hurma dağıtılması sağlanır.149
Caferi Türklerde at kültü ve mistik kültür iç içe geçmiş bir
vaziyettedir.Biz bir çok mistik muhtevalı at resmi çektik. Bunlar
heybesi ayetli veya ayetler arasında atın yer aldığı afiş ve
posterlerdi. Bir çok örtü ve yaygıda at ile birlikte Ehl-i Beyt’e
yapılmış mezalim anlatılıyordu. Ayrıca “At ölür nalı kalır, insan ölür
malı kalır” veya “ At gözünden kişi sözünden tanınır” “Attan düşen
yorgan döşek, eşekten kazma kürek” gibi sözler vardır. At satılırken
“Altın cilo (gem) su satılmaz cilo (gem) yündür (uğurdur) geşekti
(hayırlıdır)” denilir. Bu inanç Anadolu Türklerinde de vardır. “At
binen cin”diye bilinen bir cin vardır. Bunun atı bindiği, atın
terlemiş olmasından anlaşılır. Bu cin atı binince, atın yal(yele)sini
örer.bu cinin yakalanması için atın sırtına zift sürülür, cin , ata
binince atın sırtına yapışır. Yakalandıktan sonra cinin yakasına iğne
takılır, böylece o cin esir edilip sahibine kömek(destek)olması
sağlanır. Bu şekilde esir edilip çalıştırılmakta olan bir cin, bir gün
elindeki ekmeği bir çocuğa vererek iğneyi yakasından çıkarttırır. Evin
eşiğinin önüne gelen cin ev sahibine “Siz bişuursunuz. Gerek ki, bana
dertlerinizin dermanını soraydınız bunu yapmadınız” der.150
Caferi inançlı Türkler arasındaki, al avradı da anlatırken “al
avradı”ından korunmak için onun duası var. Duası okunmalıdır.
Yakasındaki iğnesi çıkartılan bir al avradı, kendisini kullanan evin
bacasına çıkar, “beni çalıştırdınız bana hazine yeri sormadınız,
ölülerinizin durumunu sormadınız ben gidirem zibilinize bereket
malınıza püf” der. Bu evin dört gelini varken bütün gün evin
çöpünü,ziblini temizlemelerine rağmen evi bir türlü temizleyemezler.
Dört kardeş gece gündüz çalışmalarına rağmen ellerinde avuçlarında
hiçbir şey yoktur.
Caferi Türk halk inançlarında, güvercin barışı simgelemektedir ve
insanlar ile en yakın ünsiyet kurduğu için avlanması mekruh kabul
edilmiştir. Güney Türkistan’da Mezar-ı Şerif Şehrinde Hz. Ali’nin
türbesi etrafında beyaz güvercinler kutsal kabul edilmekte ve siyah
güvercinlerin uğursuz olduklarına inanıldığı için
yaşatılmamaktadırlar. Beyaz güvercinleri Mezar-ı Şerif etrafında tavaf
ettiklerine inanılmaktadır.
Caferi Türklerde tavşan haramdır. Tavşan pençeliler gurubuna
girmektedir. Deniz hayvanlarından pulu olan balık yenir, kabuklu deniz
hayvanları yenilmez. Kanatlılardan ise taşlığı olanlar yenir.151
Ehl-i Beyt Kültü Anadolu’da Caferi inançlı Türklerde de vardır. Daha
ziyade Aras vadisinde dikkati çeker. Anadolu Bektaşi Alevilerinde Hz.
Ali ve Hz. Fatima sevgisi bir kült olmuştur. Anadolu’da Ehl-i Beyt
sevgisine dini folklor karışırken daha ziyade eski Türk inançları yeni
inançlarına kılıfı geçirilmiştir. Hz. Ali Kayası, Fatima Ana Suyu
gibi. Kuzey Azerbaycan’da da bu durum aynıdır. İran’da ise, Ehl-i Beyt
inancı farklı bir görünüm sergiler. Bu gerçeğin altında Humeyni’nin “
Muharrem’i canlı tutunuz ve yaşatınız. Bizim değerlerimiz
Muharrem’dedir, Muharrem’e bağlıdır” vecizesi vardır. Iğdır, Pullur
köyünde “Kelbayı Kulu Ocağı” vardır. Ayrıca Erdavut ocağı ise
Tuzluca’dadır. Burada çocuk sahibi olmak isteyen anneler, nenni
kurarlar (beşik yaparlar) nenni (beşik) sallanır ise, anne adayı
çocuğunun olacağına inanır. Ayrıca “Karataş” vardır. Buraya niyetler
çivi at nalı çakarlar. Niyeti olacak kişinin çivisi el darbesi ile
çakılır, niyeti olmayacak kimse bu taşa balyozla da çivi çakamaz.
Kamışlı köyü yolunda “Kutsal kayalar” vardır. Bu kayalar için “er
Davlut Ocağı’ndan küsen kayalar” denir.152
Iğdır-Sürmeli köyünden, bir “Yar” vardır. Buradaki bir kayada Hz.
Ali’nin izi olduğuna inanılır. Burası halk nazarında “Kutsal Mekan”
olarak kabul edilebilirdi. Rivayete göre Iğdır’ın Karakalesi Hz.
Ali’nin Kan Kalesidir.
Caferi Türklerde beddua ederken “Allahım seni pis güne koysun”
“Allahım seni yaman güne bıraksın” “Allah seni dara salsın” gibi
sözler söylenir. Yemin derken de çok kere 12 imam ve bilhassa Hz. Ali
üzerine yemin edilir. “Ant olsun İmam Ali’ye” denilir. Dualarda ise
“Allah yaman gözden saklasın” “Seni Allah saklasın” “Seni Allah’a
tapşırmışam” denir. Duası kabul edilen şahıs için “Allah onun sesini
duyuyor, duası tutuyor” denilir. İran ‘da akideli genç insanın
duasının kabul olacağı inancı var “ Gençseniz Maaşallah Duanız
hürmetine” denilmektedir.153
Penc-i Ali (açık halde 5 parmak): Resulullah, Hz. Fatma, Hz. Ali, Hz.
Hasan , Hz. Hüseyin temsil eder. Bu şeklin bulunduğu mezarlar seyit
yada Ehl-i Beyttir. Muharrem ayında bayrağın alemine Hz. Celal
Abbas’ın temsili kolu olarak bulunur.
Caferi inançlı Türklerde yeni ayı gören Kelime-i Şahadet getirmelidir.
Ayın ortadan iki parçaya bölünmesi Resulullahın Ku’an’dan sonraki
ikinci mucizesidir. Yıldırım çakınca iki rekat ayet namazı kılınır.
Ayrıca zelzele olunca ay ve güneş tutulunca davul çalınır. Melakani
kıram, davul çalınması için beklermiş ki, bu yolla yemek versin diğer
mollalar da doysunlar, İran Azerbaycanı’nda duyduğumuz esprili bir
söze göre “ Mollanın karnı Allah’ın ambarıdır”.
İran Caferi inançlı Türkleri şehir girişlerindeki türbelerin önünden
geçerken, seyir halindeki arabalarını yavaşlatıp Fatiha okuyorlar.
Tahran’a Kum’dan girişteki Ayetullah Humeyni’nin külliyesinde biz buna
şahit olduk. Afganistan’da Caferi ve Hanefi Türkler Hz. Ali’nin
külliyesinin önünden geçerken aynı şekilde ağırlayıp Fatiha okuyorlar
veya Allahuekber deyip ellerini yüzlerine sürüyorlar. İran Caferileri
şehir çıkışındaki “Sadaka Sandıkları”na taşlarını doldurup sadaka
atıyorlar. Kuzey Afganistan’da “yol dilencileri” var, bunlara
taşıtlardan sadaka veriliyor. İran’da dilenciliği önlemek için sık sık
“sadaka kumbaraları” konulmuştur. Caddelerde dilenmek yasaktır. Buna
rağmen sokaklarda fakirler dilenmektedir. Osmanlı Türklerinde kutsal
aylarda cami bahçesi gibi muayyen yerlerde sadaka taşları olurdu.
Bunların üzerine sadakasını koyan hayırsever gider, ihtiyaçlı
müslümanlar da gelip alırlardı. Eski Türk inançlarında “Yol iyesi” ve
sefere çıkmadan ulu kişilerin kabirlerinin ziyareti vardı.154 Kum
yöresi Caferi Türklerinde evler haremlik ve selamlıktır. Erkek
misafirlere, erkekler hizmet etmektedirler. Yemekler lezzetli ve halk
misafir severdir.
Caferi Türkler, Peygamber Efendimiz zamanında da yağmur duasına
çıkıldığını belirtiyorlar, o dönemde açık havada yapılan dua
şimdilerde camide imamın yönetiminde yapılıyor. Yağış dolu olarak
yağar ise, dolunun durması için ekine vereceği zararı önlemek için
özel duası okunur.
Canavar ağızı bağlamak, İran Türklerinde de var. Düz’de (kırda
bayırda) kalan hayvanları canavar (kurt) parçalamasın diye okunarak
bir bıçak kapatılır. Hayvan bulununca bıçak okunarak açılır. Okuma
işini imam, aksakal veya “akideli adam” “pek insan” yapar. Bu şekilde
kayıp olmuş beş koyun bulunduğu zaman kurdun onların yanında yatar
halde bulunduğu anlatılıyor. Hayvanlar ile ilgili efsanelere gelince:
Yılanların savaşı diye anlatılan bir hikayede, Iğdır Tuzluca’nın
Pirili Köye Nahırcısı Mehmed (Mrhmet) rüyasında kendisine randevu
verilerek çağırılır. Bölgelerden birisi Türk tarafında, diğeri Ermeni
Rus tarafındadır. 3 gün bu rüyayı gören Nahırcı Mehmet son çağrı
üzerine yatağından kalkar, kapısını açar birisi sağında diğeri solunda
insan kılığında dik duran iki yılan görür. Nahırcıya yürümesini işaret
ederler, yılanlar onu Aras’tan geçirirler. Birlikte bir mağraya
girerler, selamünaleyküm diye Nahırcı Mehmet, yılanların şahı ile
selamlaşır, şah oturmuş yarısı adam yarısı yılandır. Sah, Mehmet’e
oturmasını söyler ve devam eder “3 gün sonra bizim Ağrı’ya seferimiz
var. Benim mahiyetim sizin oradan gelip geçecek halka söyle
korkmasınlar onlara zarar vermeyeceğiz. Onlar da bize zarar
vermesinler, elinizden gelirse, yollara su ve süt dizin, mahiyetim su
ararsa halk korkmasın. Bunu yapabilirseniz güzergahımdan çıkmayacağım.
Bunu yapabilirsen bölgemdeki yılanları senin emrine vereceğim. Şimdi
veya gelecekte senin tükürüğün yılanlara zehirdir. Bir suç işlerse
ağzını aç içine tükür, ölürler. Bu günden itibaren senin evin malın
çoluk çocuğunu onlar bekler. Eğer bize yardım edersen ödülün daha
büyük olacak. Savaşa ordum giderken ordu komutanımın ağzında bir şep
çırak (Fosforik Elmas-gece ışık verir) olacak, giderken ona dokunma,
dönerken geç önüne korkmadan ağzından al, eğer onu alırsan dünyaya
hükmedersin, almazsan bölgene hükmedersin, fakirliğin hemen biter.
Şimdi evine git,dediğimi yap. Bir daha ya görüşürüz ya görüşemeyiz.
Mehmet, döner köye haber salar ama, köylü inanmaz deli sanırlar.
Nahırcı döner hayvanını satar, kap kacak satın alır nahırcılığı
bırakır. Nahırcı hakkı olarak bir tencere süt alır, yollara süt ve su
koyar. 3 güm içinde yılanlar gelirler. Köylere Mehmet’in ocak olduğu
haberi salınır. O ,3 gün su ve süt dizer. Bir hafta sonra yılanlar
döner, yılanların ordu komutanını gören Mehmet, bayılır ve elması
almaz. Mehmet ocak olur. Mehmet’in her malını bu yılanlar beklermiş.
Mehmet yılanın vurduğu (soktuğu) insanları tedavi ettiği gibi, vuran
yılanı da çağırıp cezalandırır, yılanın ağzına tükürür yılan kupkuru
kesilir ve ölürmüş. Çocuklarının yemek kaşıkları yılandanmış.
İran Caferi Türkleri’nin, cami çevresinde yaşattıkları bazı
inançlardan bize ilginç gelen bir takım tespitlerimiz oldu. Bir kültür
tezahürü olarak bunlara da yer vermek istiyoruz. Meşed’de İmam Rıza
Külliyesi’nde, Kum’da Feyziye medresesinde ; Mescid-i Azam’da,
Ayetullah Humeyni Külliyesinde, İsfahan’da tarihi ismi değiştirilerek
yeni ismi İmamiye Mescidi olan cami gibi dini mekanlarda resim
çekilmesi yasaklanmıştır. Ancak camilerde büyük imamların mesela
Ayetullah Humeyni’nin, Ayetullah Hamaney’in daimi resimleri
olabilmektedir. Ayrıca son dönemin caferi imamlarının doğum veya
ölümleri münasebetiyle camilerde yapılan anma günlerinde bu zatların
da resimleri asılabilmektedir. Bu konuda yapılan açıklamaya göre
“Caferilikte namaz kılınan yerde, insan resminin bulunması sadece
mekruhtur, haram değildir. Bu resimlerin bulunmaları namazı bozmaz”.
Caferi camilerde cami içerisinde türbeler bulunmaktadır. Bu türbeler
bulundukları çevre ve mekan ile birlikte nefis ayna süsleme ile
bezenmiştir. Burada yine “Aynayı tuttum yüzüme Ali göründü gözüme”
inancı tezahür etmektedir. Tebriz’deki Sıga mescidi yanındaki 7.8.
yüzyıldan kalma Yesevilere ait olduğu sanılan makber ve Mescid’in
sonradan yapılan ayna süslemeleri dökülünce, İmam Musa Kazım’ın
torunlarından Hz. Hamza ve oğluna ait oldukları duvar yazılarından
anlaşılan resimler ve Türkmen derviş resimleri çıkmıştır. İran’da
aynalı türbeler Ayne-i Sitr (kıyamette, dünyadaki hayır ve şer
fiillerinizle birlikte tecelli edeceksiniz) inancı ile de izah
edilmektedir. Biz Mevlana’nın ayna için söylediği, sırlı cam iken ayna
olup güzelliği çirkinliği sakladığına dair açıklamasını hatırlayarak
dolaşıyoruz. Bir arkadaşımız, “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyeni
arzu ettim, bunun için halkı yarattım” mealindeki hadisi hatırlattı.
İbn-i Arabi’nin görüşü aktarılıyor. “Yokluk varlığın anlaşılmasını
sağlayan bir kavramdır. Yoklu, kendisinde varlığın tecelli ettiği bir
aynadır. Vuslat kendisini bu aynada gösterir.” Tebriz’de Azerbaycan
müzesinde bir çerçeveye yerleştirilmiş minyatürde Hz. Ali, Hz. Hasan,
Hz. Hüseyin’in resimlerinin çerçeve kapağı, Hz. Ali minyatürünün
kapağı da aynıdır.
Müşaahhas tespitler yapıp, tasnife tutamadık ama, Caferi Türkleri
arasındaki halk inançları, İran Azerbaycanı’ndaki yaşanılandan yer yer
farklılıklar arz etmektedir. Kum’da halk inançları, daha kalın bir
imamed kültü giysisine bürünmüştür. Azaebaycan’da bu giysi daha sığ ve
daha yalındır. Kadim Türk Halk inançlarının genel karakteri, Kum gibi
yörelerde, Azerbaycan’a nazaran daha az belirgindir.
İran’da tarikat hayatı pek yok. İran’ın yakın geçmişinde de tarikat
hayatı pek fazla olmamıştır. Hal bu olunca, köylerde ve mahallelerde
muhtelif dini kesimlere mensup yatırlara pek rastlamadık. Bizim
bulunduğumuz çevrede, daha ziyade imamzadelerin türbeleri yaygındı.
Bununla beraber ismini zikrettiğimiz, fakat yerinde inceleme imkanı
bulamadığımız yatırlar da tesbit ettik. İran Şiasında , yani İran’da
yaşayan İmamiye’de tarikatların yerini , “İrfan” alıştır. Tekke
olmayınca şeyhlik, müridlik de yoktur. Burada ismin başına gelen
“şeyh” kelimesi bilgin, din bilgini, hoca, molla anlamında
kullanılıyor.
İran’da fazla vakit ayıramamış olmakla beraber, istemimize rağmen
minyatür kitabı tenin edemedik. Bununla beraber satılan işlemeli zarif
çerçevelerde, seri baskı yapılmış münferit minyatürlerin bulunması,
bilhassa İsfahan’da ve Tebriz’de mümkündür. Ayrıca bazı ünlü
minyatürlerin posterleri yapılmıştır. Biz daha ziyade bunlardan temin
ettik. İçlerinde halk inançlarına ışık tutabilecek olanlar da vardır.
İsfahan’da Safavi Türkleri zamanında yapılan saray, halen şehrin
çarşısı olarak faaliyet gösteriyor hediyelik eşya satan pazarlarda,
bir antikacıda rastladığımız tarihi resimde; Zülkerneyn başlıklı
avcının vücudu panter, panteri kuyruğu ise, avcıya (Panterin başı) na
ağzı açık saldırıya geçmiş yılan görünümünde bir canavardır. Avcı
(panter) kendi kuyruğuna (yılan –canavar) yayını gerip okunu atmak
üzeredir. Antikacının izahına göre; insan vücudunun bir kısmı hayvani
hislerden meydana gelmiştir. Bu hisler bedendeki insani hisleri yok
etmek ister. İnsan bu duygularını engelliyebildiği nispette insandır.
Tebriz’de Azerbaycan müzesinde Aftava (ibrik) ın üzerinde bir motif
gördük. Motifte at binmiş bir süvari vardır, atın kuyruğu süvariye
yönelik bir ejderha idi ve süvarinin başında Zülkarneyn benzeri bir
çift boyunlu miğfer, süvarinin önünde panter ve semada bir çift kuş
vardı
Halk tasavvufunda nefs attır. Kişi nefsini yendiği nisbette atına
binmiş olur, yükselir, insan-ı kamil olur. Atını sırtına almış aşık
atın üzerinde de bir bayan var ise, nefsine esir olmuş kimseyi temsil
eder. Nefs, içki, kadın, dünya malı, haram mala temah, v.s olabilir.
Bu tür minyatürden alınma posterler tespit ettik.
Halk inançlarında geyik, en kolay donuna girebilen hayvan iken
“Boynuz” bilhassa Geyik türünden hayvanlara ait olan boynuz, ziyaret
türünden yatır mezarlarında, Uluğ Türkistan ve Türkiye’de çok görülür.
Ayrıca boynuz “aldatılan erkek”e de ima olunmuştur. Postere
dönüştürülmüş minyatürler arasında, boynuzlu geyiklerle yakınlık kuran
bayan resimler derledik.
Kum’da; İran- Irak Savaşında, Amerika saldırısında ve İran İslam
Devriminde hayatını kaybedenler için, büyük şehitlikler
oluşturulmuştur. Her yaştan bu insanların resimleri standart, sabit,
madeni çerçevelerle sergileniyor. Özellikle Perşembe günleri halk bu
ziyaretlere toplu halde muhakkak gelmekte böylece yüzlerce insan
toplanmaktadır. Halk burada Kelam-ı Kadim okuyor ve sadaka veriyor.
Bugünkü Meşhed şehri, gayri meskun iken İmam Rıza’yı halkıın gözünden
uzak tutmak için buraya defnedildiği ifade edilmektedir. O dönemde
Harun Reşit’in ikinci valisi, bugün tamamen zirai alana dönüşen eski
Mesed’de ikamet etmekteymiş. Bugünkü Meşhed’in ziraat alanı ve şehrin
merkezi İmam Rıza Vakfından. Halka icarla verilmekte veya vakıf adına
yerleri kullanılmaktadır. Meşedim merkezindeki Büyük Çarşı 24 saat
gece ve gündüz açıktır. Vakıf geliri ile muhtaç halka hayır
işlenmektedir. Ancak halk arasında İmam Rıza’nın defin şekline dair
yayılan bir şaiyanın bir kısmını ilmi yayınlar onaylamamaktadır. Prof.
Dr. Avni İlhan, İmam Ali Rıza’nın da ölümünü anlatan ilgili eserinde;
Me’mun, Tus şehrinde ateşli bir hastalığa tutulan ima Ali er Rıza’yı
günde iki defa ziyaret etmiştir. Seferine ara verip orada günlerce
kalmıştır. Ali er Rıza ağırlaşınca da ağlayıp başını dövmeye
başlamıştır “ efendim, Vallahi bilmiyorum hangi felek daha büyüktür?
Seni kayıp etmem, senden ayrılmam mı? Yoksa insanlar sana tuzak kurup
seni öldürdüğüme dair atacakları ithamlar mı” dediğini belirtir.
İsfahan’da Tavus kuşu minyatürlerde, posteri yapılmış minyatürlerde ve
duvar posterlerinde oldukça geniş yer tutuyor. Tavus kuşu muhakkak
Yezidilik ile itibarlanmayabilir. Bu süslü-sevimli tarihi hayvanların
uzun süre saray hayvanı olduğu bilinmektedir.
Ateşperestler-Ateşgedeler tapınağı İsfahan’da şehir kenarında
fevkalade sarp bir kayalık tepenin üzerindedir. Burası tamamen
harabeye dönmüştür. Bazı duvar kalıntıları kalmıştır. Duvarlarda
herhangi bir yazı veya şekil kalmamış kerpiç olarak inşa edilmiştir.
İran’ın resmi kayıtlarına göre, halen İran’da Zerdüşler de
yaşamaktadır. Ancak bu tepe ve tapınak ziyarete açık değildir.
İran Türklüğü Şii- Caferilik İslam inanç kodu veya kodları etrafında
İran’ın aynı inançlı diğer halkları ile büyük ölçüde aynı değerleri
paylaşmaktadır. Şüphesiz Türk olanlara has inanç farklılıkları vardır.
Ayrıca Sunni Türklerle Şii Türkler arasında da sadece Türklere mahsus
olan inançlar yaşamaktadır. Seyahatimizin 12 günlük süresinde imkan
bulabildiğimiz nisbette bu tür inançların tespiti cihetine gittik.
Ancak Şii Caferi inanç sistemi İran’da bilhassa Kum’da halk
inançlarında büyük ölçüde ortak payda durumundadır. Şii-Caferi inanç
yapısı, dönem dönem tali yorum farklılıklarına uğramış, resmi ideoloji
ile farklı zeminde bütünleşmiş iken, bu değişme ve şekillenme halka,
etnik yapı farklılığına göre yansımamıştır. Yaptığımız tespitleri
aktarmaya çalışırken bunların genel Türk halk inançları ile olan ortak
yönlerini de vurgulamaya çalışacağız.
Anadolu Türk Halk sufizminde Ocakların önemli bir yeri vardır.
Bilhassa Alevi- Bektaşi inançlı kesimler arasında “Ocak” “Ocaklı”
olmak, “Ocağa Bağlılık” önemli bir faktördür. İran’da ise ocaklar pek
yaygın değildir. Ocak kültürü yerini Seyit kültürüne bırakmış veya
Ocak inancı bu bölgede islami bir kimlik kazanırken “Seyitlik”
kimliğine bürünmüştür. Seyit’in Seyitle evlenmesi ile seyitlik devam
eder ise, yeni nesillere “tebatabi” denir. Seyit erkek seyit olmayan
bir bayanla evlenir ise, dünyaya gelecek yeni nesiller de seydi
olurlar.annesi seyit babası seyit olmayan jenerasyonlar için “Ebter”
denilmektedir. Bunlar “Misra” olarak bilinirler ve seyitlik onlarda
sona erer.
Siyasi şia yanlıları da Ehl-i Beyt aşkını, siyasi araç olarak kullanma
geleneği var. İmam Ali er Rıza, rahmete çıktığı gün olay çıkmasın diye
halktan saklanmış ve geceleyin yıkanıp defnedilmiştir. Allahın rahmeti
üzerine olsun.155Bu tür olaylar seyitler arası itilafları doğurmuştur.
Seyid ailenin bayan ferdine “seyide” denilir. Seyid Ocaklarının
hikmetleri belirli branşlara ayrılmamıştır. Şeyhi hayatta olan seyit
ocaklarından teberekün toprak ve su alınır, muhtelif gereksinimler
için istifade edildiği olur. Hayattaki, seyit teberekün vereceği suyu
önce kendisi içer sonra içmek için bekleyen şahsa içirir.
Mahsume veya Mahsun Fetine dua edilerek çeşitli ihtiyaçlar için
başvurulan bir kapıdır. İçi tamamen ayna techizatla süsülenmiş bu
türbe Kum’daki Ulu Camii’nin bitişiğindeki Feyziye Medresesi
kompleksinin içindedir. Burada da ayna teyzinatın, yaradılanın
yansıması olduğu zihniyetinin bir tezahürü olduğu ifade edilmektedir.
Şi-Caferi süslemesinde ayna çok yaygın ve çok başarılı uygulanmıştır.
Türbenin tan orta üst noktasında asılı büyük yeşil renkli bir buket
var. Bu bize Anadolu’nun bazı Alevilerinde yaygın olan “Muhammed Ali
Nuru”nun gökkubbede asılı Yeşil Nur şeklindeki kandili inancını
hatırlattı.
Farklı olduğunu sandığım bir tespit de abdest alma zarureti ile ilgili
idi. İfade edildiğine göre, cenaze namazı duadır. Dua yapabilmek için
abdest alınması zarureti yoktur. Abdest almak ve gusullü olmak
zarureti yoktur. Cenaze namazı kıldıran imamın abdestli olması
yetmektedir. Camiye ziyaret için ve görmek için gidildiğinde de
abdestli olmak zorunlu görülmemektedir.
Şii- Caferi inançlı bir müslüman namazı bitirdikten sonra gıyam
halinde kıbleye dönük vaziyette şahadet parmağını Kerbelaya doğru
uzatır ve İmam Hüseyin’i selamlar sola doğru parmağını tutarak
Horasan’da İmam Rıza’yı selamlar.
Şii-Caferile namaz tesbihi çekerken, dikkatimizi çeken bir husus oldu.
Sunniler; “Suphanallah, Elhamdülillah, Allahuekber” sıralamasına göre
tesbih çekerken, Şii- Caferi müslümanlar Allahuekber sıralamasına göre
çekiyorlar.
Sunniler ezanı ile Şii Caferilerin ezanları arasındaki iki yerde fark
vardı. “Eşhedü Enne Veliyullah ve Eşhedü Enne Aliyyen Hüccetullah” ve
“Hatte alel- hayrul amel” ibereleri ilave edilmiştir. “Hüccet” delil
demektir. Bu ifadelerle halkın imam etrefında toplanması
amaçlanmıştır.
Evvelce de belirtildiği gibi, İran’da her Perşembe günü şehitler için
merasim yapılır. Halk o gün Gülzar- Şüheda (Şehitler Gül Bahçesi) ya
gelir, şehitler için fatiha okur. Gömülü halkın üzerine bastığı kabir
taşlarında , çiğnenmesin diye “Allah” kelimesinin yazılmasından
kaçınılır. Afişlerde de(A) konulur. “Allah” yazılmaz. Taziyet
Meclisleri, ölü mevlütlerinde ikram vardır. İkram edilen kimse, ikram
edene “İhsan- İhsan” der. Bu Allah’ın ikramına nail ol demektir.
Caferi Türklerde, Caferilik inancından kaynaklanan inanç farklılıkları
muhtelif vesilelerle de belirtildiği gibi cami çevresinde doğal olarak
daha bariz gözlenmektedir. Biz bu kapsamdaki düşüncelerimizi zaman
zaman açıklayacağız.
Antikacılardan temin edilebilen bir gümüş paranın, bir yüzünde
“Lailahe İllallah Muhammeden Resullah Ayyen Veliyullah” yazısı ve bu
yazının etrafında ise “Bende-i Şahı Veleyat Hüseyin1133 Durube Darbı
Tıflis”yazısı ve 14 köşeli yıldız şekli vardır.
Sunnilerdeki “Radi Allau an” (Allah razı olsun) Caferilerde “Selam
Ullahi Aleyh” (Allah’ın selamı üzerine olsun) denir,Ehl-. Beyt için
kullanılır. Evvelce de değinilen, Penç-i Ali Baba; Raesullah. Hz.
Fatma, Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz, Hüseyin’i temsil eder. Türbe
bayraklarının gönderlerinin ucuna alem diye takılır. Şifa taslarının
içine konur, Ehl-i Beyt ve Seyid mezarlarında olur. Muharrem aylarında
ise, Muharrem bayrağının gönderine Hz. Abbas’ın kolunu temsilen alem
olarak takılır. Türk dünyasında bilhassa Caferi inançlı kesimde çok
yoğundur. Biz Güney Türkistan, Kuzey Irak ve Nahçıvan’da çok
rastladık. Eskiden Kars’ta da vardı.
Mevludu Nebevi’de olduğu gibi, Hz. Ali ile de ilgili kesik baş
anlatımları vardır. Hz. Ali için Mollaların anlattıklarına göre; Hz.
Ali Yedibaşlı Ejderhayı kovar, Ejderha derin bir kuyuya girer, Hz. Ali
Zülfikarı kuşağının ucuna bağlayıp kuyuya sarkıtır. Zülfikar, kuyunun
içerisinde ejderhanın başını keser. Türkiye’de kesikbaş 156kousunda A.
Yaşar Ocak detaylı çalışmıştır. Bizim de tespitimiz oldu.157 Caferi
inançlı Türklerde, “Sadaka bela savar ve sadaka bereket sağlar”diye
yaygın bir söz var. Şehirlerarası yola çıkan şoförler, şehir
çıkışındaki sadaka sandıklarına para yardımı yaparlarken, Semerkant’da
sabahın erken saatlerinde Semerkand- Taşkent istikametinde yol
güzergahına çıkan çörekçiler (ekmekçiler) yolculara nan (ekmek)
satmaktadırlar. İfadeye göre bu uygulama Timur baba zamanından
kalmıştır. Timur sefere çıkınca halk buraya çıkar, Timur’un askerine
ekmek verirmiş. İnanca göre yola çıkana ekmek vermek, verenin ve
verilenin hayrınadır. Taşkent’te ev ziyaretine giden kimse eli boş
gitmez tercihen ekmek götürür. Anadolu’da yeni gelin veya bebek bir
eve gelmiş ise, eli boş gönderilmez bu arada ekmek de verilir.
Caferi inançlı İran Türklerinde nezir, adak olarak, Anadolu’nun bazı
kesimlerinde görüldüğü gibi kurbanın yanı sıra Oruç da olabilmektedir.
Fakir doyurma gibi imamların veya imamzadelerin türbelerinin ziyareti
de bir nezir olabilmektedir. Mesela “Sınıfımı geçiyim inşallah
Masume’nin ziyaretine gideceğim” gibi.
İş yerinin bereketinin,erkekten evin bereketinin kadından geçtiğine
inanılmaktadır. Anadolu Türklerindeki “Kadın var arpa ununu aş eder,
kadın var buğday ununu taş eder” inancı Caferi Türklerinde de vardır.
Ayrıca kişinin doğuştan uğurlu veya uğursuz olabileceğine de
inanılıyor. “Gademiniz (ayağınız) yahşı geldi yağış yağdı bereket
geldi” denilmektedir. Gözü doymayan insanlar için de “Allah bes baki
heves” veya “Hasbi ya Allah ve Ni’mel vekil”denilmektedir. Hayır
işleyip bir aç doyurana ise “Allah özbeytini nasip etsin, Allah kabul
eylesin” denilmektedir. Anadolu Türklerinde kalabalıkta araba sürenler
veya hamallar “Yallah Yallah deymesin” derler. Caferi inançlı Türkler
“Ya Allah, Ya Allah sakla, sakla” demektedirler.
Yemeklerden önce ve sonra, masadakilerden birisinin sofra duası
yapmasından sonra Fatiha okunur. İkramı yapana dua ediliyor. Yemek
meclisini idare edene Tomata deniliyor samimi meclis yemeklerinde
Tomata masasının üst başında oturur, ikrama riayet etmeyenlere 40
şallah (kamçı) vururlar.
Sık yapılan esprili bir yemek duasına göre;
Allah me atine pilov
(Allah bizlere pilav ver)
Min fevkihi kere ve
(üzereinde de yağ ver)
Min tahtihi pere ve
(İçinde de et ver)
Min yeminihi puğa ve
(yanında da ayran ver)
Min yesarihi Şire
(diğer yanında da şerbet ver) demektedir.
Caferi Türklerinin sık yedikleri yemekler, Cüce (Piliç) Kebab ve Cilo
Kebabıdır. Cilo Kebabı’nın döğme ve kuşbaşısı olmaktadır. Din
adamlarının iştahlı olduklarını gösteren bir espriye göre, “Mollanın
karnı (midesi) Allah’ın ambarıdır” benzeri espriler Erbil-Irak
Türkmenlerinde de vardır.
Caferi Türkleri arasında “Halis İnsan”, “Nefsine temiz insan”. “Eceli
önüne geçilmez”, “Herkes rızkı kadarını yer” gibi kavramlara dair
güzel anlatılar dinledik. Türk halk sufizmine dair bu bulunmaz
malzemeyi daha iyi derleyip toplamayı sonra da neşretmeyi düşünüyoruz.
Attar’ın ülkesi Nişabur’da halk sufizmi olmaz mı?
Kum’da dini doku toplumun her kesimine sinmiştir. 12 imamdan Hz.
Rıza’nın kızı Mahsume Fatime’nin adına yaptırılan, cami içerisinde
cami tabanında seyitlerin mezarları var. Mermer mezarların kitabeli
kabir taşlarının üzerinde halk namaz kılıyor. Caminin iç duvarlarında
mermer kitabeleri var. Halk bunların önünde durup ruhlarına Fatiha
okuyor. Ayrıca cami duvarlarında kristal avizelerin altında Ayetullah
resimleri olabiliyor. Camiye gelen seyitleri siyah sarıklarından
imamları ise beyaz sarıklarından tefrik etmek mümkündür. Cami
içerisinde türbeyi ziyarete gelen siyah çarşaflı kadınlar erkek cemaat
arasında dolaşabiliyorlar. Camilerde türbet veya mühür denilen ufak
taşlar namaz kılınca türbeye konuluyor. Secdeye varınca alın bu taşa
tekabül ediyor. İfadeye göre namazda alın ve burunun toprağa değmesi
sünnettir. Bu nedenle bazıları burunları için de bu taşları
kullanıyorlar. Esasen bu taş, preslenmiş bir topraktır. En pak toprak
Kerbela toprağı olduğu için oranın toprağından yapılmıştır.
Türbetlerin üzerinde 12 imamdan bazılarının resmi var veya kutsal
mekanların şekilleri oluyor. Üzerleri aynalı olanların aynalarının
üzerinde, keza büyük imamlardan bazılarının resimleri var. Bunları
çarşıdan satın almak mümkündür. Anadolu’da tasavvuf bilginleri bu
kutsal toprağın bu tür amaçlarla kullanılmasını yerinden alınmasını
pek onaylamamaktadırlar.
Biz, Mardin’de, Darül Zaffaran Süryani Manastırında, metropolit ve
rahiplerin duvar içerisinde ve kilisenin mahzeninde gömüldüğünü
öğrendik. Bu durumu bize yetkililer “Metropoller, dine koydukları
kurallar, muhtevalı hizmetleri ile dinin inşasına hizmet etmişlerdir.
Dini temsil eden manastır ve kiliselerin, bunların koydukları kurallar
ile yeniden yapılanmalarını sağlamaktadırlar. Bunun için bunlar
öldüklerinde manastırın sütun taşlarından birisi çıkarılır, metropol
oturur vaziyette oraya defnedilir. Rahipler ise kilisenin zeminine
gömülür” demişlerdi. Kum’da taklit mercii olan ayetullahlar cami
duvarına gömülürler. Ayin sırasında, Süryani, gömüldükleri yerin
duvarı üzerine ismi yazılı metropole bakar, Onun Süryaniliğe getirdiği
katkıyı kalbinde duyar. Caferilikte her mollanın bağlı oldukları
farklı Ayetullahları olabilir. Her molla kendi cemaatine öz
ayetullahını önerir. İfadeye göre, bu uygulama dini bölünmeye yol
açmamaktadır. Ancak siyasi bütünlüğü bozabilir. Taklit, sadece
meşruhat ve müstehabat üzerindedir. Yani sevap olan şeylerdedir.
İran’da bilhassa, Kum ve Necef’te büyük çaplı dini turizm var. 12 imam
ile ilgili çeşitli posterler, imam kültü ile ilgili dini levhalar ve
benzeri eşyalar oldukça yoğun. Mühürlerin altına serilen mendil
seccadeler, maden işlemeleri ile eşyalar, hep imamiye zihniyeti
üzerine oturulmuştur. Bu hususa muhtelisf meselelerle tekrar
değineceğiz.
Evvelce de denildiği gibi İmam Rıza’nın kızı Fatime Kum’da Masume
olarak bu kısa isimle tanınıyor. Şehre ilk gelen kimse onu selamlamak
için ziyaretine gidiyor. Şehirden ayrılan da, veda için bulunduğu
camiye tekrar gidiyor. Her defasında vakit namazlarına ilaveten iki
rekat ziyaret namazı kılınıyor. Halk kadın erkek her türlü hacet için
Masume’ye gidiyor. Bulunduğu camide imamın namaz kıldırdığı zemin,
cemaatin namaz kıldığı zeminden 40 cm kadar daha aşağıdadır. Burası
sadece bir kişinin namaz kılabildiği bir mekandır. Anadolu’da banyodan
sonra, seyahatten evvel ve sonra, müjdeli haber alınca, camiye girince
iki rekat selam ve şükür namazı kılınır.
İfade edildiğine göre Humeyni döneminde islama girmiş, islam evveli
inançların uzantısı karakterindeki, ayet şeklinde göz, şahmeran
türünden bidadlarla mücadele edilmiş hurafeler önlenilmeye
çalışılmıştır. Ulu caminin sütunlarında bulunan taş kabartma insan
figürleri büyük ölçüde kazınmıştır. Türbelerde tavafın kaldırılması
için kadın ve erkek ziyaretçi bölümlerinin arkasına kafesli altın
perdeler çekilmiştir. Bu uygulamayı Masume’nin türbesinden sonra biz
başka yerlerde de gördük. Bize göre dini folklor yok edilmemiş
Muharrem’e endekslenmiştir. “İran’da gözleyebildiğimiz kadarı ile dini
folklorde imamiyet zihniyetinin hizmetine girmiştir.” Derken,
Caferi-Şii inancın bi’dad kabul etmediği bir çok uygulama Sunnilerde
şirk olarak anılmaktadır. Mesela camide insan resmi bulunabilmektedir.
Diğer taraftan genelde yasaklanmasına rağmen İmam türbelerine adak
bezleri sağlanabilmekte, türbe demirlerine kilit asılabilmekte,
türbelerin bulunduğu camiler dış kapılarında başlanarak öpülmek
suretiyle türbe ziyaret edilmektedir. Türbelerin bulunduğu camilere,
türbe selamlanarak girilip çıkılmaktadır. Şehirlerde ilk işe giden
esnaf bulunduğu yerden türbenin bulunduğu ciheti selamlamaktadır. Bu
uygulama sadece 12 imam ve onların neslinden gelenlerin türbeleri için
yapılmaktadır. Vahabilikte tamamen kaldırılan dini folklor, günümüz
şiasında imamet etrafında toplanılmış, imametin günümüzdeki
temsilcileri tarafından devam ettirilmektedir.
Ne zaman başladığını bilmemekle birlikte, Anadolu Alevi-Bektaşiliği
ile Ehl-i Beyt kültürünü oluşturan unsurlar arasında her vesile ile
bir bağ kurmak isteniyor. Her iki kesimin kurum ve kuruluşların
arasında ilişki aranıyor. Anadolu Aleviliğinde “Zincir Vurma” yoktur.
Esasen Ehli Beyt’i katleden, katliama ilgisiz kalanlar ile olayla
ilgisi olmayanlara, maksatlı siyasi kimlikler yüklenilmektedir.
Şii inançlı müslümanlarda, ölüler kültü de bir kot olarak gelişmiştir.
Kum’da ilk iş büyük kabristanı ziyaret ettik. Buralarda Şah rejimine
karşı direnişte, İran-Irak harbinde ve Amerika’nın İran’a
müdahalesinde şehit olan her yaştan İranlı yatmaktadır. İranlı tabiri
de Türkiye’de Fars karşılığında algılanılmaktadır. Halbuki İran bir
coğrafi tanımdır. İranlı bu coğrafyada yaşayan bütün insanlar, bu
arada çeşitli insan topluluklarında tabii ki İran Türklerini de
kapsar. Hal bu olunca bu kabristanlar da İranlı Türkler de
yatmaktadır. Onlar da İranlılığın ortak değer yargıları adına şehit
olmuşlardır. Caferi halk inançları aynı zamanda büyük ölçüde Türk halk
inançlarıdır.
Şii camilerinde, zemine konulan mezar taşının üzerinde namaz
kılınabildiği gibi, ölülerin mezarı da düz bir satıh oluşturuyor.
Onların da mezar taşlarına onları ziyarete gelenler basabiliyorlar.
Ölü yakınları, ziyarete geldiklerinde kapatan kabir taşının üzerine
çömelip, Kelam-ı Kadim okuyor, dua ediyor. Üstü yekpare taşla kaplı
mezar geleneğinin Selçuklular ve onlardan evvel Türklerde görüldüğünü
biliyoruz. Bu arada cami zeminine olduğu gibi şehitlik zeminine de her
mefta defnedilmemektedir. Bu tür defin bir itibar meselesidir. Anadolu
halk sufizminde ulu kişilerin türbelerinin eşik taşı altına defin
edilmekle, o şahsı ziyarete gelenler tarafından çiğnenerek ecir
kazanmak inancı vardır. İran’da kabirler mezarlığın zemininde iken,
camilerde seyitlere uygulandığı gibi şehitliklerde de şehitlerin
resimleri duvarları süslemektedir. Böylece seyit ve ölünün Allah
indindeki itibar beraberliği mesajı verilmiş olmaktadır.
Ehl-i Beyt Kültürünü Araştırma Vakfı’nın, halk inançlarına yönelik
çabalarını bariz bir şekilde görebileceğimiz bir seksiyonuna
rastlamadık. Görebildiğimiz bölümlerde ise, halk inançları
çalışmalarını yeterince araştırabilmek imkanını
bulamadık.E.K.A.Vakfının, dar anlamda hedefleri itibariyle, halk
kültürü veya dini folklora bid’ad olarak algılayabiliriz. Ancak
meseleye geniş anlamda bakılınca, bize göre bu husus özel önem arz
etmektedir. Anılan Vakıf, bir kültürü yeniden inşa etmektedir. Ehl-i
Beyt Kültürü, genel islam kültürünün bir parçasıdır. Bu inanca öncelik
veren Türkler, İran halkı itibariyle çoğunlukta iken, Dünya Şiiler
itibariyle de çoğunluk Türklerdedir. Türk Kültür Kurumları, bu çalışma
vasatı ile, İslam ve Türklük adına ilgilenmek zorundadır.
İsfahan (Mescid-i İmam Şeyh Lutfullah) Ulu Cami’de çapı 2-2,5 metre ve
yüksekliği1-1,5 metre olan kara taştan oyularak ve yontularak yapılmış
bir tas veya kazan var.İfadeye göre bu tas su dolu olur ve cemaat
buradan şifa niyetine su içermiş. Ayaklı tas tasın cıdar kalınlığı, 30
cm. kadar ve dışı tamamen sabit figürlerle işlenmiştir.
Tebriz’de “Musalla”diye bilinen Cuma namazının kılınmasına hasredilmiş
her şehirde ancak bir tane bulunabilen bir mekan gezdik. Erzurum’da
şimdiki köşk semtinde, bir dönem açık alanda dikili bir taş vardı.
Taşın ismi Namazgahtı. Bu alanda bir dönem namaz kılındığı ifade
ediliyordu.
Kum’da “Hüseyniye” diye bilinen, Muharrem aylarında ve büyük imamların
vefat günlerinde Deste(Zincir) vurulan, mersiye okunulan mekanlar var.
Anadolu’nun Alevi- Bektaşilerindeki Cem Evinin mümasili olduğu ifade
edilmektedir. Ehl-i Sünnet’te bulunmayan bu müessese için “camide
yemek yenilmeyeceği, burada gerektiğinde namaz kılınabilmekte ve
ayrıca dem çekilmez, saz çalınmaz cem yapılmaz. Hüseyniler giderek
yerlerini camilere bırakırlarken, Kuzey Azerbaycan’da da zincir vurma
uygulaması kaldırılmaya başlanmıştır. Caferi Türkler Anadolu
Alevilerine içkici gözü ile bakarken, Caferi kuruluşları ile Bektaşi
kuruluşları arasında bağ kurmaktan da vazgeçmiyorlar. Biz Kum’da Şaki
Muhammed Muntarazi Caddesi’ndeki Hüseyni’nin resmini çektik. Mescide
dönüştürülmüş Hüseyni de gördük.
Kum caddelerinde duvarlara asılı laiklik karşıtı yürüyüş ilanlarının
cami duvarlarında da asıldığını görmek mümkündür. Afişlerde
Ayetullahlardan bahsedilirken Ayetullah kelimesinin başındaki “Ayet”
kısmı yazılıyor ve (...) konularak “ullah” kelimesinin yazılmasından
sonra devam ediliyor. Böylece Allah’ın ismi yerli yersiz kullanılarak
saygısızlık yapılmış olunmuyor. Afişlerin yere düşmesi halinde sakınca
önlenmiş oluyor. Üzerine basılmış mezar taşlarında olduğu gibi...
Muhtelif konuşmalarda “Hüseyni” tanımının sık sık geçmesi dikkatimizi
çekti, Alevi Zazalar’ın inanç kimliğini anlatırken Mehmet Şerif
Fırat’ın “Alevi Bektaşi- Hüseyni” olduklarını söylüyordu. Bu konuda
bilgi aldığımız Bilgin Coşkun, kendilerinin de Hüseyni olduklarını
mezhep farklılığı nedeni ile çevre ile ilişkilerini karşılıklı hoş
görü üzerine inşa ettiklerini inançlarına müdahale istemeyen ve farklı
inançları olanlara da müdahale edilmesine karşı olduklarını, bu konuda
tavize tahammüllerinin olmadığını; her Caferinin aynı zamanda Hüseyni
olduğunu, her Hüseyninin Caferi olduğunu ve bu zihniyetin bütün
Caferilerin ortak görüşü olduğunu, söylüyorlar. Ehl-i Beyt’ten neden
Hasani veya Abbasi değil de Hüseyni adının geçtiğini ise, “Kerbele
kıyamı bunun izahıdır” şeklinde açıklıyorlar. Hüseyni tanımındaki
dünya görüşünü, ziyaretinde bulunduğumuz Ayetullahların bir kısım
açıklamalarında ve İslam Mezhepleri Arası Diyalog Merkezi Kum
Şubesi’nin yetkililerinden de dinledik görüşmelerimiz Farsça ve Arapça
oluyordu. Ekibimizden Prof.Dr. Şaban Kuzgun her iki dili de kısmen
biliyordu. Abdulkadir Sezgin ve Yümmi Sezen Arapçaya biraz aşina
idiler. Tercümeleri Bilgin Coşkun yapıyordu. Onun Farsçası ve bilhassa
Arapçası oldukça iyi idi. Ben İngilizce bilen din bilginine pek
rastlamadım esasen aramadım da . Anlaşmayı muhatabım Türkçe bilmiyor
ise, tercüman aracılığı ile sağlıyordum. Vakit dar görüşülen konu ve
gidilen yer çok olunca, bir çok konunun ayrıntısına girilemiyordu.
Kum’da cemaate mensup kesim tokalaştıklarında, tokalaştıkları
ellerinin şehadet parmağını öpüp başlarına koyuyorlar. Bunun anlamı
“senin hakkındaki kanaatim sözümle ikrar ettiğim ile iman ettiğim
aynıdır, dilimle gönlüm bu konuda hem fikir”dir.
Türkiye’de yapılan din kültürü, islam sosyolojisi konuları muhtevalı
araştırmalarda gözden kaçan bir husus var. Sunni, Hanefi islam
taassubumuz bir çok kültür verimizi Zerdüşleme ait olabileceği
gerekçesi ile dışlamamıza yol açabilirken, bir çok milli,kültürel
değer verilerimizden de Şii-Caferilikten uzak durma adına vazgeçmişiz.
Bunları sahiplenebilmek veya paylaşabilmek için peşin hükümlerden
vazgeçip araştırmaları derinleştirmek gerekecektir.
Kum’da medrese eğitimi olmayan ilk okul öğrencileri öğretmenlerinin
nezaretinde Mescid-i Azam gibi büyük camilere Medreseyi tanımaya
götürülmekle bu kuruluşlar ve buralarda yapılan medrese eğitimi
hakkında bilgi sahibi olmaları sağlanmaktadır. Kum’da Hz. Masume
(Fatime) ve Necef’te İmam Hz. Rıza’nın türbelerinin bulunduğu cami
yakınında çeşitli hacetleri için gelmiş gruplar halindeki kadınları
görmek mümkündür. Ziyaret için içeriye çocuklar ile birlikte
girilmektedir. Türbe içi izdihamı, görevliler “per” kullanarak
önlüyorlar. Bu tür makamların geceleri kapılarının önünde yatılarak
sabahlanıyor, böylece şifa umuluyor. Bu uygulama Anadolu’da
görülebilmektedir.
Meşed’de İmam Rıza’nın türbesine dönük köşeleri dönen her Caferi,
türbeye ne kadar uzakta olursa olsun, türbe görünmese dahi, türbeye
doğru döner ve türbeyi bulunduğu yerden saygı ile selamlar Kum’a ve
bilhassa Meşed’e giden her Caferi, ilk gün ziyarete mutlaka gider bu
iki şehirden ayrılmadan evvel de her iki türbeye veda ziyareti yapar.
Türbe mekanlarından çıkarken, geri geri çıkılır. Türbenin kapısı,
eşiği, dış kapıdan girilirken öpülmeye başlanır. Türbenin altın
muhafazasına ziyarete gelen halk eşyalarını,yüzlerini çocuklarının
yüzlerini sürerler.
Seyit Maraşi’nin gabri dökümantasyon merkezinin giriş kapısının
altında iken (alimler beni çiğnesinler sevap kazanayım) zihniyeti ile
türbesi merkezin giriş kapısının sağındadır. Buradaki sandukanın
üzerinde bir vazo ve içerisinde plastik çiçek, türbe mahallinin
duvarında ise, Maraşi’nin resmi asılıdır.
İran’da Caferi inançlı Türklerde, cami ve türbe kapısını öpmek, inanca
göre Hz. Ali, Hz. Abbas, Hz. Fatima’dan gelmektedir. Bunlar da zamanın
da Peygamber Efendimizin kabrini öpmüşlerdir. İmamiye’de kabir öpmek
ve tavaf çok yaygındır. Yapılacak tavafın sayısını, niyet edenin
niyeti tayin etmektedir.
Kum yöresi Caferi inançlı Türklerinde, her masum ve masumenin Türkçe
yazılmış kasideleri vardır. Bu kasideler camilerde kandil günlerinde
okunur. Mesela Hz. Fatime ile ilgili kaside onunla ilgili günde
okunur. Büyük meddahlar bu tür günlerde, ünlü kaside hanlara ait
eserler okurlar. Mersiyeler sadece Muharrem ayında değil, zaman zaman
muhtelif vesilelerle de okunurlar.
İran’da Caferi inançlı Türklerde, eskiden tavaf çok yaygın iken, şimdi
Kerbele ve Necef’te devam etmektedir. İnanca göre imam, canlı Kabe
olarak kabul ediliyor. 12 imam ve 14 Masum-u Pak’ın türbeleri bu
kapsama girmektedir. Kum’da ve Mesd’de türbelerin etrafı kadın ve
erkek bölümleri olarak ayrıldığı için, türbelerin etrafı bir perde ile
bölünmüş, böylece tavaf önlenmiştir. Ayrıca “bunlar sizin küçük
rablerinizdir” inancından hareketle, başına dönme inancı doğmuştur.
Çocuk veya baba büyük bir beladan kurtulunca, baba veya oğlu diğerinin
“başına döner”.
Kum’da dini folkloru, İmamed ve Ehl-i Beyt ile bütünleştiren,
muharremlik kültü etrafında canlı tutan her seviyede kitabın
satıldığını görmek mümkündür. Ancak bunların arasında Türkçe yazılmış
eserleri maalesef bulamadık.
İmamed kültü ile ilgili posterlerde, İmamlarla ilgili anlatılan
menkıbeler resmedilmektedir. Yavrularını avcının elinden kurtarması
için, İmam Rıza’ya yalvarıp, onun yardımını alan ceylan posterinde bu
durumu görmek mümkündür. İran kültüründe dini anlatımlar, minyatüre
çevirip günümüzde de onlardan posterler yapmak geleneği çok yaygındır.
Mesela, güzelliği ile meşhur kölesi durumundaki Yusuf Peygamberi
davetlilerine göstermek için elma veya patates soymalarını isteyen
Firavun’un maliyecisinin eşi Züleyha/Zelihe hikayesinde olduğu gibi.
bazı minyatür iken postere dönüştürülmüş resimlerde de, günümüzde
Anadolu ve Nahcıvan’da adak ağaçları olarak bilinen ve dallarına adak
çaput bağlanan kutsal ağaçlar yer alışlardır. İmamed’de çaput bağlama
geleneği kakmamış, ancak türbe ağaçlarına değil, İmam türbelerine
bağlanır olmuştur.
Kum’da Peygamber efendimizi, 18 yaşında resmettiği iddia edilen bir
tablonun aslı halen İtalya’da bulunduğu ifade edilen “Şemail Şerif”
poster olarak satılmakta ve bazen de dergi kapaklarına
alınabilmektedir. Peygamberimizin resminin yapılamayacağına dair bir
hadis olduğu bilinmektedir. Tespiti yapılan bu tür bir resmin altında,
Müslümanların en büyük ve ulu, aynı zamanda dürüstlük ve doğruluğun en
sağlam koruyucusu Muhammed İbn-i Abdullah nakledilen şu açıklama
vardır: “Hz. Muhammed’in mübarek şemali, 18 yaşında iken, saygıdeğer
amcasının mahiyetinde ticaret maksadıyla Mekke’den Şam’a gittiği
sırada Nasrani bir rahip tarafından çizilmiştir.”
Hz. Ali’nin resminin yapılması Caferi inancına göre, islama aykırıdır.
Yakın geçmişte 12 imamın temsili resimleri yapılabilirken, resimlerde
imamların yüzlerine de yer veriliyor yüz hatları belirtiliyordu.
Şimdi, bu tür resimler de yüz kısımları kapatılmakta veya ışıkla
örtülmektedir. Hz. Ali’ye ait resimlerde, Hz. Ali nin yüzü “Tuttum
aynayı yüzüme Ali göründü gözüme” inancı gereğince Ali yazısının
içerisine alemin temsili resmi yapılmaktadır.
_Ehl-i Beyt’i esir alarak Şam’daki harabe bir mescide yerleştirdikten
sonra, Yezit’in Hz. Hüseyin’in kesik başını bir kap içerisinde Ehl_i
Beyt’e göstermek için gönderilişini anlatan temsili resimde, aile
efradı hanımların yüzleri giyindikleri siyah çarşafla kaplıdır.
_ Kum’daki Ulu Cami’nin duvarındaki büyük afişler; “Müslüman Bacı,
Çadır (Çarşaf) en iyi örtüdür. Bu nedenle Harem-i mateharra çadırsız
(çarşafsız) müşerref olmak yasaktır” yazısı vardır.
_Ehl-i Beyt’in şehit edilmeleri olayını canlı tutan posterler piyasada
satılmaktadır. Kum’daki Mescid-i Azam’ın dış duvarında bu tür resimler
sergilenmektedir. Ehl-i Beyt Kültürünü Yaşatma Kurumu’nun salonlarında
bu tür büyük tablolar var.
Temin ettiğimiz islami tarihe ait posterlerde Hz. İbrahim, oğlu
Hz.İsmail’i Allah rızası için kurban etmek isterken kendisine
kurbanlık koç getiren Cebrail dişi melek olarak tahayyül edilmiştir.
Uzun saçlı ve saçları çiçeklerle süslüdür. Bilindiği gibi meleklerde
cinsiyet yoktur.
Caferilik bilindiği gibi İmam Caferi Sadık Hazretlerinin İslama
getirdiği yorumlara dayandırılan dünya müslüman Türklüğünün bir
kısmını da içine alan mesleki bir yapılanmadır. Türkler büyük
çoğunlukları ile müslüman iken farklı dinlere inanan Türkler
olabildikleri gibi müslüman Türklerin hepsi aynı mezhepten
değillerdir. Caferi inançlı müslümanlar da şüphesiz muhakkak Türk
değillerdir. İran Türklüğü içerisinde Sunni hanefi olmayan çeşitli Şii
inançlara sahip kesimler de vardır. Caferilik Türk halk kültürü
üzerinde, yer yer kalınlığı değişe de bir perde oluşturmuştur. Bu çok
doğal sosyolojik bir olgudur. Biz boylar bazında Türk halk inançlarını
ele alırken Nigarilik, Çelebilik, Caferilik gibi inanç kesimlerini de
halk kültürü itibariyle ele almaya çalıştık.
TÜRK HALK İNANÇLARININ STRATEJİK BOYUTU-AZERBAYCAN
Dr. Yaşar Kalafat
ASAM
Kafkasya Masa Başkanı
Halk kültürü ve bu arada halk inançları alanında çalışıp sözlü
kültürün geleneğine ve onun ürünlerine ilgisiz kalmak doğal olarak
mümkün değildir. Bu itibarla halk inançları çalışıcısı olarak bizim
ilgi alanımıza giren araştırmaların muhakkak bir yerinde bir biçimde
sözlü kültürün bir öğesi bir tezahür şekli vardır. Tamamen bu alana
giren ilk çalışmamız ise aşk – aşık ilişkilerine dair olmuştur.158
Bu çalışmamızda yapacağımız örneklemeleri İran Türklüğünden seçtik.
Göçebe Bozkır Medeniyeti’nin üzerinden geçen yüzyıllara rağmen
günümüzde onların izlerini bugüne intikal eden cemiyetlerinde
görebiliyorsunuz. Bozkır medeniyetinin devamlılığını insan – tabiat,
insan-hayvan ve insandan insana ilişkilerde beslenme kültüründe, ev
eşyaları ve onların döşenmesinde halk tababetinde, zirai takvimde, el
sanatlarından görebiliyorsunuz. Bonisinin Türkler olduğu bu
medeniyetin İran’daki izlerini biz Talişlerde gördük. Bir kısmı Kuzey
Azerbaycan’da ve bir kısmı da Güney Azerbaycan’da yaşayan bu toplumun
bir yarısı tamamen yerleşik hayata geçmişken bir yarısı ise, hala
göçebe veya yarı göçebe hayat tarzı sürüyorlar. Bize göre dillerinde
Farsça ağırlıklı olarak hissedilse de Talişler Bozkır Medeniyetinin
derin izlerini taşıyorlar.159 İkinci müşahademiz Kaşkailer münasebeti
ile oldu. Kaşkai şiir ve müzik hayatı tamamen sözlü kültürün
karakterini taşıyordu. Hayatın diğer ürünlerinde olduğu gibi bir kısmı
yerleşik hayata geçirilmiş Kaşkailerde de Talişlerde olduğu gibi
Bozkır Medeniyetinin ve O’nun sözlü kültür geleneğinin
karakteristikleri çok canlıdır.160
İran Türklüğünü halk kültüründen yola çıkarak inceleyen bizim evvelce
birçok ufak denememiz olmuştu. Bu çalışmalar daha ziyade İran Türk
kesimlerini bölgesel isimleri ile ele aldığım çalışmalardı. Bunlardan
en derli toplusu: Kaşkay, Karapapah, Şahseven / Elseven, Karakoyunlu,
Kiresunlu, Avşar ve İsmaili Hazaralar gibi Türk boylarını ele aldığım
çalışmamız oldu.161 Bu çalışmamızda seçtiğimiz inceleme metodumu ve bu
metodu seçiş sebebimizi de ele aldık. Bu türden metotla ilgili
açıklamalarımıza bu yazımızda da yer vereceğiz.
Aldıkları yerel isimleri vurgulayarak bizim şahit olduğumuz en
sağlıklı çalışmayı Ali Rıza Şarrafi yapmıştı. “Ortak Türk Keçmişinden,
Ortak Türk Geleceğine Uluslar arası Folklor Elmi Konferansı”
sempozyumu162 münasebeti ile çalışmalarını ve İran’ı daha yakından
tanıma imkanı bulduğum A. Sarrafi hangi Türk boyunun İran
coğrafyasında nerelerde yaşamakta olduğunu hangi Türk kesimlerin bu
türden özel isimlerini çok eskilerde bırakıp ortak Türk ismi ile bir
bütün oluşturduklarını çalışmalarına yansıtmıştır. O’nun
çalışmalarından Türklerin İran coğrafyasındaki yaşadıkları bölgeleri
yoğunluklarına göre izlemek de mümkündür.163
A.Rıza Sarafi’den yaptığımız görüşmeler sonucu aldığımız bilgilerle,
evvelce İran’da yayınlanmış vilayet ve eyalet monografilerinden bölge
Türklüğüne dair derlemiş olduğumuz bilgileri de doğrulama ve
geliştirme imkanı bulduk. İstifade ettiğimiz yazılı kaynaklar Arap
harfli, Farsça veya Arap harfli Türkçe idi. bize yardımcı olanlar ise
çok kere halk bilimci değillerdi. Bu itibarla A. Saraffi’nin katkıları
için kendisine çok şey borçluyuz.
İran’ın kuzey-batı Türklerinin teşkilinde Türk boylarından Avşarlar
(Urmiye, Kazvin, Dikantepe, Dereges, Horasan’da) Miktarları 500.000
civarında olan Bayatlar (Şiraz, İsfahan, Makü’de), Begdilli
(Zencan’da), Kıpçaklar ( dağınık halde) Helec /Halaçlar (50-60.000
kişi olup Halaçistan’da), Tekeli (İran’ın Türkmenistan’a yakın
bölgelerinde), Zülgadır (Kazvin’de), Kengerli (Salmas ve Hoy’da),
Ayrım/Ayrımlı (Hoy’da), Karapapahlar (300.000 olup Salduzda), İrnanlı
ve Usanlı (Tahran’ın doğusu, Zencan ve Germisar’da), Karagözlüler
(Hemadanda), Borçalı –Karapapah (Hemadan ve Erak’da) Rumlu ve Ustançlı
(Bunlar Şah İsmail zamanında Anadolu’dan gelmiştir), Beydilliler,
Bayındır Kıpçaklar tamamen şehirleşmişlerdir. Akkoyunlular,
Karakoyunlular şehirleşen diğer Türk kesimler gibi birbirlerin
içerisinde erimişlerdir.
İran’ın Kuzey – Doğu Türkleri, Türkmenler ve Horasan Türkleri olarak
adlandırılırlar. Türkmenler Salur, İmur ve Dodurga boylarından iken
bugün Göklen, Yemut ve Teke Türkmenleri olarak bilinirler. Sayıları
7-8 yüzbindir. Horasan Türkleri ise 2 milyon civarında olup Horasan’ın
kuzeyinde Deregöz, Şirvan ve Bocnurdun ağırlık olmak üzere Neyşalur,
İsferain, Türbeti- Heyderiyye yaşarlar. Fendersek ve Ramyan bölgeleri
tamamen Türktür.
İran sosyal hayatında aynı mezhebe mensup olmak ırk veya dil
farklılığından halkın değer ölçüleri itibariyle daha önce gelir. Bu
özellik sadece sunni-şii farklılığından göze çarpmaz. Şiilerde
Alevileri İslamdan saymazlar. Şii inançlı Türkler evliliklerde Alevi
inançlı müslüman Türkleri pek tercih etmezler. Alevi İnançlı müslüman
Türk kesim daha kapalı bir hayat tarzı sürdürür.
İran Kürtlerinin yarısı sunnidir. Sunni kesimin hepsi Şafidir. Diğer
yarısının %35-40’ı Şii ve %5-10’u da Alevidirler. Kürtler arasında
Alevilik daha yaygındır. Şii Kürt, Alevi Kürdü kendisinden uzak tutar.
İran Türklüğünün %97’si Şii-Caferi %2’si Ehli hak ve %1’i Hanefi ve
Şafi olmak üzere sunnidirler. İran’da, Kızılbaş, Ehli hak ve Alevi eş
anlamda kullanılmaktadır. Aliul Allahiler, Göran olarak da bilinir.
Rumlu, Ustaclu, İspirli, Zülkadr. Türk boyları geçmişleri itibariyle
Kızılbaş iken zamanla Şii-Caferi İslam İnancını seçmiş olarak
bilinirler. Bir kısmı Alevi olarak kalmıştır.164
İran’da basılmış il yıllığı karakterindeki kitap çalışmalarındaki
monografiler bu alanda çalışma yapacak kimseler itibariyle önemli
kaynaklardır. Ancak bunlar bazan yazarının mensubiyetinden ve bazan da
yazıldıkları ortamın yeterince müsait olmayışından dolayı, Türk
kültürü etrafında birleşilmesinden ziyade, ayrışmayı hedeflemişlerdir.
Bu bakımdan Türk kesimleri ayrı ayrı Farsa çıkaran veya onların
Türklüğünü örtüleyen çalışmalar bu Türk kesimlerin boy bazanda ele
alınarak yaşadıkları kültürün Türke ait olduğu gösterilmelidir. Boylar
bazında ele alınarak işlenilen bu kültürel değerlerin Türke
mensubiyeti izah edilirken diğer Türk kesimlerle olan aynilikleri
üzerinde durulmalıdır. Benzerliklerden hareketle gösterilen bu aynilik
döneminden sonra boy isimlerinin kullanılması terk edilip ortak “Türk”
isminde birleşilmelidir. Bu uygulama şekli halk kültüründen yola
çıkarak millet olma rotasını yaşama sürecidir. Birinci safhada
kültüren Fars olmadığı gösterilmelidir.
İkinci safhada “kendisi” olduğunu gösterme safhasıdır. Bu itibarla bu
safhada boylar bazında halk kültürü ele alınmalıdır. Hemen akabinde
üçünü safha kültür bulgularının Türk kültür dairesindeki yerinin
işaretlenmesi gelmelidir. Bunun içindir ki, Türk boylarının halk
kültürleri yegen ele alınırlarken diğer Türk boyları kültürleri ile
karşılaştırılıp, bulguların genel Türk kültürü içerisindeki yerlerinin
işaretlenmeleri yönüne gidilmiştir.
Prof. Dr. Ahmet Kurt yaptığı bir çalışmasında yoğurdun, Avuzun,
Kımızın, Kurut’un neden bozkır kültürünün ürünü olduğunu kaçınılmaz
verilerle izah etmiştir. Çok kere Anadolu’da birçok deniz ürünü
isminin Rumca olduğu üzerinde durulur. Türk milli sebzelerinin
derinliklerinde göçebe bozkır medeniyetinin imzası vardır. Bunlar çok
kere yaygın olarak ziraatı yapılmayan veya henüz yapılmamış otlardır.
Bu olgu göçebe kültürün bir sonucudur. Göçebe yenilebilir otu toplar
ve yer. Nadiren de kurutarak yer. O’nun bostan ekip ziraat yapmaya
hatta otu kurutmaya vakti yoktur. O topladığı otu, daha sonra
kullanmayı düşünmüş ise, peynirine katmıştır. Otlu peynirin üretilme
şeklinin derinliklerinde bu gerçek vardır. Doğu Anadolu’da Muş ve
Van’da üretilen otlu peynire konulan otların isimleri ve bu
peynirlerin hazırlanış şekli bize bozkır medeniyetinin kültür
sınırları hakkında bir fikir verir. 1945’lerde Kars’ın dağ köylerinde
koyun kuyruğundan alınmış bir parça yağın tülbent içerisinde bebeklere
emzik olarak verildiğini biliyoruz. 2002 lerde biz aynı uygulamayı
Kazakistan kırsalında tespit ettik.
Kanaatimizce, günümüzde ziraatı yapılmıyor olsalar da kökünden,
gövdesinden, yaprağından ve çiçeğinden beslenme kültürümüzde
kullanılan yabani otlar isimleri ile tespit edilip bunların
fonksiyonları ve kullanım alanları incelenebilmelidir. Bunlar sonradan
verilmeye başlanılan ve Türkçe olmayan isimlerin boyunduruğundan
kurtarılmalıdır.
4.14 Ocak 2003 tarihleri arasında bulunduğumuz Bakü’de İran’da yapılan
14 Kasım ve 12 Aralık mitinglerindeki Türkçü gençlerin çoşkusu
tartışılıyordu. Mitinglerde gençler “Rus – Fars- Ermeni, bütün Türkün
düşmanı”, “ Benim dilim ölen değil, Fars diline dönen değil”, “ Ya
Karabağ Ya Ölüm”, “Azat olsun Karabağ mafta olsun Ermenistan”,
“Azerbaycan uyanıktır. Çöhre Ganiye dayanıktır”, “ Çöhregani ölmeyip
öz yolunda dönmeyip” şeklinde slogan atıyorlardı. Günümüzde savaşlar
ilkin kültür alanında başlıyor. Bu geçmişte de böyle idi. Zira bana,
bize ait olanın çatışması yapılıyordu. Bu kimlik demekti. Düşmanın
düşmanlığını ilan etmeden kişi veya toplum, kendini tanıma durumunda
idi. dilin ölmemesinin yöntemlerinden başlıcası, onu yaşatmasını
bilmekten geçer. Bir lider etrafında derlenip toparlanmanın kalıcı
olması için müesseseleşmek gerekir. Kültürü ihmal edilmiş toplum kısa
süre sonra ihtilafa düşmek zorunda kalır.
Rahmetli kültür alimi Yaşar Karayev bir sözünde “Karabağ’a giden yol
folklordan geçer” diyordu. Güney ve Kuzey Azerbaycan ile Azerbaycan ve
Türkiye’nin birleşmelerinin tartışılmakta olduğu günümüzde bu
hedeflere gidilecek ise halk bilimi köprüsünden geçilmelidir. Türk
Entegrasyonu için halk bilimi o derece önemli bir açardır ki, sadece
Türk dili ve İslam soydaşlar itibariyle değil. Bir kısmı Gregoryan
Türk olan Ermenistan halkı itibariyle de önem arzeder. Muhtemel bir
Aryan ittifakında Türk kültür genleri basat duruma geçebilecektir.
Ortadoğu ve Kafkasya’da Türk halk kültürünün “milli – medeni devlet
formatı”na dönüştürülebilmesi için halk kültürü çalışmaları bir çok
bakımdan elzemdir. Yok olma karşısında yapılacak mücadele ve var
olabilme yolunda yapılacak çalışmalar halk çalışmaları, Bozkır
Medeniyeti sözlü kültür yok sayılarak yürütülemez.
İran gibi, Suriye gibi165, Irak gibi Türklüğü siyasi sınırlarla henüz
tespit edilmemiş bölgelerin Türk kültürel hayatından bahsederken
onların Bayat, Beydilli, Afşar, Şamlu, Tekeli, Karapapah gibi Türk boy
isimlerinden yola çıkarak açıklamalar yapmak bir dönem için isabetli
bir strateji olabilir. Zira bunlardan bir veya birkaçı farklı
kombinasyonlarla bölgenin genel Türklüğünü meydana getirmiştir. Türk
boylarının bölgede dağılım yerlerinden yola çıkılarak sergilenilecek
bir kültür coğrafyası kültür kodlarının daha net görülmesini
sağlayabilir.İran’daki bir Türk kültür göllerinden yola çıkılarak
Karapapahları ele alırken Karapapah Türk Kültürünü Anadolu, Gürcistan,
Azerbaycan ve Ermenistan’dan örneklemek Karapapah Türk kültür denizini
ortaya koyacaktır. Bu denize Afşar Bayat denizleri de aynı yöntemle
eklenince, Türk kültür okyanusunun sınırları belirlenecektir. Bu
yöntem neden önemlidir? Bu yöntem karşısında Fars kültür Şovenizmi
Karapapahları Fars olarak göstermez. Zira Karapapahlar Fars
coğrafyasının dışında da Türk Halk Kültürünü yaşatmaktadırlar.
Bu yöntem karşısında küresel veya başka bir emperyalist kültürel güç,
Karapapah Türklüğün dışında farklı bir etnisite olarak gösteremez.
Zira yerel isimler çeşni arzetse de bu yöntemler kültürel değerlerin
aynılık arzettiği gösterilmiş olunur. Balkanlardan Uluğ Türkistan’a
Türk kültürü bu anlamda bir gerçektir.166
İran’da Fars milliyeti adına kültürel hayat iktidar olmuş iken, bazı
farklı milli kültürel kimlikler millilik vasıflarını
koruyabilmişlerdir. Türk kültürü bunlardan başlıcası olup bu kültür
halk kültürü olarak varlığını korumaktadır. İran Türk halk kültürü
çalışmaları ile Türk sosyal zemininde millete gidişte otodinamizmi
güçlendirilmiş olacaktır.
Türklüğü sadece büyük Türk kesimlerden ibaret olarak alamayız. Böyle
bir strateji nüfus ve alan olarak büyük olmayan Türk kesimlerin
Türklüğün dışında tutulmaları hatasını doğurur. Nihai senteze
gidilmesi süresince parçalardan en ufağı dahil kültürel değerleri ile
ele alınarak bütüne varılabilmelidir. Sosyolojik çapı ufak dar alanda
yaşayan Türk toplulukları, bir de Türk Ana kıtasına uzak düşmüşlerse
asimilasyona en müsait konumdadırlar. Bu itibarla bu türden Türk
kesimlere farklı kimlik verilmesini önlemek için onların yerel
isimleri bir süre korunabilmelidir. Güney Sibirya Türklerinden; Altay
Türkleri, Hakas Türkleri, Şor Türkleri, Kızıl Türkleri olarak
bahsedilmesi zaruretinde olduğu gibi. Aksi halde büyük Türk kesimleri
kültürümüzün çöreğini küçük Türk kesimleri de köteğini yerler.
Nitekim İslamın İran’da tezahür şekli itibariyle, folklorik islamın
Fars islamın oluşmasında politik amaçlı kullanılmıştır. İslamın birlik
motifi bu coğrafyada farklılıklar adına ihlal edilmiştir. İbadetteki
bazı farklılıklar kimlik oluşturulması adına dine sokulmuş etnisite
oluşturulmuştur.
İfade edildiğine göre “İran’da halk bilimi eğitimi veren bir yüksek
öğrenim dalı yoktur. Bu branşın eğitimi yapılmaz. Fars’da folk kültürü
gelişmemiştir. İran Türklerinde ise, güçlü bir halk kültürü vardır.
Hal bu olunca Fars eğitim politikası bu konuyu Türkcü bilinçlenmeyi
önlemek amacıyla stratejik hassasiyet kabul etmiştir. Bunun farkında
olan Türk kesim sözlü kültür geleneğini geliştirmiştir. Güçlü bir halk
aşığı geleneği doğmuştur. Aşık Gaşem Caferi’nin ünlü şiiri aşık
meclislerinde usta malı olarak yaygın bir şekilde okunmaktadır.
Anam bene lay lay deyip
Elim Türkdü ben de Türkem
Süt verip beni besliyip
Sütü Türk dü ben de Türkem
Dilim Türk dü ben de Türkem
Bal dadı var memesinde
Ürek çoşur sinesinde
Onun gamlı namesinde
Gülüm Türkdü ben de Türkem
Dilim Türkdü ben de Türkem
Men Goşem’en izim galdı
Kitaplarda sözüm galdı
Güneyde elde gözüm galdı
Güney Türkdü ben de Türkem
İran’da bayatı tarzı ve Irak’da hoyrat tarzı Türk halk şiir
geleneğinin gelişmiş olmaları tesadüfü değil. Bu iki tür de
alabildiğine lirik anlatım biçimleridir. Baskı altında tutulan,
azınlık durumunda kalmış Türk toplumlarında gelişmişlerdir. Halk bazan
yönetimden bazan rejimden bunalımını bu anonim şiirlerle anlatmak
zorunda kalmıştır. Bu seyir büyük ölçüde şartların sanata
yansımasıdır. Şairi belki olmayan kısa dörtlüklerden oluşan
variyantlarının sayısı ve içeriği baskı ve ızdırabın türüne göre
artan, anlatım biçimleridir. Bunlar sözlü edebiyatın milli
sloganlarına vasıta olmuştur. Bu tür için zaten olmayan matbanın
aranılması gerekmez.
İran Türkülüğünde güçlü bir Dede Korkut Kültü var. Aşıklar arasındaki
yaygın bir anlatıya göre167 Hz. Muhammed’i çevreden ağsakallar
ziyarete gelip eserlerini arzederler. Peygamber bunlardan bir kısmını
islamı tebligatta görevlendirir, bir kısmının zihniyetini beğenmeyip
geri çevirir. Bu arada Dede Korkut’u da dinler. Dede Korkut’un
inançları ile İslamiyetin esasları arasında önemli ortaklık görür ve
O’nu Oğuz ellerine tebliğata olarak görevlendirir. Dede Korkut gittiği
yerlerde Kur’an-ı Kerim’i saz çalarak okuyama başlar. Dede Korkut’un
bu tutumunu Hz. Peygambere ihbar ve şikayet ederler. Peygamber Dede
Korkut’u çağırır ve dinler Bakar ki Dede Korkut’un sazı, gönlü ve
okuduğu Kur’an arasında huşu içinde bir ahenk var. Dede Korkut’a
islamı tebligata devam etmesi için icazet verir.
Güney Azerbaycan’da Ozanlar Meclise gelince ilkin Divan okurlar.
Peygamberden bahseder sonra programlarına başlarlar. Sebebi Dede
Korkut Hz. Peygamber ilişkisi ile ilgili hikaye ile izah edilmektedir.
Bize göre, tespit fevkalade önemlidir. Teyidi ve gerçeğe uyarlılığı
apayrı şeylerdir. Önemli olan İran Türk sözlü kültüründe bu yaklaşımın
yer olmuş olmasıdır. Bu göçebe dönemin geleneğinin yerleşik dönemdeki
ihtiyaca cevap vermesi olayıdır.
İran Türklerinde halk bilimi stratejik bir veri olarak ideolojik
mücadele de yerini almıştır. Bu gelişmeye İran Fars yönetiminin
kültürü bu barede halk kültürünü strateji unsuru olarak ele alması yol
açmıştır. İran’da Türkler ve Farslar ne yaptıklarını biliyorlar.
Gelişmenin farkında olmayan ve önemini idrak edemeyenler Türkiye’nin
var ise, kültür stratejistleridir.10. cildi hazırlanmakta olan Folklor
Ansiklopedisi bu şuurla hazırlanıyor. İran’da 10 kadar üniversite’de
Türkler kendi parolası ile Türk kültürü veren sınıflar açmışlar
faaliyet gösteriyorlar. İran’daki folklor merkezinin yayın organı olan
El Dili ve Edebiyatı’nın 3 sayısı çıkmıştır.
Bir dönem kültürel entegrasyonu hızlandırmak için planlı bir şekilde
Türk halk ürünü şiirleri Farsça kelime ve mısralarla karıştırarak
verme taktiği İran Türk halkbilimciler tarafından açığa çıkarılmıştır.
Bilindiği gibi Türkün meseli Fars’ın gazeli vardır. Hemadan Türk Aşık
havaları planlı bir şekilde Farsça okunmaya başlanmıştır. İran Türk
Halk Bilimci Türkiye’den sadece internet üzerinden milli kültür, milli
folklor, milli kimlik oluşturulmasında metot bekliyor.
Biz şuna inanıyoruz, İran ve Türkiye olarak taraflar birbirlerini ne
kadar tanırlarsa sorunlar o kadar kolay çözümlenir. Bunu uluslar arası
ilişkilerde Liberalizmde idealizm mektebi de böyle diyor. Keza kolay
anlaşılabilir bir kitlenin oluşması da halk bilimcilerin
ilişkilendirilmesi ile olur. iletişim ekolünün bu görüşüne de
katılıyoruz. Tarafların anlaşabilir olması iki kültürün kültür
emperyalizmi karşısında bölgesel kültürü doğuracaktır. Böylesi bir
strateji İran Fars Kültür politikasının sırtından Türk Kültür
dinamiklerini yük olmaktan çıkarır.
Türkiye Cumhuriyetinin laik, demokratik, çok partili siyasi hayat,
serbest piyasa ekonomisi gibi değer ölçülerinin Türk dünyasına
taşımaları söz konusu ise, bu uygulama Türkiye’nin yakın çevresinden
başlatılmalıdır. Halkın bu değerleri algılamadaki zorluklarının
aşılmasında halk kültürü çalışmaları zemini hazırlayacaktır. Bunun
şuurunda olan Azerbaycan yönetimi 2003 yılı başlarında Azerbaycan
Milli Folklorunu Koruma Yasası’nı çıkarmıştır.
Folklor araştırma ve yayıncılığı ile başlayıp giderek siyasileşen
İran’da faaliyet gösteren Türkçü kadro, başlangıçta ideolojik siyasi
kitap yayımı yapamadıkları için folklorik kitaplar yazarlar. Bunlardan
Selamullah Cavit ve Mehmet Eli Ferzani bu akımı başlatan bu okulun
adeta kurucuları idiler. Halk kültürü çalışmaları ile mücadeleyi
başlatıp idelojik dava güdenlerden Semed Behrengi 1968 yılında Aras
çayında bağduruldu. Behruz Dehgani, 1969-1970’li yıllarda işkence ile
öldürüldü. Eli Rıza Nabel 1970-71’lerde intihara zorlanıldı.
Yazılı edebiyatı henüz yeterince olmadığı için Güney Azerbaycan’da,
sözlü edebiyat, halk kültürü daha zengindir. Bu itibarla halk kültürü
Türk kültür milliyetçileri için hem kültürel baskıdan kurtulma için
hem de kültür emperyalizmi karşısında korunma vasıtasıdır. Bu her
destan derleyicisi aynı zamanda çağdaş yazardır anlamına gelmektedir.
İran’da Farslılaştırma projesinden çıkabilmek için Türk folklor
araştırılmalarının güçlendirilmeleri zarureti vardır. Şehirlerde
kırsal kesime nazaran Farslılaştırma daha yoğundur. Zira yazılı Fars
edebiyatının tahribatını önleyebilecek yazılı Türk edebiyatı henüz
oluşmaktadır. Göçebe Türklerin yerleşik düzene geçmeleri de keza aynı
nedenlerle Farslaşmaya hizmet etmiştir. İran’da Türkçe yayın yapan
radyo ve televizyon yoktur. Türkçe adına yapılan yayınlar Farsça
kelimeli ve Fars gramer kurallarına göre yapılmaktadır. Ayrıca çok
daha önemlisi İran Türklerinde yazılı Türkçeyi okuyabilme bakımından
oran %1’dir.
İran Türk halk bilimcisi Türk halkının kendisini yazı kaynaklarından
hareketle tanımak zorunda olduğunu bildiği için, Dede Korkut’un sazla
islam anlatısında olduğu gibi halkıyata, destana, bayatıya, darbı
mesele nagıla öncelik ve ağırlık vermiştir. Ahmet Yesevi’nin okur
yazar yüzdesi düşük, Kur’an dilini hiç bilmeyen göçebe Türkmene İslamı
hikmetleri ve Yunus Emre’nin sözlü edebiyat ürünü olan nefesleri ile
halkı şuurlandırmada aracı kılmaları gibi.
İran Türk aydını bu gerçeğin farkındadır. Elirıza Serrafi Azerbaycan
Folklor Kaynakları isimli çalışmasında 120 den fazla halk bilimi
içerikli eseri tanıtmıştır. Bu tespitlerin içerisinde il yıllıkları
benzeri olan kaynaklar yoktur. Biz çalışmalarımızı daha ziyade bu
türden monografi kitapları, alana ait ilmi bildirilerden istifade ile
yapabilme imkanı elde ettik. Yeni kaynak listeleri hazırlanırken
Türkiye ve Azerbaycan Üniversitelerinde yaptırılmış lisans üstü
çalışmaların künyeleri de eklenilebilecektir.
Elirıza Serrafi’nin tespitleri incelendiğinde yayınların yapıldığı
iller itibariyle Tebris öncelikli, Tahran, Şiraz ve Gumbet şeklinde
bir sıralama dikkati çekmektedir. Şiraz’da daha ziyade Kaşgay
Türklerinin kitapları basılırken Gumbet Türkmen Türklerinin matbaa
merkezi görünümündedir. Biz 6-7 eser Gumbet’den tespit edebildik. En
fazla okunduğu açıklanan eserlerin Seyit Eli Mir Nigat’ın “Dengez
Bölgesinde Göçebeler ve Tayfalar” ile “İran Halklarının Folkloru” ve
İsmail Nimeti Pardar’ın “Şirvan Folkloru” Berkişli’nin “Derkes
Folkloru” olduğu ifade ediliyor. Şiraz’da ise 10 kadar folklorik
kitabın basıldığını biliyoruz. Bu alanda en fazla ürün vermiş yazarlar
olarak Menucek Kiyani, N.D. Gaşgai ve E.M. Rehimi’yi görüyoruz. İran
Türk Halk Bilimi çalışmaları doğal olarak Dede Korkut, Köroğlu,
Nasrettin Hoca ve daha ziyade el aşıkları ve yerel destanlardan
oluşmaktadır.
İran’da Türk halk bilimciler derledikleri folklorik malzemeyi tekrar
halka döndürme çalışmalarını da sürdürmektedirler. Yazar Ağşın
Ağkemerli “Dondurmacı” resimli çocuk kitabını İngilizce ve Arap
alfabesiyle Türkçe ve Farsça yayınlamıştır.168 2002 Yılı için
hazırnlanmış “Azerbaycan” isimli bir duvar takviminde ay ve gün
isimleri Türkçe idi. mesela Mart (Kızaran Ayı), Haziran (Zumar Ayı),
Temmuz (Kuyruk Doğan Ay), Ağustos (Gora Pişiren Ayı), Eylül (Azer
Ayı), Ekim (Gırov Ayı), Ekim (Hezel Ayı), Kasım (Bayram Ayı), Kasım
(Donduran Ay), Aralık (Çille Ayı).
Haftanın günleri ise, Pazartesi ( tuzgünü ), Salı (arugün), Çarşamba
(od günü), Perşembe (su günü), Cuma (aynıgünü), Cumartesi (yelligün),
Pazar (süt günü) şeklindedir. Gençlerin ifadelerine göre bu isimler
İran Türk halkı arasında yaşamaktadır.
KENGERLİ TÜRKLERİ
Kengerli Türklüğünün Türk kültür tarihi bu arada Türk halk bilimi
itibariyle özel önemi vardır. Onlar sadece hala aramızda yaşamakta
olan Türkiye, Azerbaycan, İran, Gürcistan ve hususiyetle Nahcıvan’
(Azerbaycan) daki oba ve oymakları itibariyle değil aynı zamanda milli
tarihimizde süreklilik arz eden en eski Türk unsurları arasında olması
itibariyle de önemlidirler. Onların tarihte çağdaşı olan Saka , Kimmer
veya Hunların izlerini müzelerden ve arkeolojik kazılardan takip etmek
mümkündür. Günümüze onlardan gelen yer isimleri de şahitlik
yapmaktadır. Kengerlilerin onlardan farklı olan ve sosyal antropoloji
araştırmaları itibariyle önem arz eden yanları günümüze kadar
gelebilen bu Türk boyunun halen bu isimle anılmasıdır.
Kengerlilerin bu önemlerine rağmen maalesef onlar fazla
tanınmamaktadırlar. Okul kitaplarına ve popüler tarih yapıtlarına pek
yansımamışlardır. Bu itibarla halk inançlarına dair bilgi vereceğim bu
Türk kesimi ile ilgili olarak kısa da olsa bilgi vermeyi yararlı
buldum. Onların durumu; Afşar, Kaçar, Beydilli, Bayındır ve
benzerlerinden farklıdır.169
Kengers/Kandlı veya Kanglı Devleti M.Ö VII. Yüzyılsa Yenisey boyunda
Tagar adı verilen kültürü kuran ve yüksek tekerlekli kağnıları ile
tanınmış olan Tölis Türkleri tarafından M.Ö.II.yüzyıl- M.S. yüzyıl
tarihinde kurulmuştur. 170
Kengers ülkesi ve sınırları; merkezi Semerkand- Keş, Kuşaniye,
Taşkent, Buhara ve Harizm’den ibaret beş eyaletten oluşuyordu. Dinleri
Gök-Tanrı inancı, yazıları Göktürk alfabesi ve yazı dili Türkçe idi.
Batı Türk ve Selçuklu medeniyetlerinin temelleri Kengeres Türklerine
dayanır.
Kengeresler Hun Heftalitler ve kendi boylarından Peçenekler içinde
anlaşmazlıklarla eridiler. M.S. V. yüzyılda Heftalitlerin himayesine
girerek beş beyliğe ayrılıp, bir kısmı doğuda Tğrgiş Devletini
kurdular.
Kengersler: Kengeres, Kanglı- Kıpçak ve Peçenek Türk boylaarını içine
alan bir topluluktur. Topluluğun içinde Karluk ve Oğuz Türkleri de
vardır. Bunlardan Kengeres içinde yer alan Kıpçaklar,
Kimmerler’dendir. Kimmerler 7 Türk boyundan meydana gelmiştir: İmi,
İmek, tatar, Bayandur,Kıpçak, Hilhaz ve Eclend171olarak bilinirlerdi.
Kimmerler; kavmi birlikten ziyade, siyasi birliktitr.172 Siyasi birlik
IX.da çözülmüş ve Kıpçaklar müstakil bir Türk kavmi olarark
zikrolunmuştur. XI. yy.ise “Kimmek” adı ortadan kalkmış ve bu el
Kıpçak ve Yimmek (İmek) ler tarafından temsil edilmiştir. Kıpçaklar’ın
Kaşgarlı ile çağdaş “Kanlı” adlı bir Beğleri vardır. Bunun
buyruğundaki Kıpçaklar ertesi yüzyılda da bu adla (Kanlı) anılmıştır.
Kıpçaklar, Batı’da “Kuman” adıyla tanınır.
Kumanlar, bugün Kazan çevresinde yaşar. Günümüzün Kırım ve Kazan
Tatarlarının dedeleri Kuman –Kıpçak Türkleri’ndendir. Gürcü Kralının
ordusu ile Hassa ordusu Kuman Türkleri’nden oluşmuştur. Gürcistan’da
kalanlar Hıristiyan, Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz’e gelenlerin büyük
çoğunluğu Müslüman olmuştur.173
Kuman Kıpçak Türkleri, iki yoldan Anadolu’ya gelmiştir:
a)Gürcistan üzerinden gelen Hıristiyan Kumanlar, Doğu Anadolu ve
Karadeniz’e yerleşmiştir.
b) Bizans’ın Balkanlar’dan getirdiği Hıristiyan Kumanlar. Bunlardan
bir kısmı Doğu Anadolu, Trabzon, Rize ve Artvin’e yerleşmiştir.
Borçka, bir Kuman oymağının adıdır. Doğu Karadeniz halkı Bulgar
Türkleri ile Kuman Türkleri’nden meydana gelmiştir. (bkz. Bulgar
Hakanları) Bazıları Hıristiyanlıkta ısrar etmiş, Müslüman olanlar ise
daha sonra gelen Oğuz boyları ile bilhassa Çepniler’le kaynaşmıştır.
Bizans devleti, Kuman kitlesinin büyük bir kısmını da 1252 yılında
Menderes vadisine ve Ankara çevresine yerleşmiştir. Therodos II.
Laskaris, İmparator Ionnes Vatataes’e (babası) bir methiyesinde :
“Sen. İskit’i batı bölgesinden buraya(Anadolu’ya) getirmek suretiyle
onun cinsinden doğuda hizmet eden bir kavim yarattın” demiştir.
Şerefname, Peçenek (“Becen/Becene”) Türkleri’ni Kürtler’in atası
olarak gösterir. Peçenekler, On-Oklar’ın bir çok boyuna mensup
teşekkülleri içine alan bir topluluktur. Adıgeçen topluluk On
–Oklar’ın Tu-lu ve Nu-Şe-Pi adlı iki kolun mühim bir kısmından meydana
gelmiştir.
Peçeneklre’in üç asil boyu olan Erti, Çur ve........... müşterek adsı
Kangar’dır. Bu ad bir topluluğu ifade eden KENGERS ile birleşmiştir.
Peçenekler, X. Yüzyılın birinci yarısının ortalarına doğru
Karadeniz’in kuzeyindeki toprakların hakimi olmuştur (Peçenek devleti,
889-1091)174
Peçenek Türkleri’nin bir kısmının adı, Rus Vekakayinamelerinde
“Karakalpak”dır. Bunlar Kiyef Rusyası yerli ahalisi içine karışarak
erimiştir.175
Peçenek Beylerinden “Balçar” (Belçer) oğlu KEGEN, Hıristiyanlığı kabul
ederek, bir çok Peçenek kabilesi ile birlikte Bizans hizmetine
girmiştir. Bizans İmparatoru, Kegen ‘in vaftiz babasıdır.
Bizanslılar, Müslüman Türkler’e karşı mücadele etmek ve müdafaada
bulunmak üzere Güney Rusya ve Balkanlar’ da yaşayan Hıristiyan
Peçenekler’in bir kısmını Anadolu’nun Batı bölgesine ve Kilikya’ya
iskan etmiştir. İşte bu Hıristiyan Peçenekler, 1071’de Malazgirt
Meydan Muharebesinde Türklük şuuru üstün gelerek Müslüman Oğuz
Türkleri’nin saflarına katılmıştır. Bunlar daha sonra da Müslüman
olmuştur. Batı Anadolu’dan başlayıp İç Anadolu’ya doğru uzanan “Zeybeklik’te”
Peçenekler’in büyük tesiri vardır. Kengeres Türkleri; büyük kaleler,
surlu şehirler kurmuştur. Medeniyet ve sanatta ilerlemiştir. Orta
Asya’nın en eski “resim sanatı” onlara aittir.
1932 senesinde Macaristan’ın Kecskemet ili havalisinin Ladonybene ve
Kunkerekeghaz hudutlarında XIII.asra ait kadın mezarlarında Göktürk
Alfabesi ile yazılmış iki gümüş yüzük bulunmuştur. Macar alimlerinden
Meszaros Gyula’nın, “Runik yazılı Kuaman –Kıpçak dil yadigarları”
dediği bu yüzüklerin mevcuduyeti Göktürk Alfabesi’ nin Kıpçak – Kuman-
Kanglı Türkleri arasında kullanıldığını ve XIII. asra kadar yazının
devam ettiğini gösteri. Ayrıca, Negy-Szent-Miklos definesi de, Saka
–Kengres içindeki Peçenek Türkleri’ne aittir.176
Büyük Türk Feylosofu Farabi,Astrolog Muhammed Musa Hvarezmi,
Riyaziyeci Muhammed bin Zekeriya Ar-Razi, Coğrafyacı Ebu Reyhan
Biruni, Kengeres medeniyetinin feyz verdiği illerde doğmuş ve
yaşamıştır. İtalyan Katolik Misyonerleri, Kuman Türkleri’nin maddi ve
manevi kültürüne ait kelimeleri, atasözlerini ihtiva eden 2500
kelimelik Kuman Lugatı hazırlamıştır. “Codax Cumancus” adıyla ünlü
olan bu eser 1303 tarihinde kitap haline getirilmiştir. Kıpçak
Türkleri’nin sözlüğünü yazmış olan Ebu Hayan, “Kürt” sözünü “ayva”,
Kaşgarlı Mahmut ise “kayın ağacı” anlamında kullanmıştır.
Kengerler destanlarına gelince, Rusların yegane destanları olan “İgor
Bölüğü Türküsü”nde Kıpçak motifleri göze çarpar. Rus hayatı üzerindeki
kuvvetli Türk-göçebe tesiri bu destanda kendini gösterir. Bir çok Rus
Knezeri, Kıpçaklarla sıhriyet peyda etmiştir. Kıpçaklar’dan bir
çokları yerli Slav halkıyla karışarak Ukraynalılar’ın damarına Türk
kanı katmıştır.
Alp-Er Tunga ve Oğuz destanları, bu Türk boylarının da müşterek
destanlarıdır. Sir –Derya vadisindeki Sakalar’ın devamı olarak kurulan
Kengeres’de, Oğuz destanları ve Dede Korkut hikayelerinin bilinmesi
pek tabidir. Oğuz destanlarına göre; Oğuz Han’ın beylerinden birinin
karısı, içi boş bir ağaç içinde bir oğlan çocuğu doğurmuş, Oğuz Han,
bu çocuğa içi boş ağaç manasında “Kıpçak” adını vermiştir. 177
Kengerli Türkleri’ni yaşadıkları coğrafyaya verdikleri boy
isimlerinden de takip edebiliyoruz. Kafkasya’da Kengerli adını taşıyan
yer adları Karabağ’ın Ağdam Rayonundan Kengerli Köyü-Belde, Karabağ’ın
Ağdam Rayonunda Kengerli Tarihi kabristanı Nahcıvan’da Kengerli
Düzenliği-Aras Boyunca Ağdam’ın Göktepe Kasabasında tarihi Kengerli
Türbesi, Ağdam’ın Boyahmetli Kasabasında Kızıl Kengerli Kabristanı ve
Türbeleri, Nahcıvan’ın Ordubat Rayonunda Kengerlilere beldesi,
Kürdemir Rayonunda Kengerli beldesi, Borçalı’da Kengerli Beldesi,
Ermenistan’da Kengerli Dağı, Ermenistan’da Kengerli isimli üç belde
vardır.178
Gürcistan ile Azerbaycan’ın sınır bölgesinde yaşamış diğer bir Türk
kabilesi Kengerlerdir.VII.yüzyıla ait bir Ermeni kaynağında Kenger
eyaleti Gürcistan’ın terkibinde gösterilmektedir179. Kengerler burada
topluca yaşamış zamanla bir kısmı Kazaklılarla kaynaşmış, diğer kısmı
ise XVII yüzyılda Gürcü Kralı’nın hakimiyetine tabii olmayarak Cinli,
Boyehmedli, Sefikürt vs. kabilelerle birlikte Karabağ’a göçmüşlerdir180
Kengerli Türkleri Türk Dünyasının hemen hemen her bölgesinde yerleşmiş
ve günümüze iz bırakmışlardır. Bu bölgelerin arasında Özbekistan ,
Kazakistan, Kırgızistan, Azerbaycan ,Gürcistan, Ermenistan .Anadolu
,İran (Tahran, Tebriz, Meşad, Erdebil, Saemas, Eher, Urmiye)
Macaristan, Balkanlar da vardır.181
Azerbaycan’a şimalden edilen hucumlardan ve Türk halklarının
yerleşmesinden başka, cenup tarafından da hücumlar olmuştu. 826-836
yıllarında Kafkas Azerbeycanında ve İran Azerbeycanında Araplara karşı
isyanları bastırmak istidadında olayınca Türkleri çağırmışlar, Türkler
isyanı bastırdıktan sonra her iki Azerbaycan’ı tutmaya çağrıldılar.
Türkler buraya akın akın gelmeye başladılar. İlkin Kengerliler,
Çobanşırlar, Halaçlar, Türkmenler, Salçuklular geldiler. Moğol
halklarından ise, Moğollar, Çağataylar ve başkaları geldiler.
Kengerli, Kanglı, Hongar (Kanyık) ve niceleri geldiler. Hangarlar,
Azerbaycan’da birkaç bölünmeye uğramış ve bundan da en büyük kesimi
Kengerli, Karapapaklar yahut Karabökler, Çeyirli ve başkaları
olmuştur. Onlar Köycay Kazasında; Kengerli ve Karabörk, Çobanşır
Kazasında; Kenkerli –Şirhan, Kızılı Kenkrli, Salahlı Kengerli;
Çeyirli, Şasu Kazasında; Kenkerli Kenkerli Pir Hesenli, Nahçıvan
Kazasında ve Nahçıvan merkezde; Şahtahtı, Kenkerli olarak istihdam
olmuşlardı.182
Kengerli Türk boyu son dönem Türk tarihi itibariyle; General Leytenant
İsmil Han Kengerli, General Cemşit Han Nahcıvonski, Kengerli General
Hüseyin han Nahcıvonski Kengerli yetiştirmiştir.
Nahcıvan tarih boyunca Kengerli Türk boylarına yurtluk yapmıştır.
Kengerli soyu doğuştan asker yönetme ve komuta etme yeteneği çok
gelişmiş bir boydur. 17472de Nadir Şah’ın ölümünden sonra Haydar Kulu
Han Kengerli, Nahcıvan Hanı olmuştur. Haydar Kulu Han’ın ölümünden
sonra, Hanlık idaresi Hacı Han Kengreli’nin eline geçmiştir. Hacı Han
Kengerli, Şiraz Hakimi Kerim Han Zedn tarafından Şiraz’da hapsedilince
yerine Nahcıvan hanı olarak oğlu Rahim Han Kengerli geçmiştir. Sonraki
dönemlerde Ali Kulu Han Kengerli, Veli Kulu Han Kengerli, Cafer Kulu
Han Kengerli, Kelbalı Han Kengerli Nahcıvan’da hakimiyeti ellerinde
bulundurmuşlardır.
1797 senesinde Ağamehemmed Şah Kaçar’ın Nahcıvan’a yaptığı ikinci
seferinde Kelbalı Hanı Kengerli hapsedilerek bir gözü oyulmuş yerine
Abbas Kulu Han Kengerli hakimiyete getirilmiştir. Ağa Mehemmed Şah
Kacar’ın ölümünden sonra, İran’dan Erivan Hanlığına kaçan, Kalbalı Han
Kengerli Çar tarafından general rütbesi ile taltıf edilmiş ve 1804
senesinde Kalbalı Han Kengerli’nin Süvari Birlikleri Çar ordusunda
İran’a karşı savaşmıştır. 1829’da Rus imparatorluğu tarafından
Azerbaycanlılardan müteşekkil 5 süvari bölüğü oluşturulmuştur.
Karabağlılar 1. bölüğü; Şirvanlılar ve Şekiler 2. bölüğü; Gence,
Kazak, Şemşeddin ve Borçaklar 3. bölüğü, İrevanlılar ve Nahcıvanlılar
4. bölüğü oluştururken, sadece Nahçıvan’daki Kengerli kabilesinin
yiğitlerinden oluşan 5. bölük oluşturulmuştu. Kengerli kabilesinin
yiğitleri savaşçılıkları ile öne çıkmaktaydılar.
“Kavkaz” gazetesi 6 Kasım 1990’da bu konuda şöyle yazıyordu:
“Savaşçılığı ile bütün Kafkasya’da ünlü olan Kengerliler Güney
Kafkasya sakinlerinden geri kalmak istemediler. Onlar ağa ve beylerin
önderliğiyle özel süvari destekleri oluşturup bütün savaşlarda bizim
ordularla omuz omuza mertçe savaştılar.”
1913’te yayınlanmış “Kafkasya Askeri-Tarih Müzesi Klavuzu” adlı
kitapta yiğit Kengrelilerin sadece Kafkasya’da değil, bütün Doğu’da
ünlü olduklarını belirtiyor: “Kengerli süvarilerinin bayrağı yeşil
olmuştur. Efsaneye göre Nahçıvan Hanı Halife Murat kendisinin Kengerli
kabilesiyle Arabistan’dan göçerek gelmiştir. Bu kabile Araz nehrinin
sahiline (kıyısına) gelerek Nahçıvan’da hanlığın temelini koymuştur.
Kengerli süvarileri bütün Doğu’ da cesurluğu ile ünlüdür. Onlar savaşa
girerken ölüme nefret simgesi olarak atlarının boynuna kırmızı şal
bağlarlar ki düşman tarafından çabuk farkedilsinler.
Başka bir kaynak ise Kengerlilerin Arabistan’dan geldiğini yalanlıyor.
Rus tarihçisi Viktor Grigoryev Sankt – Petersburg’ da yayınladığı
“Nahcıvan Eyaletinin İstatistik Tasviri” adlı kitabında Kengerli
Kabileleri’nin Türkiye’den Diyarbakır’dan Nahçıvan’a geldiğini
yazıyor. Onlar 920 hane idiler. Kengerliler savaşçı, çalışkan, uzun
süre açlığa dayanan askerlerdi. Aynı zamanda misafirperver, dostlukta
sadık, aynı zamanda çok gururluydular.183
Kengerliler sadece askeri ve idari olarak etkinlik göstermemişlerdir.
Türk fikir hayatımızda hala etkilidirler.1897 yılında eşini kaybeden
Mirza Celil ikinci defa1900 yılında, Şefi Kerim Sultan’ın kızı meşhur
eğitimci ve hukukçulardan Mehmetkulu Kengreli’nin Kız kardeşi Nazlı
Hanım ile evlenmiştir(...) Mirza Celil, Nahçıvan’da yazar Eynelibey
Sultanov, Mehmetkulubey Kengirli, Kurbanali Şerif, Şahbaz Kengerli
Esat Kengerli Fereç Şeyh gibi eğitimci alimlele dostluklar kurmuştur.
Mirza Celil, kız kardeşi Sakine’yi de Mehmetkulu Beye vermiştir.Sakine
ikinci olarak Mehmetkulu’nun akrabası Askere Kengirli ile
evlenmiştir(...) Mehmetkulu Bey ile Nazlı Hanımın babası Şefi
Kengerli, Petersburg’ da tahsil görmüştür(...) Mirza Celil Mehmet Kulu
Kengirli’nin kitaplığından ve sohbetlerinden yararlanmıştır. Mirza
Celil 1905 yılında annesini babasını ve kayınpederini kaybetmiştir.184
Türkiye’de Kahraman Maraş’tan Ökkeş Şendiller Kengerli ailesindendir.
Iğdır yöresinde de mahdut sayıda Kengerli vardır. İran’da halen
60-70.000 Kengerli Türkü yaşamaktadır. Biz Kengerli halk inançları
üzerinde dururken Kuzey ve Güney Azerbaycan Kengerlilerine dair bilgi
vereceğiz.
Caferoğlu İran Kengerli Bölgesine dair bilgi verirken Kengerlilerin
Tahran eyaletinin Veramin ve Kum bölgesinde yaşadıkları ve1980’li
yıllar itibariyle 30-35.000 oldukları tahmin edilmektedir185demektedir.
Azerbaycan Türk halk inançlarında yer tutan çille ve onunla ilgili
inançlar doğal olarak Kengerli Türklerinde de vardır. Halk arasındaki
tekerlemelere göre ömrü 40 gün olan Büyük Çille ömrü 20 gün olan Küçük
Çille’ye;
“Ömrün az dı
Önün yazdı”
demiş. Büyük Çille de Küçük Çille’ye;
“Tayalardan otu üzmeyipsen
Galalardan kesmeyi üzmeyipsen
Küplerden yağı üzmeyipsen
Çok dağları gezmeyipsen”
Diye cevap vermiştir.Haşteri bölgesinde olduğu gibi Kengerli Türk
köylerinde de Küçük Çilelerin 20 günlük süresi 20 aile arasında her
aileye bir gün düşecek şekilde günler paylaşılır.186 İnanışa göre
Çille her gün bir evin konağıdır. Konagcı/ev sahibi o gün hava çok
soğuk olmasın diye sevilen yemekler hazırlar yemeğin malzemesinden
kısmaz yemeğin yağını bol koyar ayrıca muhakkak tatlı da yapar. Çok
soğuk olan günlerde o günün komakçısı için komşular “Çilleye ev sahibi
yahşi kulluk etmemiş, hizmette ve ikramda hatalı davranmış” derler.
Çille adeta görülmeyen misafirdir. Mücerrret veya kayıp bir kimsedir.
Yapılan ikramlar ona diye inanılır. Bazan da konağcı evin eşiği önünde
od yandırıp/odun ocağı yapıp ve “ Çille’nin ağzını yakar ki ayaz
olmasın” Küçük çille bitince “çille çadır –potovasını bağladı” denir.
Büyük Çillenin son günü Küçük Çille’nin ilk gecesi “Hıdır Nebi Gecesi”
olarak bilinir. Bu gecede aileler toplanır kavut düzelterler (kavut
hazırlarlar,pişirirler). Kavut; Bezelek,buğday,arpa,ağ ve kara
nohut,mercimek, şahdana, meke(mısır) tanelerinin ıslatılıp kavrulması
ile hazırlanmaya başlanır. Sonra da karışım öğütülüp un haline
getirilir. Kavutu muhakkak kadınlar hazırlamalıdır. Kavut tartılıp
(öğütülüp) hazırlanıncaya kadar bir kelime dahi konuşulmaz. Hıdır
Gecesi kavut ile niyet edilip fala bakılır. Yatma zamanı gelince
hazırlanmış olan kavut ile bir miktar kismiş ağza doldurularak
yatılır. Yatmadan evvel niyet tutulur ve o gece görülen rüya
yorumlanır. Buna kavut falı denir. Kanaatimize göre kavut
hazırlanırken konuşmamak ses saklama inancı ile ilgilidir. Bir saygı
ifadesidir. Helva kavururken konuşmayı men eden yerler vardır. Ayrıca
Erbil’de hiç konuşmadan dilenmek şeklinde yapılan adak vardır. Bazı
Bibi Adak Sofralarında da konuşulmaz.
Hıdır Gecesi, ayrıca bir otağda/evde sofra açılıp kavut konulur.
Sofranın yanında Hıdır Nebinin abdest alması için su hazırlanır. Bu
hazırlıklarda su , aftava (ıbrık), leğen, ayna, tarak ve Kur’an
bulunur. Hıdır Nebi teberrü için kavutun üzerine alamet/nişan
koyduğuna inanılır. Hıdır’ın parmak izi bu türden bir nişan olarak
kabul edilir. Bu uygulamanın evin bereketini arttıracağına inanılır.
Bu nişan kavutun kutsiyetini arttırır. Bazı yerlerde “Hıdır Nebi’nin
Şallahı (kamçısı) kavutun üzerinde iz salar” denir.
Ulu kişilerin mezarlarından kalkıp veya gayıp alemlerinden gelip
abdest aldıkları inancı Anadolu Türklerinde de vardır. Bu maksatla
türbelere ıbrıkla su, leğen ve havlu konulduğu olur. Hıdır Nebi’nin o
gece ziyarete geldiği rızk getirdiği niyetli için bir işaret bıraktığı
inancı Anadolu Türklerinde de vardır.
Kengreli Türklerinde ertesi gün hazırlanan bu kavut kolu komşu
arasında dağıtılır. Komşular da dağıtılan kavutun hatırına kavutu
gönderene çorap, Şirni (şeker) ve para verirler. Küçük Çillede Kavut,
Hıdır Nebi Gecesi’nin özel yemeğidir.
Umumiyetle Hıdır Nebi’nin dilekleri yerine getiren, hastalara şifa
gösteren olduğuna bir güç olduğuna inanılır, bağışlayan,dağda,çölde
yolunu yitirenlere yol gösteren inanılır. Hıdır Nebi inancı şüphesiz
sadece Kengerli Türklerine ait bir inanç değildir. Biz örnekleme olmak
üzere bu inancı aldık. Bu inanç; Erbil, Kerkük, Anadolu, Balkanlar,
Kafkasya, Güney ve Kuzey Azerbaycan, Türkmenistan ve Özbekistan’da da
yaşamaktadır.187
Eski Türk inançlarında su da bir ıduk /mukaddes idi.Ancak bu kavramın
içine “çağman çağman akan” ve “akıntılı” bütün sular, ırmaklar ,
dereler ve pınarlar dahildi. Kök Türk çagı kitabelerinde “yirsub”
sahipsiz kalmasın diye, Türk Tengrisi Kağan gönderdi denirken
kastedilen ıduk Türk yurdu ve bütün ıduk sularıdır.188 Türkler her
suyun bir iyesi olduğuna inanırlardı. Bu inanca Dede Korkut
boytlarında da rastlıyoruz. Keza, Suyun Ayşe Fatması inancı, Dede
Korkut’ta da vardır.Yakut Türklerinde de her ırmağın gölün pınarın
ayrı bir iyesi olduğuna inanılmaktadır.Karakaş Türkleri “ su iyesine”
“su ezi” adını vermişler.189 Su kültürü ile değirmen kültürü de çok
kere bir arada görülür. Çok kere Hıdırellezde mani çemek gül ağacı
altında veya değirmen başında olur.
Gaziantep’te loğusa veya çocuğu kırk basacak olur ise, çocuk tezekle
tartılır ve değirmen suyu ile yıkanır. Amasya’da çocuk dileğinde
bulunan kadınlar değirmen çarkına da giderler. Denizli’de yürümekte
zorluk çeken çocukların bağlanmış ayaklarının ipi değirmenden gelmiş
birine kestirilir. Çorum’da ölümcül hastalara değirmen suyu içirilir.
Kars ve Elazığ’da Al karısının loğusa kadının ciğerini değirmende
yediğine inanılır.190 “Suyun Gıplesi Hakkı” nda da olduğu gibi büyük
çoğunluğu eski Türk inançlarındaki yapılarına islamsı bir giysi
giydirmişlerdi.Anadolu “su cennet didarı görmüştir” inancı vardır.
“Son Çarşambaki suyun temizliği hakkı” yemininde suyu temizliği ile
Yenigün/Nevruz Bayramının Çarşamba kültü arasında bağ kurulmuştur.
Anadolu’daki “Akarsu pislik tutmaz inancı” var iken Kengerli Karapapak
gibi Türk boylarında “suyun şırıltısı hakkı” gibi ant türleri vardır.
Bütün bunlar tabiattaki cansız anasır-ı erbanın canlı oldukları
inancının sonuçlarıdır.
Dualarda da “Akarsu yüzünü ag eylesin” “Allah akarsuyunu bulandırmasın”
tarzında örnekler var iken Anadolu Türklerinde “Su gibi aziz ol” “Su
gibi ömrün uzun olsun” “Verdiğin su ölmüşlerinin ruhuna değsin” gibi
dualar vardır. Bu arada su içerikli gargışlar da vardır. “Ağzından
kara su gelsin” “Allah akan suyunu kurutsun” gibi191
Hıdır ve Hızır eş anlamda olup, Türk inanç sistemindeki Atalar Kültü,
Ateş Kültü ve Su Kültü ile iltisaklı görülmüştür.192 Konuların islami
boyutu ise A. Yaşar Ocak tarafından incelenmiştir.193
Biz Kengerliler ve Karapapakları da içerisine alan Güney ve Kuzey
Azerbaycan muhitlerinde su ile ilgili alkış, gargış ve antlara Hıdır
motifine çok rastladık. Bir yerde “Andolsun suyun paklığına” denirken
bir yerde “Ant olsun Hızır suyuna” ve “Suyun Hıdırı hakkı”
denilmektedir. Paklığına inanılmayan suyun bir iyesi olduğu inancı da
vardır. Mesela “Suyun melaikesi hakkı” “Suyun ilahesi hakkı” suyun
melakesi bazan da suyun ilahesi olarak yorumlanmıştır. Mesela “Suyun
ilahesi hakkı” “Suyun piri hakkı” . Bu iye melaike veya pir dişi
olarak düşünülmüş olmalı nitekim suyun ilahına değil ilahesine ant
içilmektedir. “Ant olsun suyun Ayşe Fatmasına” denilirken suyun
Hassan- Hüseyini üzerine ant içilmemektedir.
Bu türden misalleri çoğaltmak mümkündür. Anlatmak istediğimiz hususun
Türk halk inançlarında suların sahipli olduğu inancı vardır. Bunlardan
akan suların hayrına ve durgun suların şerrine inanılır.
KARAMANLI / ÇELEBİ TÜRKLERİ
===========================
Dr. Yaşar Kalafat
ASAM
Kafkasya Masa Başkanı
Çelebiler, Anadolu inanç aleminde Bektaşilerin ve Mevleviler birer
konu olarak bilinir. Çelebiler konusunda Prof. Dr. M.A. Kaşgarlı Doğu
ve Güneydoğu Anadolu Uygarlığını incelerken bilgi vermektedir.194
Kaşgarlı Çelebi kelimesinin hangi toplumlarda ne şekilde geçtiğine
dair bilgi verdikten sonra Alman Araştırmacı Marr’ın bu kelimenin XIV.
Yy.da Selçuklu Türklerinde geçtiğine dair görüşüne nakletmektedir. Bu
sözcüğün idol – ikona anlamına geldiğini ifade etmektedir. Marr’a göre
ise tanrı anlamına gelen Çeleb kelimesi Kafkasya kökenlidir. Aynı
zamanda kutsal ve soylu demektir. Bu toplumdaki çeşitli soylu kesimler
arasında müzisyenler de vardı.Anılan Karamanlılar Karamanlıca sahibi
Ortodoks Türkler olan Karamanlılarla ilgili değildir.195Biz Bakü’de
2001 yılında yapılan Albanlar Sempozyumu’nda György Hazai ile
tanışmıştık. O Türkolog da Karamanlıları çalışıyordu. Ancak onun
çalıştığı Karamanlı/ Çelebiler de değildi. Onun araştırma alanı da
Hıristiyan Türklerden Karamanlılardı.196
Çelebiler ile ilgili bizim ilk gözlemimiz Kamil Nerimanoğlu
Veliyev’den naklen derlediğimiz bilgilerle oldu.197 Çelebiler veya
Karamanlıların Azerbaycan’da en yoğun oldukları yer Cebrail’di. Burası
Aras Nehri ile Hudafer Kapısı arasındaki bölgedir. Halen Ermeni işgali
altında olan bu bölgenin nüfusu 70-80.000 iken bu miktarın 20.000’i
Çelebi olarak bilinirdi. Yöre halkı Alevi ve Akkoyunlu Türkmenleri
olarak tanınır ve burası “Türkiye ve Türkistandan gelen Karamanlıların
Ocağı” olarak bilinir. Ocağın hikmetine ve farklı islamı mezheplerden
halk gibi Ermenilerde inanır itibar ederler. Hacı Kasım Çelebi baba ve
Fatma Ana Karamanlı diye bilinen bu aileden gelmektedir. Anadolu’daki
Geyikli Babalar gibi Karamanlı Ocağının da Meral –Geyik Efsaneleri
vardır. Burası Şifa Ocağı olarak bilinirken Kasım Çelebi Baba’nın
hikmetleri çevrede anlatılır.
Hacı kasım Çelebi Baba Ocağı üzerinde bir kütüğün bulunduğu bir mezar
ve kara taşlarla çevrili bir surdan ibarettir. Çevreden işgalden evvel
geçen atlı ve yaya herkes bu mezarın etrafında 3 defa dönermiş. Burası
her türlü dilek için ziyaret edilirdi. Ziyaretçiler dilekleri için
burada mum yakar ve buraya çivi çakarlar. Oradan alınan topraktan bir
tutam yenilirdi.
Dilekler söylenildikten sonra getirilen adak araya bırakılırdı. Bu
mekanda kutsal olduğu kabul edilen 10-15 mezar daha ziyaret edilirdi.
Ziyaretçiler mezar taşını öper. Hacı Kasım Çelebi Baba’nın torunun
torunu olan Ali’nin mezarı ziyaret edilir. Onun içtiği sudan artan
kısmı içmek için halk yarışırdı. Ocak Çelebiler tarafından varlığını
halen Bakü’de sürdürürken Çelebilerin kutsal yetenek itibariyle
Çelebidirler. Buradaki anlamı ise Çelebi, Allah’ın tecelli ettiği
insan veya Allah’ın nuru konmuş insan demektir.
Ali Çelebi aynı zamanda muzisyendi. Çelebiler muziği çok severler ve
ustaca icra ederler. Semah merakları vardır. Her yıl Mart aylarında
yaptıkları semahlar cemaat ile birlikte olur. Serik, Havuzlu, Dok,
Dumas gibi köyler Çelebi Türkmenlerin etkisindeki köylerdi.
Çelebilerin Azerbaycan Türkleri arasındaki prestiji daha ziyade sunni
inançlı müslüman kesimdedir.
K.N. Veliyev’e göre Çelebilerin Anadolu Bektaşiliğinin bir kolu olan
Çelebilerle bir bağlantısı olmuştur. Bunlar Ali Allahilere karşıdır.
Onları dinsiz kabul ederler. Çelebiler namaz, oruç, hac gibi dini
akaidelerinin hepsini yaparlar. Şiilere ve Sunnilere aynı derecede
yakınlık gösterirler. Bunlar genelde yarı göçebe bir toplum idiler.
Çelebi bir aile çelebi olmayan kesimi “Kara Cemaat” “Kara Budun”
olarak tanımlar. Çelebi bir kimse hayatını bir Çelebi ile paylaşır.
Aileye giren ve Çelebi olmayan kadın kara cemaat olarak tanımlanırdı.
Çelebi ailesinde belirleyici rolü oynayan erkektir, babadır. Çelebi
toplumunda babalık makamı itibarı otoriteyi temsil eder. Çelebilerde
alkollü içki içilmez, içen kimse cezalandırılır. Dini vecibelere
uymayan Çelebi toplum nazarında itibarını yitirir. Çelebilerde
Baba’nın gelirini nezirler niyazlar temin eder. Baba başka bir işte
çalışmaz. Para ve mal biriktirerek zengin de olmaz. Çok malın benlik
duygusunu azdıracağına inanılır. Benlik duygusunun aşırısı kişiyi
azdırır haramdır. Mülkün gerçek sahibi Allah’dır, inancı vardır.
Çelebi Babası’nın görevleri, erkek çocukların sünnetine, çocuklara ad
verilmesine imam nikahlanmalarına, ihtilafların çözümüne mazaret
etmektedir. Baba kan davalarının önünü alır, şifa ve nasihat dağıtır,
nezirleri paylaştırır.198
Biz 12 Ocak 2003 tarihinde Bakü’de Ali ve Şirvan Karamanların evine
gittik. Burası Hacı Karaman Ocağı idi. Ali Karaman’ın ifadesine göre
“Soyumuz Ali Çelebidir. Azerbaycan’a 1500’li yıllarda Diyarbakır’dan
gelmiştir. Halen Diyarbakırda akrabamız yok ama Adana ve Tokat’da
akrabalarımız var. Hacı Elimağ’ı (Ennağı) Besim Ağa Beyim. Ocağımızın
büyüklerindendir. Biz Azerbaycan’da Cebrail Rayonu’nda yerleşmişiz.
Bir kısmımız Şirvan bölgesinde Ağdaş ve Seki bölgesinde yer tutmuştur.
Onlar da Çelebiler olarak bilinirler. Onlarla tanışıklığımız yoktur.
Azerbaycan’da bizden gelen geniş bir Çelebi nesli vardır. Azerbaycan
din hadimlerine Seyid denilirken bize nedense Çelebiler denir. Bizim
ilk pirimiz Hacı Karamandır. 15.yy.’da yaşamıştır. Hacı Karamanın asıl
adı Ahmet Çelebi idi. Ahmet Çelebi’nin Mustafa ve Muhammed isimli iki
oğlu olmuştur. Muhammed kolundan Maksut Çelebi, Veli Çelebi ve Hüseyin
Çelebi doğmuştur. Hüseyin Çelebi’nin oğlu Büyükal Çelebi, onun oğlu
Abdulkasım Çelebi yolunda devam etmiştir. Abdulkasım Çelebi bizim
dedemiz onun oğlu Ali Çelebi’nin kızı Fatma Çelebi bizim anamızdır.
Abdulkasım Çelebi’nin mezarının bulunduğu Cebrail şimdi Ermenilerin
işgalindedir. Bu ocağa şu veya bu köyün bağlı olduğu söylenilemez.
Buraya Ahıska Türkleri Gürcistan’dan gelirlerdi. Özbekistan’dan
ziyarete gelenler olurdu. Her bölgeden gelenler olurdu. Gubatlı’dan,
Cebrail’den, Fuzuli’den, Ağdam’dan gelirlerdi. Karamanlı Ocağı,
Azerbaycan’da tanınmış ünlü bir ocaktır. Bu ocağın bütün dertlere şifa
olduğuna inanılır, çocuğu olmayanlar delirenler bu ocağa şifa için
gelirlerdi. Bu ocak daima ziyarete açıktır. Sadece Cuma günleri
gelinmez. Cuma günleri evliyanın hapsinin Mekke’ye gittikleri inancı
vardır. Daha ziyade pazartesi günleri ziyaret edilir. Ziyarete
gelenler koç ve dana gibi kurban getirirlerdi. Kurbanlar burada
kesilirler burada birgün kalındığı olurdu. Bakü’ye gelmiş Çelebiler
olarak Ocağı biz 5 kardeş temsil ediyoruz. Şifa vermle itibariyle
inşallah şifa verme gücü vardır. Halkımız hepimize hürmet ederler.
Cemaatımız evlatlarımızı da ocaklı sayar, ocaklılık neslimizle
birlikte devam eder.
Ocaklılar arasında yetki hiyerarşisinin belirlenmesi pek uygun düşmez.
Benden büyük iki ağabeyim var. Ablam Ramiz’in eşi bizim
ağbirçeğimizdir. Çelebi Ocağı konusunda Elsahip Muallim Azizağa
(Ezzağa) Muallim eserler yazdılar. Halen birkaç tane de
hazırlanmaktadır. Türkiye’den Abdullah bey bu ocağı incelemek üzere
gelmiştir. Ocağımız Şii değil, Sunnidir. Dedemizin zamanında
Cebrail’de aslında Sünni-Şii meselesi ortadan kalkmıştı. Dedemiz biraz
daha yaşasaydı, bu konu tamamen ortadan kalkacaktı. O, (Ne Sunniyem Ne
Şii, Müslüman Müslüman) diyordu.
Bize verilen bilgiye göre Karamanlı Ocağı’nın mensupları yani Kamanlı
– Çelebilerin vücutlarının bir yerinde muhakkak “kara bir hal” vardır.
Karamanlı bir hanım Karamanlı olmayan bir kimse ile evlenmesi halinde
o hal, doğacak çocuklarda da olmaktadır. Bakü’de Karamanlı Ocağından
halkın yaptığı her talep Cebrail’deki Hacı Karaman Ocağında olduğu
gibi yerine getirildiğine inanılmaktadır.
Bakü Kaçkınlar Mahallesi’nde ziyaret ettiğimiz Ali Çelebinin evinde,
ocağa dair yapılmış, Telfur Çelebi’nin “Ziyeratkahda Yuhu, Bakü,2001”
Elisahip Eroğlu’nun “Yehya Çelebi Hagg Dünyamızın Işığı, Bakü, 2002”
Aziz Ağa’nın “Haggın Çoraşları, Bakü, 2001” isimli eserlerini görme
imkanımız oldu. Bize Elisahip Eroğlu’na ait olan ile Abuzer Abuzerov
(Karamanlı eli Çelebi, Bakü 1998) nın eserlerini hediye ettiler.
Bunlardan birinci kitapta; dua ve hitap şekilleri, Hz. Ali Aşkı,
Çelebi şıh gibi dini mevkiler, Nakşibendilik hakkında bilgiler, Yahya
Çelebiye dair geniş malumat, mucizeler, Muaviyeye lanet, Şıh Efendi ve
Sunni –Şiilik hakkındaki görüşleri, hikmetli sözleri, seceresi,
okunmamış taş kitabeler ve konu ile başka yazarlara ait makaleler yer
almıştır. İkinci kitap’ta ise, Hacı Kasım ve Nesli’nin tarihine,
mucizelerve hikmetli sözlerine, seyahatlerindeki anılarına dair
bilgiler vardır.
Biz Ali Çelebi’nin Yeni Yaşamak Mahalı olarak bilinen Kaçkınlar
semtindeki evinde bağlanmış adak bezi, adak kurban yeri ve tavaf
olayına şahit olmadık. Burası ziyaret günü olması itibariyle çok
kalabalıktı ve ziyaretçilere ikram vardı. Cebrail’deki Ocak’da adak
yeri kurban kesme yeri, gibi yerlerin olduğu Meralların sütlerinin
sağılması ve boynuzlarının değişmek için buraya geldikleri ifade
edildi. Büyük kabul salonunda resmini çektiğimiz posterler arasında
imamların resimleri ve ocağın büyükleri vardı. Ali Çelebi’yi gayet iyi
kullandığı tanburu ile resimledik. Özel bir sehpanın üzerinde Baba ait
çizme, papuç ve eldiven vardı. Çizmenin 1677 yılında Macit Hacı
Karamanoğlu Mehmet Çelebi diktirmiştir. Hacı Karaman ilkin küçük Hacı
Karaman’da (Cebrail’de) yerleşmiş sonradan Çelebiler kendisine
gelmişlerdir. Burası Ahmetli olarak bilinmekteydi. Cebrail’deki kutsal
kabul edilmiş mezarlar arasında bir peygambere ait mezarın da
bulunduğu ifade edilmektedir. Hacı Karaman’ın diğer ismi veya lakabı
Hızır’dır. Ali Sahip Eroğlu’nun verdiği bilgiye göre Hızır özellikleri
gösterdiğine inanılmaktadır. Buradaki mescid, Muhammed Ibn’i merhum
Hızır Hacı Karaman tarafından yaptırılmıştır. Sarı Aşık, Agabelim,
Hacı Karaman Hudaferin Köprüsü çevresindeki Şıhlar, Üryan Hıdır
çağdaştırlar. Bunların Şahı Hacı Karaman’dır. Bunlar 16.yy. Samı ile
17.yy. ın başlarında yaşamışlardır. Büyük Şıh Hacı Ali Çelebi’yi
(babaları) ve Şıh Hacı Kasım Çelebiyi Ruslar tutuklamak istemişler,
halkın isyan edebileceğinden korkulduğu için vazgeçmişlerdir. Halk
hala “Hacı Karaman hakkı için” diye ant içmektedir. Karamanlı’ya
izafeten “Kara İmanlı” diye kitap yazanlar olmuştur. Bir tespite göre
Aziz Hacı Karaman’ın babası Efendi Çelebi’nin mezarı Diyarbakır’dadır.
Karamanlı veya Çelebilerin Semah’da okudukları zikr metine “Karamanlı
Mevlanası” denilmektedir.
Hızır lakabı almış ve öyle tanınmış ulu zatlara Anadolu’da da
rastlanılmaktadır. Hızr, darda kalan ve her derde derman olan ulu zat
anlamındadır. Uryan Babalar veya Uryan unvanlı ulu zatlar da Anadolu
evliyaları arasında sık rastlanır. “Dünyaya çıplak gelindi, çıplak
gidilecek dünya malı dünyada kalır. Hak aşkına dünya malı ortak
edilemez...” inancının bir ürünüdür.199
NİGARİ TÜRKLERİ
Hz. Nigari diye bilinen tasavvuf şairi şiirleri ve semah meclisleri
ile bölge Türkleri arasındaki Şii-Sunni ihtilafı büyük ölçüde
gidermiştir. Açtığı bu yoldan bölgenin diğer bazı şairleri de
geçmişlerdir.”Ne Sunniyem ne Şii Müslümanam Müslüman” beyiti
vecizeleşmiştir. Döneminde Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye’de divani
semah şekli ile halkta derin izler bırakmıştır. Sovyet döneminde dahi
“halk islamı” şeklinde müslümanlığın yaşamasını sağlamıştır. Biz
Gürcistan ve Azerbaycan Türk halk inançlarını ayrıntılı olarak evvelce
yayınlayacağımız için200 bu defa inançların yaşamakta olduğu bölgede
şahit olduğumuz semah türü tesbitlerimizi aktarmayı tercih ettik.201
Hazreti Nigar; mezhep ayrılığını “ne sunniyem ne Şii Müslümanam
müslüman” diyerek çözmüştür. Bereket versin hala izleyenleri var.
Kendisinden kısaca bahsedip sonra bölgedeki görebildiğim izlerini
aktarmaya çalışacağım.
Nigari Mir Hamza (Karababağ-Zangezur-Cicimli 1805 veya 1815 Harput
1886) Türkiye Azerbaycan ve Gürcistan’ın Karapapag Türkleri arasında
çok tanınan ve sevilen bir kimsedir. Özellikle bölgenin halk inançları
incelenirken onun izlerine çok sık rastlanılmaktadır.
“Azeri şairi, mutasavvıf ve Nakşibendi(Halidiyye) tarikkati
şeyhlerindedendir. Azerbaycan’ın Karabağ bölgesinde bulunan Zangezur
kazasının Cicimli köyönün sevilip sayılan “seyyid ocagı” na mensuptur.
Küçük yaştan itibaren tahsil ve terbiyesinde ihtimam gösterilmiş, dini
ilimler okutulmuş, Arapça ve Farsça öğretilmiştir. Şamahı ve Şeki’deki
tahsilinden sonra genç yaşlarında Türkiye’ye geldi; Mevlana Hali’in
yanında Harput’ta öğrenimini ve tarikat terbiyesini tamamlamak
istiyordu. Bu şeyhin vefat ettiğini öğrenince Sivas’a gitti. Buradan
Karabağ’a döndü, sonra tekrar Türkiye’ye gelerek Amasya’da Şeyh İsmail
Şirvani’ye intisab etti; Onun dergahında terbiye gördü. Mürşidinden
izin alarak önce Konya’da Mevlana Türbesi’nde sonra “Ravzai Mutahhara”da
mürşidinden izin alarak “erbain çıkarttı”. 1859’da (?) Hac farizasını
yerine getirip, Şam ve Kudüs’ü de ziyaret ederek Amasya ‘ya döndü. Bu
seyahatlerin kesin tarihlerini tesbit etmek mümkün olmamıştır.
Ziyaretlerinden bir yıl sonra hılafet olarak memleketine Berde ve
Bergüşad’a döndü.
XIX.asrın ortalarında Kafkasya ve Kuzey Azerbaycan’da Doğu Anadolu’da
Ruslara karşı mücadele eden Nakşibendi tarikatinin tanınmış
mürşidlerinden biri olarak halk arasında büyük nüfuz kazandı.
Kırım Harbi sırasında birçok müridi ve mücahitle beraber gizlice Rus
sınırını aşarak, Kars’a geldi; Osmanlı ordusuna katılarak Ruslarla
çarpıştı. “1857 savaşından sonraTürkiye’ye geçerek Erzurum’da üç yıl
kaldı. Sonra İstanbul’a geçti. Burada padişahla görüştüğü rivayet
edilmektedir.
1865’te memleketinden karısı ve oğlu Siracuddin’i getirtti. Amasya’ya
yerleşti. Amasya’da kazandığı şöhret ve nüfuz bazı kimseleri rahatsız
etti. “İsyan edecek” diye dedikodular çıkarttılar. Bunun üzerine başka
bir yere yerleşmesi istenince Harput’ta Mevlana Halid’in yurduna
yerleşmeyi tercih etti. 1886’da burada vefat etti. Cesedi müridleri ve
ailesi tarafından Amasya’ya getirtilerek, Şirvanllılar Camii yanında
defnedildi.
Kafkasya’da daha çok Sünni Karapapak (Terekeme) Türklerinin kendisine
tabi olmasına rağmen Nigari, Şii-Sunni muhalefetini önlemeye çalıştı;
mistik duyguların güçlendirilmesine önem verdi. Tarikata girdikten
sonra şiirler söylemeye başladı. Hem klasik tarzda aruzlu hem de halk
şiiri nazım şekillerinde hece ölçüsüyle şiirler yazdı.
Gazelleri koşma ve gerayları kasideleri yalnız müritleri arasında
değil geniş halk yığınları arasında çok beğenildi, ezberlendi. Zikir
meclislerinde daire eşliğinde veya sadece hafif tempo tutarak söylenen
gazelleri ile büyük mistik heyecanlara sahip bir şeyh olarak şöhret
kazandı. Doğu Anadolu ve Kuzey Azerbaycan’da halk arasında kendisi
hakkında menkıbeler oluştu. Bu büyük nüfuzu sebebiyledir ki,Kırım
Harbi’nden sonra Türküye’ye göç edince kendisine bağlı binlerce insan
Kars’tan Amasya’ya, Zile’den Muş’a kadar geniş bölgeye gelerek
yerleşti.
Hayatı ve eserleri hakkında yapılmış geniş, derinlemesine araştırmalar
yoktur. Nisbeten geniş bilgi İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ın Son Asır
Türk Şairleri’nde ve Azeri edebiyat tarihinde bulunmaktadır.
Azerbaycan Yurt Bilgisi dersinde Amasya’da yetişmiş Azerbaycan asıllı
şairlerden bahseden M.Şakir,Mirzade Fahreddin ve A.Caferoğlu onun
hakkında dağınık bilgiler vermişlerdir. Karabağ’dan Kars’a ve
Amasya’ya kadar birçok müridinin bulunduğu ve daha çok Karapapak
(Terekeme) Türkleri arasında tesirinin halen devam ettiği düşünülürse,
zamanında ne kadar büyük bir şöhret ve nüfuzunun olduğu anlaşılır.
Daha dokuz yaşında iken “mana aleminde görüp aşık olduğu”Karabey
beyleri nesline mensup ve kendisi gibi aşk ehli Nigar adlı bir kadın
sebebiyle şiirlerinde Nigari mahlasını kullanmayı tercih etti.
Türkiye Türkçesine bir hayli yakın, sade bir halk dili kullanmıştır.
Şiirlerinde özellikle kendisi gibi bir tarikat şeyhi olan Nebati’nin,
Fuzuli ve Hafız’ın tesirleri açıkça görülse de taklitçi bir şair
değildir. Türkçe şiirlerinde ilahi aşk çok orijinal bir şekilde ve
coşkun bir lirizmle anlatılmıştır. Bir hayli şiir yazması, şiirlerinde
zaman zaman görülen vezin hataları, anlatım düzensizlikleri onun
şiirlerine fazla ihtimam göstermediği, cezbeye daha fazla değer
verdiği intibahını uyandırmaktadır.
Türkçe divanı önce İstanbul’da (1883) sonra Tiflis’te (1908)
basılmıştır. Farsça divanı da yine İstanbul’da (1911) neşredilmiş
bulunmaktadır. Nigarname (yer:?, 1340/1921-1922, şapiograf baskı) ve
Sakiname adlı büyük hacimli, Çayname adlı küçük hacimli mesnevileri de
bilinmektedir. İbnül Emin Bey’in eserinde Fatuhat-i Mekki’ye tavzihat
yazmış olduğu bildirilmiştir.202
“Halk destanlarımız adeta planlı olarak unutturulmuş”diyeceği geliyor
insanın. Kahramanlık destanı yazan halk ve halk aşıkları yazarları
acıları yaşayarak tespit edip yansıtan canlı teyplerdir. Sözlü kültür
geleneğinin hakim olduğu kırsal kesimimizin bu sanatçılar bu tür sanat
eserleri ile yapılabilecek en büyük hizmeti yapmıştır.
Borçalıdaki halk inançlarına göre; Seyit Nigari Hazretleri,
Karapirimli kentinde (köyünde) yatmaktadır. Karapir de Seyit
Nigari’nin yanındadır. Ziyaretlerdeki uygulama ve inançlar diğerleri
ile tamamen aynıdır. Mir Hamza Bulagı, Seyit Nigari’nin mürididir.
Türbesi Cebraili ilçesindedir. Buradaki suya adak yapılır. Türbenin
suyunu şifa ve hayır işlemiş olmak için içenler vardır. Çocuk olması
için niyet tutanlar kız ve erkek evlatları olunca niyetleri gereği
“paltarlarını burada yuyarlar” (giyisilerini burada yıkarlar).
Anadolu’daki Arap Baba, Karadonlu Can Baba’dan sonra burada da
Karapir’i görüyoruz.
Bu ziyaretlere çocuğu yaşamayanlar yaşamaları için, genç kızlar
bahtları açılması için, ruhi hastalıkların tedavisi için gidilir.
“İnandıktan sonra kişiye bir dosttan da sade insandan da çare
gelebilir” inancı vardır.
Bize bilgi veren Dilara ana’nın atası rahmetli İdris, Mir Nigari
Hazretleri’nin mürididir. İdris Baba’nın istifini yaptığı çok güzelbir
hat örneğini bize gösterdi. Biz de onu resimledik. Seyit Nigari’nin
gazellerini okuyan Dilara ana, “Meyhana da” tertip ediyor. Bize
gazellerinden bir parça okudu. Kaynaklarımızdan sadece Dilara ana
resminin çekilmesini uygun bulmadı. Günah olur, şeklinde izah yaptı.
Rüya tabirleri konusunda bize şu bilgileri verdi. Rüyada koyun görmek
konaklıktır,yahşidir. At murat arzuya çıkmaktır (muradın olmasıdır),
su aydınlıktır. Kara pistir (iyi değil anlamında).Ağ (ak, beyaz)
kefendir ölümdür. Güzgün (ayna) aydınlık, hoş bahtlıktır. Para pul
sestir, haberdir. Yılan pistir (fenalıktır). Köpek (polis, söz
horata’dır)
Dilara ana, üstünde durduğumuz konular için “hırda- huruç sözler” (boş
sözlerdir) diyordu. İslamla din ile ilgili bulmuyordu. Biz, Samsun ve
Amasya’da da Nigari’yi Pir kabul eden kimselerle görüşmüştük. Onlar da
bize gösterişi, alayışı onaylamadıklarını yapılacak işin hayır işleyip
saklı tutmak olduğunu söylemişlerdi.
Meyhane (semahhane) ye gitmek için boy abdesti alınır. Balaca gede
(olgun yaşa gelmemiş erkek çocuk) Meyhane’ye giremez. Bu meyhane
meclisinde 50-60 nefer (şahıs) olur. Meyhaneler akşam düzenlenir. Cuma
akşamları tercih edilir. Bunlar bir veya iki saat sürebilir. Meyhanede
çay içilir, çörek yenir. Sonra da yönetici kadın Nigari’den bir gazel
okur. Eskiden iki üç okuyan kimse olurdu. Cemaat sadece dinler. O
okudukça dinleyenler oynarlar. Okuyan oynamaz. Aşka gelen her mürid
kendi kendine oynar (here özüne oynar). Dıngır- teneke kutu çalınır.
Meyhanenin özel bir çalgısı yoktur. Meyhane Meclisleri hala devam
etmektedir. Bu uygulama Sovyet döneminde de yaşatılmıştır. Dilara ana
köyde kuran okutup bir hayli genç yetiştirmiştir. Deriş Osman ve biraz
da oğlu Savaran da bunların arasındadır. Meyhane’yi Kiril harfli
metinlerden okuyarak yapanlar da vardır. Daha ziyade Kef’rali’deki
Osmanlı Hurufatından Nigarnameyi ve Nigari’nin Divanını takip
ediyorlar. Ayrıca Aslanbeyli köyünde ve Kür nehrinin üstündeki
köylerde Meyhane uygulaması vardır. Dilara Ana’ya göre Kuran’a inanan
meyhaneye katılır. Meyhane’nin hususi Paltaları (özel giysisi) yoktur.
Günlük kıyafetle katılabilinir. Saygılı olmak için kara ve yeşil
giysiler seçilir. Dilara ana kıyafet konusunu özetliyor. “Baş döş
düzeltilir, bu arada uzun geyinerik çünkü biz Fatimai Zehrayız”.
Erkeklerin meyhanesi ayrı olur. Eski yazı olmayan metinlerden de
meyhana okunur. Erkekler de yeşil ve kara giyerler. Bütün meyhane
oyunları bir tek türdür. Oynanan oyunun hızını gazelin türü tayin
eder. Meyhanenin şeriat bağlantısı yoruma göre değişmektedir.
Dilara ana bizden Osmanlı harfli Mevlüdi Şerifi, Kuran-ı Kerim’den
seçme sureleri içeren küçük ve büyük boy kitaplar istiyor ve ilave
ediyor. “İran ve Arap çapından (baskısından) çetinlik çekiyorum. Türk
Tabından eyi okunur”, diyor.
Görüşmemize dayanamayıp Derviş Osman katılıyor. Osman ilkin TRT Dış
haberlerin yayınını güney ve kuzey Azerbaycan’a farklı seslendirilmesi
gerektiğini belirttikten sonra;
“Dağların Atamdır
Düzlerin Anam
Lil parlı bulaklar
Gül yüzlü sonam
Men senin eşginle
Alaşam yanam
Adına vetemin yazam
Borçalı” diyor ve hızını alamayıp,
“Gence bizim Tebris bizim kür bizim
Sevincimiz Şelaleden Gür bizim
İnan Billah bugün sabah sur bizim
Gel menden müjden. al anam atam
Ay Osman Tebris de titren bedeni
Kes kalbini o gövden zedeni
Veteni milleti satan gedeni
Kılınç ol yarıya böl atam anamı” diye ilave ediyor.
Sonra devam ediyor; Meyhane konusu dönemince cezbe’ye biz de ceviz
deniyor. Meyhana da baylı bayanlı ceviz/cezbe’ye girilebilir ancak
katılımcılar 60 yaşını aşmamış olmalıdır. “Cebzeye Gelen” kafasını
taşa duvara vurabilir, birisi ona sahip çıkıp onu korumalıdır... Hacı
Halil Dağına kızlar ilahiler okuyarak çıkarlar. Bu da bir tür cebze
halidir. Bu ilahilere son dönemde Yunus Emre’nin ilahileri de
katılmıştır. Borçalı’ların ayrıca “Karadonlu’nun Ağırı “diye bilinen
bir oyun havaları da vardır. Iğdır’da nefesi, şerri dokunan ve
görünmeyen bir güce “Karadonlu”denilmektedir. Kara iyelere tekrar
dönmek istemiyoruz ancak Borçalı ve Azerbaycan’da Ardoy diye bilinen
bir kara iye daha ziyade, abdestsiz, kimselere görünen Kuran okunan
yerlerde gözükmeyen şer bir kuvve vardır.
Naz Anadan da halk inançları bilgisi aldık. Naz Kazımova Kepenekçi
köyünde yaşayan 80 yaşında tahsilsiz bir ev hanımıdır. Verdiği
bilgilere göre:
Kırklama, hem anaya hem de balaya yapılır. Kırk kaşık su bir kovaya “
Allahım Meselli” okunarak dökülür. Annne ve çocuğu bu su ile
kırklanır. Su başlarından dökülürken “Allahım Meselli Ala Muhammedi,
Seni Kırklayanın kırkından çık” denir. Kırklamayı koca avradlar yapar.
İlkin anası sonra balası kırklanır. Ayrıca 10. ve 20. günlerinde de
çeyrek ve yarı kırkları yapılır.
Ayrıca kırmızı, sarı ve mavi üç taş muhtemelen akik taşı kırk içinde
hastalanan çocuğun suyuna konur. Bu su ile koca avradlar çocuğu
yuyarlar, yuyarken “Allahım meselli Ala Muhammed” denir.
Ana kırklanmadan çocuğuna süt verir. Kırklanacağı gün çocuğa süt
verilmez. Kırlandıktan sonra ana balasına döşünü (göysünü, memesini)
verir. İlkin sağ döşünden balasını emzirirler. Kırklama suyu pinhan
yere(el-ayak değmeyen yere) dökülür.
Anayı Hal Aparmasından kurtarmak için, bir hayvanın (inek, koyun gibi)
yüreği suya atılır. Al Avradı onu yer. Ananın yüreğini salar. Ayrıca
al Anasından korunmak için tüfek de atılır. Bu uygulamadaki suya
atılan yürek, kara iye olan Al karısına verilen bir sacıdır. Böylece
onun fenalık yapmasından kurtulmuş olunur. İnanca göre Al anasının
mekanı su başları ve değirmen arkıdır. Ayrıca tüfek atılarak çıkarılan
ses, kara iyeleri kovmak içindir. Al Avradı gelmesin diye kabakça
(önceden) bıçak, tüfenk, gaycı (makas), Kur’an kadının odasına
konulur. Doğum Hasant(iyi)olsun diye anne adayına efsunlu su içirilir.
Doğum kolay olsun diye gelinin kulağı çekilir ve ona sopa atılır.
Uşağı olmayan kadına maliki (derman) yapılır. Kabak ve bal pişirilir.
Ana adayının karnına belenir. O yakı iki gün orada kalır. Ayrıca Camış
gübresi pişirilir gelin ona belenir. İçi ağır kadın deriye çekilir.
Bir başka uygulamada da, peteklibal, tarçın, gülümcan, zencefil,
hil,nuheyl,ısot (biber) 4 adet yel cevizi el makinasında çekilir. 1
kilo paketli bala karıştırılır. Gelin aç karnına bir yemek kaşığı yer.
Sonra çörek yiyebilir. Geline kartol (patates) pirinç verilmez.
Düzelir ise beline yakı sarılır, karnına küpe yapılır, beli
çekilir,tekrar beli çekilir. 3 yumurtanın sarısına alçı karıştırılır.
1 metrelik bir bezle yakı yapılır. Bu yakı üç gün belde kalır.
Çocuğu sürekli ölen anne, meyve ağıcının dibine gider, ve “ben hamı
zatımı sana verirem sen de varını bana ver” der. Üç defa ağıcın dibine
“tu tu tu” der. Bu uygulama bir defa yapılır. Sonra ayrıca ocaklara
ziyarete gidilir. Gezgincilere sadaka verilir. Bu uygulamada da
görüldüğü üzere “ağaç” “meyve ağacı” ocak olarak algılanmıştır.
Karapapağlar da gelin “ellendirilir” bunun için gelinin başına bir şiş
ve ekmek dolandırılır. “Ayağın sayalı, başın devletli olsun, 7 oğlanla
bir sofraya el uzatasın” denir. Sonra gelin sağ taraftan perdenin
arkasından gerdeye girer.
Gelin, kaynana ve kaynatasıyla bir müddet konuşmaz. Bu bir hürmet
ifadesidir. Gelin ve çocuğuna dua edilirken “Allah gelinini ve
çocuğunu başacan (başına değin, başına kadar) versin hoş baht eylesin,
Allah hoş baht eylesin, oğullu kızlı olsun, hoş baht yaşasın.Allah
rızkını bol eyle özüne can sağlığı ver” denir.
“Karapapaglarda dili ağız eylemek” başsağlığı dilemek demektir.
Örnekler “ahırın hayır olsun, oğlun kızın sağ olsun”, “Allah seni yarı
yolda koymasın” denir. Yemin ederken de, “Allah hakkı”, “Allah adı
hakkı”, “balaların başı için”, “Kuran hakkı” denir.
Cuma akşamları dua edilir.”Cümle aleme içinde de benim balalarıma....”
denir. Yemek yapılır. Bunları çoluk çocuk yer. “Bu gece ölüler geler
onların burnuna yemek kokusu gitsin” inancı vardır.
Karapapag’lar da yeriklemek veya aşermek karşılığı “ağzı tatsız “,
“ağızı pis” tabirleri kullanılır. Bu durumda olan kadınlara yemeleri
için her arzuladıkları verilmelidir. Bunların “nefsi körlenmeli” aksi
taktirde pis (fena) olur. Uşak (bebek) hastanın inancı vardır.
Aslanbekli köyüne geliyoruz. Burası Türk halk kültürü itibariyle çok
önemli. Kültürel sınırlar siyasi sınırlarla kayıtlı değilken, halk
kültürü kesinlikle sınır tanımıyor. Burada türbeye gidiyoruz. Burası
“ocak” olarak biliniyor. Burası Hacı Mahmut Efendi’nin makanıdır.
İlkin Hacı Mehmet Efendi burada iken Seyid Yasin Efendi dışarıdan
gelip burada rahmete gitmiştir. Defin edilmesini Hacı Mahmut Efendi
sağlamıştır. Türbenin içerisinde iki mübarek yan yana yatmaktadır.
Soldaki tek aynanın altında yatmakta olan Hacı Mahmut Efendi ve öteki
sağlı-sollu çift aynanın altında yatmakta olan ise Şeyh Yasin
Efendi’nin mezarlarıdır. Ayna tasavvufun bir ürünü olmalı. İran ve
Irak’ta türbelerde çok rastlanmaktadır. Burada türbenin duvarları ve
ağacında adak bezleri asılmıştır. Amasya’daki Şirvanşahlar cemai ve
onun önündeki büyük türbe Aslanbekli ve yöresinden toplanan 17.000
altınla yaptırıldığı ifade edilmektedir. Nigari’nin Karabağ ile ilgili
şiirini hatırlıyoruz:
“Gam ekler otlar döker
Miri Nigari meğer
Yad galıptır gene
Garabağ toprağını”
Türbenin önünde Keçel Şamil isimli 98 yaşında Aslanbekli Pir, bize
teneke çalarak meyhana(semahı) okudu. Eskiden bu tür tasavvuf
meclislerinde çalınan tenekelerin üzerende Mekke’nin , Medine’nin
resimleri olurdu. Şimdi Pirelli veya yabancı bir firmanın ismi yazılı
oluyor.
Keçel Şamil, aşka geliyor ve “eşkın kanı Karabağdı mekanı” diye hem
çalıp hem okurken biz de Semahı dönem yol arkadaşımızın resmini
çekiyoruz. Bu arada halen Kazak’da mescidde meyhane düzenlendiğini
öğreniyoruz. Türbeyi de resimlemeye çalışıyoruz. Aslanbekli mescidinin
insanı şair ve bu konularla ilgili onu bulmak için muhtarın evine
gittik.
Aslanbekli’de kadın erkek büyük küçük herkesin ağzında Karabağ vardı.
Muhtarın evinin önünde arabamız durdu. Meyhana(samah) müziğinin sesi
dışarı geliyordu, çok heyecanlanmıştım. Bizi görünce meclis
dağılabilir, veya bizi içeri almayabilirlerdi. Semahın yapıldığı adaya
girdiğimiz zaman bir divanda üç erkek bir kadın teneke çalarak
Nigarinin divanından parçalar okuyorlardı. Bir erkek yaklaşık yarım
saat terler içerisinde semah yaptı. Figürleri Mevlevileri andırıyordu.
Elinin birisi yukarıda ve avuç içi yukarıya diğeri aşağıda idi ve avuç
içi aşağıda idi. Bu figüre pek de uymuyordu. Müziğim ritmine göre
hızlanıyordu.Farklı uygulamalar da yapıyordu. Sonra etrafta oturmakta
olan hanımlar da semaha kalktılar. Ritme uyarak ne figürler
yapıyorlardı. Keçel Şamil de oynadı ve okudu. Şamil’in birlikte olduğu
kadın 30 yıldır bu uygulamanın içinde ve Aslanbekli Kazak-Azerbaycan
köyünün 30 yıldan beri muhtarıdır.
Meclisin yapıldığı salon her yaştan insanla doluydu. Işıkların imkan
verdiği nisbette bol bol resim çektim. Bu arada üç erkek bir kadın
semah yaptılar. Kadınlar oynarken (zikrederken)daha ziyade erkekler
oturuyordu. Katılanların çoğunluğu Sadaklı köyündendi. Kadınların yaş
ortalaması 50’nin üzerinde idi. Faaliyeti resmini de çektiğimiz
Aslanbeyli köyünün şair imamı Muhammad Aslanbeyli yönetiyordu. 18
yaşından itibaren bu faliyetin içerisinde ilahiyat konusunda yüksek
tahsil yapmış bir kimse, zikr meclisine 60 km uzak mesafeden gelen
var. Zikirde dönülürken “Allah Allah Ay Pir Ay Pir” deniliyor ve Pir
seyit Nigari’nin şiirleri okunup dinleniyor. Sadaklı köyü
Nakşibendiliğin bölgedeki merkezi olarak kabul ediliyor.
Şair köy imam Muhammed Aslanbekli bize samimiyet gösteriyor
sorularımızı cevaplamaya çalışıyor. Bilgi veriyor ve o köy halkı bizi
konuk etmek için gayret sarfediyorlar. M.Aslankli’nin bize verdiği
bilgide “Bu tür zikirlerin orjinalinde kadın ve erkek meclisleri ayrı
olmaktadır. Ne var ki halkın iştiyakını kırmak istemiyoruz. Buradaki
herkes gerçek anlamda bacı kardeş, hepsi çok yakın akrabadır(....)
orijinal meclislerde zikir olayı 5-6 saat sürmektedir. Biz biraz
toleranslı davranıyoruz. Bazen sema yapanlar ve gazel okuyanlar
ayrıdırlar. Merasimi Hazreti pirin ruhu idare eder........kesinlikle
uygunsuz hareket edilmez. Amaç bereketi celbetmektir. Uygunsuzluk
bereketsizliğe yol açar. Cami de esasen uygulama yapılmaz. İmam olarak
ilgilenmek özel ve saklıdır. Zikir kesinlikle namazın yerine geçmiş
olmaz. Dini vecibeler ayrıca yapılmalıdır ve bu konuda sürekli cemaatı
uyarırız. 1994 yılında 85 yaşında ölen Deli Nesip (Hak Delisi) evinde
meyhana düzenleyende 80-100 kişinin toplandığı olurdu” diyordu.
AYRIMLI TÜRKLERİ
Ayrımlı Türk oymağı Anadolu’da Iğdır’ın ilçesi eski ismi Pernavut olan
Gaziler’e bağlı 40 köy olarak yaşamaktadırlar. Ayrımlıları Nihat
Çetinkaya oldukça ayrıntılı incelemiştir203. A. Caferoğlu, Ayrımlı
Türklerini, Terekeme, Karapapak, Şahseven, Ustaçlı, Padar, İmreli,
Kalaç Türk boyları ile birlikte zikreder.204 M. Fahrettin
Kırzıoğlu’nun birçok eserinde bu Türk boyuna dair bilgi vardır.205
Ayrımlılar Türk Kurtuluş Savaşında da önemli roller oynarlar. Ayrımlı
oymağı reisi Şamil Bey Başkanlığında kurulan, “Ayrım Elleri İslam
Şurası”, Osmanlı-Rus sınırını bugünkü Tuzluca ilçesini savunuyordu.206
Kars eski milletvekillerinden Ziya Ayrım’ın babası ve Iğdır
milletvekili Şamil Ayrım’ın dedesi olan Şamil Ayrım 1918 yılında
Ayrımlılardan oluşturduğu milisleri ile Ermeni çetecilere karşı
savaşırken yüzbaşı rütbesindedir. Tuzluca- Pernavut’un Kız Kalesi’ni
kadın milisleri ile koruyan Küçük Zaman Han’ın annesi Kıznefer
köyünden ve Ayrımlı oymağındandır.207
Muhammedhasan Velili (Baharlı) Ayrımlıları anlatırken; “Ayrımlılar
veya daha doğrusu olan El Rumiler, yani Rumdan/Anadolu’dan gelenler
Konya Sultanlarının Sukutundan sonra Azerbaycan’a muhaceret
etmişlerdir. Onlar 1301 tarihinde Gence ve Karabağ nahiyelerinde
oturuyorlardı. 16. yy. Sonlarında Ayrımlılar iki kısma bölündüler. Bir
kısım İran Azerbaycan’ına göçüp burada Şah Abbas’dan “Şahseven”
ünvanını aldılar. Diğer kısım Ayrımlılar ise burada kalıp; Ayrım,
Saatli, Ağsaklı veya Çolaklı gibi ailelere ayrıldılar. Çavanşir
Kazasında-Ayrımlar, Saatli; Kazak Kazasında-Baganis Ayrım, Polad
Ayrım, Şınık Ayrım; Leneran Kazasında-Ağsaklı; Nuha Kazasında Çolaklı
olarak yaşamaktadırlar.208
Nihat Çetinkaya’nın tespitine göre; “Kırzıoğlu, Osmanlılar’ın Revan’ı
almasıyla, Osmanlılarla ittifak kuran Sahat Çukuru’nda yaşayan Türkmen
kabileleri arasında saydığı Rumlu/ Anadolu’lu Türkmenleri “Ayrımlı
olarak göstermektedir.209
Vasıf İsmailoğlu’nun ifadesine göre Kuzet Azerbaycan’ın Şamlu, Ayrımlu
gibi Türkmen boyları Güneydoğu Anadolu’nun Türkmenlerinden iken Yavuz
Sultan Selim zamanında mezhep farklılıkları nedeniyle doğan ihtilaf
nedeniyle göç etmişlerdir.Celayirliler gibi bu türden Türkmenler göç
etmemeleri halinde Kürtleşmişlerdir.210
Azerbaycan’daki Ayrım adını taşıyan yer adları arasında Gedebey’de
Ayrım Dağı, Cavanişir ve Kelbecer’in Kamışlı köyünde Ayrım Deresi,
Nahçıvan’ın Sederek ilçesi Yukarı Yaycı köyünde Ayrım-Ulu, Laçin’in
Mollalar köyünde Ayrım Yatağı adlı köyler bulunmaktadır.211
Yer adları çalışmaları da yapmış olan Zeynelabidin Makas Ayrım
konusunda da bilgi verirken, bugünkü Ermenilerin yaşadıkları
topraklardaki ismi Ayrım olan bir köyün ismini Ermenilerin değiştirip
Pathvan koymuşlar, Ermenistan’daki başka bir Türk köyünün adı da Polat
Ayrım’dır.212 Nihat Çetinkaya bu konuda verdiği bilgide Dinyeper
yöresindeki Uyrumlu adlı Türk boyunun Ayrımlarla ilgili olabileceği
üzernde duruyor.213
Bozkır Medeniyetinin mimarlarından Türkler bu medeniyetin sanat tarzı
olan “Hayvan Motifli Uslup”unu oluşturmakla kalmamışlardır. Ekonomik
karakteri hayvancılık olan bu medeniyetin özellikleri doğal olarak
hayvan ürünlerine de yansımımıştır. Kerme kesme geleneği bu
medeniyetin yarı yerleşik döneminin bir ürünüdür. Kerme çiflik
ürünlerinden fışkı, gübre, ahbun, tes, gılik gibi hayvansal bir
üründür. Basma büyük ve küçük baş hayvanların dışkısının ilkbaharda
açık havaya serilmesi suretiyle yapılır. Dışkı ilkin fışkı olarak bir
yere yığılır, sonra basma olarak yere serilir. Basılıp kalıplar
halinde serildikten sonra “tezzek” olur. Tezeğin bir türünün adı da “yapma”dır.
Yapma dışkı kurumadan yoğrulur sonra yuvarlanır va yassılanır. Daha
sonra bunlar duvarlara parçalar halinde yapıştırılır. Her iki şekilde
hazırlanan tezek kurumaya bırakılmak üzere “galak” yapılır. Her iki
tezeğin farklı özellikleri vardır. At tesinden basma olmaz. Ayrıca
hayvanların yayıldığı alandan da kendiliğinden kuruyan ve toplanılarak
yakılan tezek de vardır. Buna kelle ve top tezek denir. Biz
incelememizin bu bölümüne konu olarak kerme kesme geleneğini seçtik.
Bu konu da Azerbaycan halk kültürünü inceleyen eserlerde geniş bilgi
vardır. 214 Anadolu Türk halk kültüründe de bu konu zaman zaman
işlenmiştir.
Güney Azerbaycan Türklerinde bu arada Ayrımlılar gibi hayvancılık
ağırlıklı bölgelerde Kermelik hazırlanıp bastırıldıktan sonra
kesilmeden evvel bir şadlık ( eylence) yapılır. Bu münasebetle “Yallı
Gidilir” Yallı oyunu, karşılıklı manilerin bayatıların okunduğu, toplu
oynanan bar türünden bir oyundur. Oyunu yallı başı idare eder, diğer
oyunculara “deste” denilir. Destede yer alanlar daha ziyade okunan
parçanın nakarat kısmını tekrarlarlar. Böylece hem eylenilir hem de
basmalık son bir defa iyice bastırılmış olur.
Kerme debi yallılarında en çok okunan parça “Şirin Elma” parçasıdır.
“Şirin elma, şirin ayva
Şirin nara de gelsin
Sizin kente giden olsa
Bizim yara de gelsin
Suda balık yan gider
Açma yaram kan gider
Hekim, tabib neylesin
Ecel gelmiş can gider”
Kerme debi (geleneği) manileri yüzlercedir. Bunların hepsi ya Anadolu
manilerinin aynısı veya versiyonlarıdır. Bu tespitte şaşılacak bir
husus yoktur. Zira; Karapapağ, Kengerli, Ayrımlı gibi Türk aşiretleri
siyasi sınırlarla bölünmeye uğramış aynı bütünün parçalarıdır.
Anadolu’da Basmalığı hazırlayan, geçmişte özel basmacılar vardı.
Bunlar ilkbaharda hayvancılık yapan evlerin sokaklarını dolaşır,
sırtlarında bir küfe ve bir halatla müşteri ararlardı. Dolaşırken
“Basma bastıran” diye bağırır ve sonra pazarlık yaparlardı. Evlerde
evlerin damlarını ilkbaharda bastırmakla kullanılan yuvarlak taş gibi
basmalıklarda kullanılan Lavtaşı olarak bilinen taşlar da vardır.
İlkbahar gelip basmalıklar hazırlanınca çocukların basmalıkların
üzerini oyun alanı olarak seçmeleri istenirdi. Böylece basmalıkların
basılmaları sağlanılmış olurdu. Biz Dağlık Altay’ın Moğolistan
sınırındaki Altay Türk köylerinde hayvancılık yapan köylülerde
basmalık, galak ve tezek kültürünün aynı terimlerle yaşadığını tespit
ettik. Ayrıca inceleme imkanı bulduğumuz Grregoryen kültür
albümlerinde kerme kültürüne dair resimler gözledik. Halbuki Ermeniler
hayvan üretici değil ticaret yapıcı bir toplum olarak bilinirler. Bu
tespitleri 2002 sonbaharında Tacikistan’ın Türkabad bölgesinde de
resimledik.
Kültürel değerler nerede ve ne biçimde olursa olsunlar,
bulunup,işlevleri tespit edilip kültürel hayatımızdaki yerlerine
oturtulmalıdır. Bize göre kerme geleneği hayvancılık kültürümüzün bir
ürünüdür.
Çok anlatılan bir fıkrada kaymakam Milli Eğitim Baknalığına okulların
nasıl ısıtıldığını rapor ederken, tezekle ısıtıldığını belirtir.
Ankaradan tezeğin ham maddesi, kalorisi ve fiyatı sorulur. Kaymakam
cevabında, “Ham maddesi boktur, kalorisi yoktur, bölgede miktarı
çoktur.” der. Tezeklerden koyun tezeği büyükbaş hayvan tezeğinden daha
kıymetlidir. Tandırda ve ocakta yakılırken gevenle tutuşturulur. Koyun
tezeğinin makbul oluşu ateşinin uzun sürmesinden gelmektedir. Kalori
konusuna gelince sadece kafiye için söylenilmiş olmalı.
Ayrımlı türkleri, Türk-Ermeni ihtilaflarında da tarihi rol
oynamışlardır. Ayrımlılar Tuzluca, Permavut, Çıraklı, Uğurluca,
Civanlı, Aktaş, Ekerek, Kamışlı, Kılıçlı, Sürmeli, Perlive İpekli
köylerinde yerleşmişlerdir. Bölgenin ünlü yaylası Kozkoparan
yaylasıdır.
“Eçkalım Kozkoparana
Koparalım koz başı
Dumanlı sudan içelim
Pişirelim Bozbaşı
Arana haber salalım
Çağıralım dadaşı
Bir de kuzu çevirelim
Yanında katık aşı
Bu yaylaya yakılmış bir türküdür.”
Türkiye’deki ayrımlılarda da Nevruz ve Hıdırellez bütün canlılığı ile
ozan yarıştırmasından pehlivan güreşlerine el oyu’nun bütün
uygulamaları yaşar. Leyleklerin gelişi ile ilgili inançlar
Ayrımlılarda da vardır. Çaylak’a bu yörede çağalan ve civciv’e de cüce
denir. Çaylak cüceleri kapmasın diye çocuklar:
“Çağalan Çağalan, bizde cüce yoktur,
Kamışlı’da, Kılıçlı’da, Sürmemeli’de çoktur.”
Şeklinde tekerlemeler söylerler böylece çaylak’ların kandırıldığına
inanılırlar.215
Güney Azerbaycan’ın Iğdır ve Doğu Beyazıt’ın doğusu her iki Ağrı
Dağının göründüğü İran Azerbaycan taksimatında batı Azerbaycan diye
bilinen bölgedir. Yekenad diye bilinen bu yörede tamemen Türkler
yaşamaktadır. Sedi ( Aşağı Somgıllı, Yukarı Somgıllı, Mıgıllı, Şuayıp,
Elatlar) İnanlu, Yukarı Yeke, Mevli, Çaykesen, Harabemerkit, İsken,
Söğütlü, Dağyoncası, Kalavan, Yaranmış, Yonca, Merekan köyleri bu
bölgededir. Batı Azerbaycan bunlardan ibaret değildir. Bu bölgede
yaşayan bir efsaneye göre, Büyük ve Küçük Ağrı dağları arasında
yatmakta olan Rüstem oğullarından Cihanbakış isimli bir pehlivan bir
gün tüfeğiyle valanmakta olan bir avcı görür. Bu pehlivan’ın iki atı
vardır, bunlar bir çayırın otunu bitirince diğer çayırın otu büyürmüş.
Avcı, tüfeğin nasıl çalıştığını pehlivana göstermek ister. Pehlivan
eline nişan almasını ister ve mermi Cihanbakış’ın elini delip geçer.
Cihanbakış bu olay karşısında “ dünya yaşanmaya değmez mertlik
bozulmuş” der ve tekrar yatar.216
Köroğlu efsanesine bu kadar benzeyen Cihanbakış efsanesinden sonra
efsanelerin kahrmanlarında veya motiflerinde bir kaynama olmuştur
denilmeli mi? Halk bilimci tespitini yaptığı malzemeyi aynı zamanda
yorumlaybilmeli. Zaloğlu Rüstem İran Fars kültürünün bir ürünüdür.
Bölgenin Türk tarihi Oğuz Türklüğü ile başlatılmaktadır. Bölgedeki 6
büyük tayfadan biri Oğuzlar tayfasıdır. İran, Azerbaycan, Anadolu,
Irak ve Suriye Oğuz tarihi itibariyle aynıdır. Yukarı Yeken bölgesinde
8 Türk tayfası vardır. Bunlar, Cüvünlikli, Veledli, Gedikli, Himedli,
Hızırlı, Gedhiyanlı, Elilşi, Berduşadi’den meydana gelmiştir.
Bölgedeki Kehriz (Dağ eteği su kaynağı)ler: Yukarı Kehriz, Yahya
Kehrizi, Çimen Kehrizi, Meydan çeşmesi, Aşağı Kehrizi, Biyamlı
Kehrizi, Rum Kuyusu, Kalender Kehrizi, Teze Kehriz, Köhne Sögütlü,
Ağyar ve Kayser’dir.217 Bölgedeki yaylaların en büyüğü Karacı
yaylasıdır. Ünlü Türk şairi Seyit Ebul Kasım Kasım Nebati (Han Çobanı
Ölümü, H, Rusya 1264) şiirlerinde Karaçi Yaylasına çok yer verir.218
Halk inançları öncelikli çalışmamızla toponomi ve onomastiğe ağırlık
vermek suretiyle alt disiplinler arası bağlantıyı sağlamayı
amaçlıyoruz. Bu isimler çok kere başka verilerle inanç boyutları ile
karşımıza çıkabilmektedirler. Yekamet Bölgesindeki Türk oba ve
oymakları çoğunlukla Şahseven olarak bilinirler. Ayrımlılar bu bölgede
seyrektirler. Bölgeleri komşudur. Bunlar dörde ayrılırlar. Üçü
Erdebil, Hıyo ve Karadağdadır. Buranın göçebeleri İnanlı’dırlar.
İnanlı taifeleri, Kelekcalu, Şatiranlı, Delikanlu ve İnanlı’dur.
Dilleri Türkçe, dinleri İslam’dır. Mezhepleri ise Şii-Oniki imamlıdır.
Kışlakları; Kamus Ağıl, Tepebaşı (Kapılık), Kırklar, Kızılkışlak ve
Haldır. 2000 yılı itibaryle göçebe kesimin nüfusu 1700-1800 civarında
idi.219
Kılıçbaba/Mirkılıçbaba’nın mezarı burada, Yekan mezarlığının güney
batısında iki odalı bir türbedir. Birinci odada 2 metreden uzun bir
mezardır. Bu şahsın yekenlilerin Atası olduğu kabul edilir. Yeken’de
bir de İmamzade Türbesi vardır. İmamzade suyunun başındaki bu türbede
bulunan mimber aşure günleri dışarıya çıkarılıp üzerinden burada
toplanan halka hitap edilir. İsmi Sultan Erşi olan bu imamzadenin
mimberinin altına okuyup yazma bilmeyen ailelerin dini yayınları
konur. Bu bölge Türklerindeki bir inanca göre, okur yazar olmayan
kimseler evlerinde dini yayın bulundurmamalıdır.220Bu inanç biraz dini
yayına duyulan saygıdan gelmekte ve biraz da dini yayınlara efsanevi
bir prestij kazandırma amacından gelmektedir. Biz Erbil’de sakat bir
kimsenin misafir edilmek durumunda kaldığı dini yayınların bulunduğu
odada “ Allahım bu kitaplarda yazılı senin ilmin adına bana şifa ver”
diye dua edip şifa bulduğuna dair bir tespitte bulunmuştuk221
Anadolu’da dini yayınlara karşı kırsal kesimde özel saygı gösterilir.
Kılıçbaba, Kılıçdede, Erkılıç gibi isimli ulu zatlara Anadolu’da da
rastlanılmaktadır. Tahtakılıç, Yalınkılıç, Dalkılıç isimleri arasında
ortak bir mahiyet olduğuna ihtimal veriyoruz. Bizim Erbil’de ziyaret
etme imkanı bulduğumuz Heybet Sultan’ın mezarı da normalden çok
uzundur. Anadolu’da da birçok ulu zatın mezarı uzun tutulmuştur.
İmamzade Erşi’nin de isim etimoloji yapılınca Türk ismi olabileceğini
düşündürüyor. Bu konuda yapacağımız çalışmanın malzemesini topluyoruz.
Azerbaycan, İran, Anadolu, Irak, Suriye’de Türk insan isimleri Balkan
ve Kafkasya Türklüğünde olduğu gibi büyük ölçüde aynıdır. Yer yer
Farsçadan ve Arapça’dan etkilenmeler olmuştur. Bu itibarla Türk
kesimleri boylar bazında ele alınınca doğal olarak farklılık
arzetmezler. Bu alanda yapılacak çalışmalara yardımcı olmak üzere biz
bölgeden tespitini yaptığımız isimlerden bazı örnekler vermek
istiyoruz. Mirağa, Seyitağa, Ağalar, Ağabey, Ağacan, Agabba (Agababa),
Hacıağa, Hanbaba, Hanlar, Beyler, Elağa, Agammed, Hanmemmed, Dursun,
Dursuneli, Allahverdi, Tanrıverdi erkek isimleri iken, Hanım, Hatın,
Helmehatun (Halimehatun), Fatma Hatun, Nenehanım, Hanımkız, Beyim
(Begüm), Beyimhanım, Agabeyim, Hanımağa, Güzel, Gülçöhre, Kızbes,
Anakız, Besti, İnci, Sedef, Telli, İnbil (Ünbülbenim), Gülgez,
Tukeziban, Sara, Sure’dir.222 Bunlardan Dursun evvelce çocuğu
yaşamayan aileler tarafından kullanılır. Yaşar’da bu türden bir
isimdir. Kızbes artık kız evlat istemiyoruz anlamındadır. Anakız ise
kız çocuğu anne olarcak yaşa gelmeden ölen aileler tarafından verilir.
Baba, Bey, Agbaba da bu türden isimlerdir.
Bölgede halk arasındaki ihtilaflar “Agsakallar Meclisi” tarafından
çözümlenir. Bunun için her evden bir çocuk/genç çağrılır. Toplantıyı
Agsakallar yönetirler. Onların önerilerine uyulur. Bu uyum büyük bir
edep , fazilet sayılır. Çözüm sağlanamayan ihtilaflarda Agsakal “gidip
evlerden sopalarınızı getirin” diye kızar. Bu istiyorsanız döğüşün
demektir. Diğer agsakallar araya girip kavgayı önlerler.223
Taifelerden evin erkeği gurbette olsa tayfanın agsakalı o evin
sorunları ile ilgilenir. Gurbete gidip para kazanamadığı için evine
dönme imkanı bulamayanan “kapı daldasına düştü” denir.
Ayrımlılarda da çok kere çocuğun adı bu bölgede olduğu gibi 6. günü
konulur. Ad konulacakken bir molla veya agsakal çocuğun sağ kulağına
ezan sol kulağına ise 3 defa çocuğun adını söyler. Arvadı boylu (eşi
hamile) olan kişi ölse çoçuğa onun adı verilir. Ata ve ana adının
verilmesinin töresi vardır. Büyük oğulun kızı olursa ana adı ata adı
da ikinci oğula konulmalıdır.224Ayrımlılarda da erkek çocuk önemlidir.
Erkek çocuk için “atanın eline yapışa” denir. Kız çocuğu neslin devamı
sayılmaz.
Berber/Delek/ Usta eş anlamda kullanılır. Bunlar hem saç tıraşı yapar,
hem diş çeker, hem sünnet yapar ve hem de çıban tedavisi yaparlar.
Bazan seyyar çalışırlar, bazen kahvelerde çalışır bazen de dükkan
açarlar. Ekinciler bunlara para pul yerine buğday verirler. Bölgede
saç tıraşının özel kuralları vardır. Namaz kılan erkekler alınlarından
itibaren tepelerine doğru tıraş yaptırırlar. Bununla amaç abdest
alırken suyun başı tam mesh edebilmesi olmalı. Keza namazda takke
çıplak alnın secdeye değmesine mani olmamalı, inancı vardır.
Çocukların tıraşı etrafı alınarak tepede saç bırakma şeklinde olur.
Tepede kalan saça kakül/kahkül denilir. Devamlı sakal pek bırakılmaz,
sakal bırakmanın “hat” denilen özel kuralları vardır. Köyün veya
mahallenin “hayra-şerre çağırma” işlemlerini de “Dellek”ler yaparlar.
Düğünlerde “Devran” yığılınca pulları/paraları dellek toplar. Bu
esnada meclisi kızıştırmak için “evin abaday” diye bağırır. Damada
yeni elbiselerinin giydirilmesi de onun görevidir. O aynı zamanda
kirvedir. Aşure günü yaş merasiminde kafaları kama ile yarılmış
çocukların tedavisi hacemet (bardak çekmek) işi de ona aittir.225
Batı Azerbaycan’da kırsal kesimde 9-10 yaşından itibaren ere (kocaya)
verilmeye başlanır. Bu konuda şakaya dönüşmüş sözler vardır. “Kızı
börk ile vur, yere yıkılmazsa er vaktidir.” “Tez evlenenle tez ayrılan
pişman olmaz” “Kızı ver ite, iti aldat” “Kız dediğin bok sepetidir,
kim gelirse ver sırtına götürsün” bu türden ciddiye alınmayacak
sözlerin Anadoluda da duyulduğu zamanlar olmuştur. Ancak bunların
yaygın olduğu ve bir zihniyeti yansıttıkları söylenemez. Ne var ki
bilinmeler gerekir. Bölgede erkeklerin evlenme yaşı 18-19 dan itibaren
başlar.Evlilik daha ziyade görücü usulü ile olur.226 İlkin “ağız arama”
sonra “elçiliğe gitme” yaşanır. Kız evi rıza gösterecek ise çay ve
şirni (tatlı) servisi yapılır. Bu ikramlar yapılmaz ise rıza
gösterilmiyor anlamına gelir. Sonra “kesi-biçik”safhasına geçilir.
Bunlar kız evinde olurlar. Nişandan sonra erkekler kız evine gider,
başlık ve kebin konuşulur. Bu merasimde kız ve oğlan babaları
konuşmazlar. Dayı ve amcalar konuşurlar. Sonra “Allah mübarek etsin”
denir. Hayır işi mübareklendirilmiş olunur. Kant kellesi/ şeker topu
sındırılır/kırılır. Bunun parçaları kapışılır. Gençler bir parça
almaya çalışırlar.227 Davetlilere çay içmeleri için bu parçalardan
verilir. Toydan önceki merasimler Perşembe günü yapılır. Gelinin duvak
telinden, gelin saçısından kapmak kısmet açıcı bir uğur saymak,
kaçırmak saklamak, Anadolu’da da yaygındır.
Şal sallama/pay aparma, Cuma günü oğlan evinden kız evine pergar
(honca-gelin sinisi) gönderiliyor. Buna şal veya pay aparma denir. Her
bir Ağsakal ve Ağbürçeğe ayrı sini hzırlanır. Sinide çorap, kumaş v.s.
olur. Sininin üzerine örtü serilir. Çar (yaylık-yazma), Çadrelık
(çarşaf), Parça (kumaş), yüzük konulur.228Merasimde oğlan evleneceği
kız için para yığar. Böylece nişandan iki yıl sonra evlenilir. Siniyi
götüren hanımların bir kısmı yemeğe alınıkonur.229 Şal yeri aparmak,
kız evinin oğlan evine hediye sinisidir. Sinide uygun hediyeler ve bu
arada ağ çorap konur. Nişandan evvel kız evinden nisandan sonra oğlan
evinden hediyeler gönderilir. “Ramazan’ın 15. gün payı” “Kurban payı”
“Çille payı” “Bayram payı” gönderilir.
Bölgede halkların bu arada Ayrımlı ve Kengerli Türk boylarında
“Arefelik” uygulaması vardır. Her yıl 20 Martta herkes mezarlığa
gider, helva paylar/helva dağıtılır. Nişanlı oğlan kızın gönderdiği Ağ
Çorap’ı giyer.230 Muharrem, Sefer ve Ramazan ayında toy olmaz. Aynı
günde iki toy yapılmamasına dikkat edilir. Davetliler bölünmesin diye.
Cehizde de ağ yünden örülmüş çorap konulmasına özen gösterilir. Ağ
renk Türk halk inançlarında mutluluğun hayırın uğurun simgesidir. Ağ
koyunun, Ağ yünün özel önemi vardır. Bununla ilgili efsanelerin olduğu
bilinmektedir.231
Bölgede 4 gün olan düğünün ilk üç günü erkeklere ayrılmıştır.
Bunlardan birinci gün “Dem günü”, 2. gün “Kına günü”, 3. gün “Gelin
çıkma günü”, 4. gün “Duvak kopma günü”dür. Dem günü’nde hayır ve şer
damında çay verilir. Aşık meclisi bugün başlar. Her davetlinin özü ile
mütenasip bir yeri vardır. “Mecliste öyle bir yere otur ki bir daha
kalkmak zorunda kalmayasın” denir. Kına gününde küpe peyniri ve ekmek
yenir. Kına günü, oğlan evinin gönderdiği hediyeler arasındaki üç mum
kızın göndereceği sinilere konur. Bunlar; beyin, sağdıcın ve soldıcın
sinileridir. Bey giyinirken aşık sazı ile “Bey teriflemesi” yapar.
Hediyeler alır. Gelin çıkma günü’nde gelin eşikten dışarıya
çıkarılmadan evvel evin tandırının etrafında 3 defa döndürülür.
Makedonya Türklerinde gelin yani evine gelince ilkin evin ocağına
götürülür.
Bu bölgede konaklıkta ev sahibine ortak çay istemediği mesajını vermek
için çay bardağı tabağına yan yatırılır. Çocuk ters gelir, doğum zor
olursa dama çıkılıp ezan okunur. Bir kimse ölmüş ise evvel evin
tandırının etrafında 3 defa döndürülür.232 Makedonya Türklerinde gelin
yeni evine gelince ilkin evin ocağına götürülür.233
Güney Azerbaycan’ın batı Azerbaycan Eyatında 12 yaşında mahrem bir
oğlan uşağı (erkek çocuk) gelinin kuşağını bağlar. Bir mahrem kişi de
hayır dua okur geline 7 oğlan ve bir kız evlat temennisinde bulunur.
Bu esnada aşık çalıp okumaya devam etmektedir. Aşığın kaydasına uyarak
gelinin anası veya büyük bacısı oynar. Gelin eşikten dışarı çıkınca
sırtını bir duvara dayar Küreğen, bacadan gelinin başına 3 elma veya
nar atar. Kız evinden mahrem birisi börkümü çıkarıp ters çevirerek
elmaları tutar, gelinin incinmemesini sağlar. Geline pul ve kanfeti
serpilir. Duvak günü kadınlar Kayganak (Yumurta, un, yağ ve şekerden
yapılır) pişirip oğlan evine “Otağ Görüşü”ne giderler. Yemekten sonra
para toplanır. Gelin, ters çevrilmiş altında ekmek, su ve peynir
bulunan bir tabağın üzerine oturtulur. Bir mahrem uşağ gelinin
duvağını kapar. Buna “Duvak Kapma” denir. Tabaktaki paylaşılıp yenir
sonra “Ayak Açma” başlar.
Bölgedeki Nevruz uygulamaları, diğer bölgelerde izahı yapılanlardan
farklı değildir. Biz tekrardan kaçınmak adına aynı tesbitleri
aktarmıyoruz. Benzerlikleri bir bölümde yapmış isek, onu da
tekrarlamıyoruz. Bütünü tam yansıtabilmek uğruna yeni tesbitler olur
ise onları açıklıyoruz. Bu bölgede Ahır Çarşamba’da Salı gününün
gecesi sadece küfte (köfte) yapılır. Köftenin sayısı evin fertlerinin
sayısından bir tane fazla yapılır. Buna “Gayıp Payı” denir. Gayıptan,
beklenmedik bir misafir gelmesi halinde ona ikram içindir.234 Bize
göre fazla köftenin sahibi gaip olduğuna inanılan yol gösterendir. Bu
izaha göre Hz. Hızır için de yapılan helvadan pay ayrılır. Bu ölen
kimselerin gerçekte ölmedikleri yaşayanların arasında ruhların
dolaştığı inancının bir sonucudur. Bazı yörelerde muayyen zamanlarda
ölünün ruhu için yemek yapılınca o zatın sevdiği yemekler pişirilir.
Yeken’de bazı aileler Ahır Çarşambanın sabahı 3 defa “Arı Su” dan
atlarlar Hasar Mezarlığı’na gidip oradaki Koç heykelli mezar taşının
karnının altından geçerler.235
Koç heykellerinin altından geçme inancı Kaya Kovuğundan geçme
inancının değişik bir tezahurudur. Alem değişme inancının bir
sonucudur. Böylece yeni bir aleme geçilmektedir. Büyük türbelerde
Eshabı Kef, Hacı Bektaş Veli gibi yakında bu tür kaya deliklerinden
geçemeyeceklerin günahlarının çok olduğuna daha bir süre ibadet etmesi
gerektiğine veya dileklerinin kabul olmayacağına inanılır. Ağaç ve
kaya kovukları aynı zamanda ağaçtan veya mağaradan türüme inancının
izlerini taşır. Yenilen pehlivanın yenenin kolunun altından geçmesi
bazı yerlerde yeni gelinin kaynanasının eteğinin altından geçmesi,
Ayvaz’ın Köroğlu’nun karnının altından geçmesi, bir sığınma,
korunmasını kabul etme olayıdır. Nazarlı çocuklar delikli taşın
içinden geçirilerek adeta yeni kimlik kazanılarak kara iyeleri
aldatmış korunmuş olurlar. Ebem kuşağının altından geçen kızın erkek
ve erkeğin de kız olacağına inanılırdı. Koç heykelinin karnının
altından geçti olayı bizim için yeni bir tesbit olmuştur.
Ayrımlıları da kapsamına alan Güney Azerbaycan’ın batı Azerbaycan
Eyaletinde “Ev çırpma”, merasimi yapılır. Bunun için “Özel Ağ Toprak”,
temin edilir. Ahır Çarşamba da bu toprakla duvarlar temizlenir. Bu
günün (20 Mart) ın tesbiti için Meryem Kurdu alınır bakır bir tasa
konulur ve onun hareketleri takip edilir. Sırtı üzerine döndüğü an “Yıl
tehvil oldu” yeni yıl geldi denir.236 Ev çırpmayı biz Kars Sarıkamışta
çocukluğumuzdan hatırlamaktayız.
Bu bölgede konaklıkta ev sahibine artık çay istemediği mesajını vermek
için çay bardağı tabağına yan yatırılır. Çocuk ters gelir doğum zor
olursa dama çıkılır, ezan okunur. Bir kimse ölmüş ise kara değil göy
(mavi) giyilir.237 Ölen kimsenin dul eşi “eşikten çıkmasını” inanç ile
erkek kardeşi ile evlendirilir. Kurban bayramı ve Ahır Çarşamba
günleri muhakkak köfte pişirilir.238
Çay bardağının yan yatırarak mesaj vermek Kuzeydoğu Anadolu’da da
vardır. Zor doğumlarda ezan ve sela okutmak, evin eşinin önünde at
kişnetmek, ateş yakmak, akar suyu harçerlemek gibi uygulamalar
Anadolu’da bilhassa doğu Anadolu’da da ardır. Yaslarda mavi paltor)
giysi giyinmeyi biz Özbekistan’ın belirli bir kesiminde tesbit
etmiştik. Kara yası Ak paklığı temsil ederken Mavi kutsalı semayı
ululuğu temsil etmektedir.
Ayrımlı bölgesinde Ramazanın 27. de Sarımsak yenir. Bununla amaç
ağızların kokmasıdır. İfadeye göre Hz. Ali ayın 19. da şehit edilir.
21. de ölür. Ayın 23. onun 3. günüdür. 27. Hz. Ali şehit eden İbni
Mülcem öldürülür. O gün etrafın kokması istenir. “Yasta herkes öz
ölüsünü ağlar” diye bir söz ve inanış vardır. 239 Sarımsak sadece
antibiyotik değil aynı zamanda kara iyelere karşı da koruyucu olarak
kabul edilir. Loğusa hanımın perceresine Al karısına karşı korunmak
için sarımsak asılır. Vampirin sarımsaktan rahatsız olduğuna inanılır.
Nazarlıklarda ve büğülerde sarımsak kullanılır.240
Yekan bölgesinde hayvanlarla ilgili de çok inanış vardır. Bunlardan
bazıları “Maymun da eskiden insan imiş, bitli ellerini hamura soktuğu
için maymun olmuştur” “Tosbağa/Kaplumbağa bir zamanlar değirmenci imiş
borç verirken küçük tasla verir alacağını alırken büyük tasla
ölçermiş, cezalandırılıp iki tas arasına sıkıştırılmış”, “Bubbu/Taraklı
kuş gelin iken bir gün başını tarıyormuş, derken ansızın kayınpederi
gelmiş çok mahçup olmuş Allah’a yalvarmış ve Bubbu kuşu olmuş”241
Bunlar yörenin ve zamanın değer ölçülerine göre insanları yönlendirme
için üretilip topluma mal olmuş anlatılardırlar. Halk kültürümüzün bir
parçasıdırlar.
Ayrımlı Türkleri, yatmadan evvel muhakkak Kelime-i Şahadet getirirler
ve Ayetel kürsü’yü okuyup etrafına üfleyen kimsenin etrafında
zavallıların giremeyeceği bir kalenin oluştuğuna inanılır. Yağış çok
yağınca “Anasının ilki” olan çocuk; “Ben anamın ilkiyem ağzı kara
tilkiyem” demesi halinde yağmurun duracağına inanılır.242 Yıldız
kayınca bir kimsenin öleceğine ay tutulunca Osmanlılara gün tutulunca
insanlara zarar verileceğine inanılır. İnanca göre ayı ve güvesi tutan
bir ejdarhadır. Güneşi ve ayı yemek istemektedir. Ecderhayı kovmak
için kadınlar bacalarda bakır kazan dibi döverler.243 Bu inanış batı
Türklüğünün tüm kesimlerinde vardır.244 Kuyruklu yıldızın bela
getireceğine Horoz gibi öten tavuğun başının kesilmesi gerektiğine
veya imama verilmesi gerektiğine inanılır. Rüya’da da diş dökülmesi,
ölüm olarak yorumlanır. Rüya’da ata binmek büyüklük alameti olarak
yorumlanır. Cinlerin besmeleden korktuklarına inanılır. Onlar için
“bizden iyiler” denilir. Onların hamamlarda, değirmenlerde ve harabe
yerlerde olduklarına inanılır. 245 Bu inançlar batı Türklüğünün her
kesiminde ortaktır.246
Güney Azerbaycan’ın kuzey ve kuzeybatı kesimlerinde de Türk dünyasının
bir çok yerinde olduğu gibi “Kurt ağzı bağlama“ sı uygulaması, gece
tırnağın kesilmeyeceği inancı ayrımlılarda da vardır ki biz bunun
Altay Türklerinden günümüze geldiğini tesbit etmiştik. Keza erkek kişi
için başın örtülü olması da Ayrımlı Türklerinde çok önemsenir. “Kişi
börkünü başından götürmez. Bork şereftir” inancı vardır. Ayrımlı
Türklerinde renklerle ilgili inançlarda vardır. Bir tekerlemeye göre
“Deli kırmızı, Giz (Solak) sarıyı” sarıyı denir.247
Ayrımlı Türklerinden bazı Gargış Sözleri de tesbit ettik. Bunlar
şüphesiz sadece Ayrımlılara ait değillerdir. Bir Türk kesimden dualar
bir diğer Türk kesimden deyimler şeklinde örneklemeler yapmak
suretiyle bölgenin sözlü kültürünü yansıtmaya çalıştık. Bunlar
“Boynuna ham ip tutum” “Boyun(u) tahta üste görün” “Nufağın (Kokun)
dağılsın” gibi yemin türleri “Bu aşığa ant olsun” “ışığa ve suya ant
olsun” (Bu şahı çırağa ant olsun” “Hz. Abbas hakkı” “Peygamber hakkı”
“İman Rıza hakkı” gibi Dualara örnekler “Allah üreyince versin” “Gadan
alım”.248 Ayrımlı Türklerinin hepsi caferi-şii inançlı İslamdırlar.
Muharremlik ayrıntılı olarak uygulanır.
Güney Azerbaycan’ın Kuzeyinde ve Güneyinde “Aslan Pıslan” uygulaması
yapılır. Bu merasim sefer son çarşamba günü yapılan “can gülüm”
uygulamasıdır.249 Bölgedeki kadın bezekleri, sürme, vesme, kolbağ
(bilezik) boyunbağı (kolye) börk’dür. Giyimler; Yekenli, arvatlar için
çargat altından börk ve terlik koyarlar. Börkün kaytanından gümüş
sallanır. Kimileri boyunluğuna altın takar.250 Kara şalvar, kıssa,
çinli (pileli) tuman, Ağ döşü pileli düğmesiz gömlek çılıkla (yelek)
giyenler ayakta kundura olur.
Uşak (çocuk) oyunları; Top erebi (yakan top), Karama (topu zıplatarak
sayma), Meştası (beştaş) Gülgül (Handa bunda), Tehme cüd (Tekmi çift
mi) Fışgırak (düdük) iğne-iğne (iğne iğne ver düğme Şam ağacı, satır
geçi, koz ağacı, kotur geçi (keçi) hopban, hupban yarıl, yırtıl, su iç
kurtul) bu tekerleme Anadolu’da olduğu gibi oyunun ebesini bulmak için
yapılır.
Kuzey ve Güney Azerbaycan Ayrınlılarında çok pişirilen yemekler; Aş,
Umaç aşı, Düğü, Ayran aşı, Erişte aşı, Yarma aşı, Şorba, Sütlü bürüş,
Borani, Çürütme, Zink, Kelle, Baş Ayak, Bulamaş, Ağuz, Katığ, Küfte
(köfte), Cızbız, Kayganak, Cızlılı’dır. Çörekleri; Lavaş, Kükö (pide),
Küt, Fatır, Yağlı küke, Sütlü küke, Eğirdek, Kümeç, Arpa çöreği,
Taptaba’dır. İstifade edilen otlar / percen (genel anlamı da sebze)
ler; Kakule ve Kozayağı ön sıralardadır. Sonra; Evelik, Gişniş,
Parpine, Yazpız, Keleme Keşi, (Havuç) Bebenek, Kiriş, Gömran, Yemlik,
Uşgun, Buğbuğu (Dikenli bir ottur. Kabuğu soyulup zuğu (içi) yenilir.
Çıttık (zuğu/içi yenilir), çöl nanesi, sakkız otu, çoban kipritidir.
Şifa bitkileri ise; Hatmi Gülü, Emen Kömeğe, biz oğşa, (Harhenk),
Benevşe (Menekçe), Şirin Beyan, Acı beyan, Batbat, Dağkarpızı,
Şuveren, Keklik Otu (kekik)dur. İstifade edilen diğer otlar; çayır,
çaşır, it burnu (kuşburnu), Kuşüzümü, Sarmaşık, Ağ süpürge, Yovşan,
Gorna Sabini, Deve Dabanı, Pıtrah, Çölmek, Çatlabat, Garagile, Üç
yaprak, Yelgovan (çok ufak ve yumru olduğu için bu ismi almıştır.) tut
ağacı (kışın toylarda
ve muharremliklerde mescidlerde yakılır. Baharatlar; ıssot, sarıkök,
zencefil, darçın, Hec, Mihek, Helile Ennapdı. 251
Bazı kap kaçak’ın isimleri: Abbas; sulama süzgeci, Abkeş; süzgeçli
kepçe, Arakazan; ortaboy tencere, Asma kapan; asma terazi, tartı, Aş
kaşığı; kaşık, Aftava; Ibrık, Aybalta, Ağzı ay gibi olan balta, Et
tahtası; et kesilen tahta, Et döğün; et kütüğü, Ersin; tandır şişi,
Elek; elek, Emizlik; biberon, Emzik; emzik, odçeken; kültavası, Okluk;
oklava, Orak; orak, Orçin; ipmerdiven, Orus; örs, Üzerlik torbası;
üzerklik torbası, Olta; olta, Bulut; büyük tepsi, Bilav; bileği tası,
Pampuhatan; pamuk atreisi, Piremis; pürmüz, Tahtadibek; dibek, Teşi;
teşi, Tavlama; Sallanan Kürük türü, Tulug; peynir tulumu, Tünk; iplik,
Horal; meyve torbası, dağarcık; dağarcık, Zenburi; gener, şerit;
Çamaşır ipi, Karmak; misina, Kıf; huni, Girdesuz;Kandil, Mince;
tabakcık, Metered; güveç, Nefre; yayık, Nokta; at gemi, Yahdan; sandık252
bu türden etnoğrafik malzeme ismi vererek her iki Türkçe arasında ki
yoğun aynılığı ve Anadolu Türkçesine katkıyı amaçladık.
Ayrımlılar, Kenkerliler, Karapapahlar, Elsevenler ve diğer Azerbaycan
Türklerinde muhtelif saya türleri bunlara bir örnek vermek gerekir
ise;
Maldarlık / Hayvancılık sayalar,
“Yağ veren oğlan doğsun
Adını Muhammed koysun
Özün de Sultan olsun
Yarma veren kız doğsun
Adını Nergis koysun
Başı da keçel olsun”
Yağmur sayası / Duası,
“Gala dağının buludu
Yetimlerin umudu
Allah bir yağış yetir
Demlerimiz (Dağ tarlalarımız) kurudu”
Çemçe Gelin Sayaları,
“Kıştan çıktık yaza girdik
Açıldı darvaza girdik
Bir pul verin tuman alak
Ağadan alak hamıdan (herkesten) alak”
Sayaları Azerbaycan Halk Kültürü genelinde 5’e ayıran Zöhre Vefai,
“Çoban Sayaları”, “Bayram Sayaları”, “Yas Sayaları”, ve “Meclis
Sayaları” şeklinde tasnif yapmakta ve bol örnek vermektedir.253
Çoban Sayaları,
“Saya saya sayarlar
Dağ döşünde kayarlar
Saya kimden kalıpdır
Atalardan kalıptır
Siz sayadan korkmursuz
Safa yurda konmursuz
Safa olsun yurdunuz
Ulumasın kurdunuz”
Bu sayada kurdun ulumamasının istenilmesi ilk ve oldukça önemli
tesbittir. Daha ziyade köpeğin Kurt gibi uluması istenmemekte
uğursuzluk sayılmaktadır. Tavuğun horoz gibi ötmesinde olduğu gibi254
Yağış Sayaları,
“Çömce hatun ne ister
Şır ha şır yağış ister
Eli kolu hamurda
Birce kaşık su ister
Çak daşı çakmak daşı
Yandı yüreğim başı
Biçinlerin Yoldaşı
Ekinlerin Yoldaşı
Hani nem taşı”
Yağış Kesme Sayaları,
“Getir getir hay getir
Kızıl kaya dibinden
Bir kırmızı gül getir
Keçel kızı koy evde
Saçlı kızı getir getir
Gün gedip (gitmiş) su içmeğe
Al donun değişmeye
Dumandan kaçın kaçın
Güneşin yolun açın
Azarlı azar olsun”
Bayram Sayaları,
“Saya sayanı deyek (diyelim)
Getir kişmişi yiyek (yiyelim)
Saya geldi gördünüz
Selam verdi aldınız
Bahar günü seyrandı
Hamı (hepsi, herkes) ona hayrandı
Gülde gezen gezenler
Kara gözlü ceylandı”
Yas sayaları, Ağıtlar,
“Saya saya geldiniz
Kara kara geyiniz
Geldiyiz (geldiğiniz yer) yas yeridir.
Gel eyleş yas yeridir
Acı üreyimin başını
Yara yara yeridi (yürüdü)
Menim oğlum ikiydi
Biri tavus tüküydü (tüyü idi)
Biri baş kekül(kahkül) idi
Sinem üstü yeridi”
Meclis Sayaları;
“Üşüdüm ha üşüdüm
Dağdan alma taşıdım
Almalarımı aldılar
Mene zulum saldılar
Men zulumden bezaram
Derin kuyu kazaram
Derin kuyu beş keçi”
Evvelce de belirtildiği gibi Anadolu ve Kuzey Azerbaycan halk
edebiyatında saya daha ziyade hayvancılıkla ilgili kafiyeli
söyleşileri şiirleri içerir.255 Güney Azerbaycan’da saya günlük
yaşamın çeşitli alanlarında söylenen kırsal kesim şiirleri gibidir.256
Güney Azerbaycan’ın kuzey batısında, Urmiye Batı Azerbaycan’ın
batısında Tebris istikameti Ayrımlılarında sözlü kültüründen deyim
örnekleri;
“El rakip / bu işte çok el var”, “Elli ayaklı / becerikli”, “El eli
tanıyor / sana verdim seni bilirim”, “Elden gitmek”, “El üzmek”, “El
ele vermek”, “Ele gelmek”, “Eli koltuğunda kalmak”, “Elini daldan
bağlamak / çok gena durumda kalmış olmak, ele ayağa düşmek”, “El
ayağını yığıştırmak / hattini bilmek”, “El be yaka almak / Yaka paça
olmak”, “Elden ele düşmek / Kıymetini yitirmek”, “El bir olmak / cephe
oluşturmak”, “Ele dağ basmak/ töbe etmek”, “Eli ağıza çatmak / durumu
çok iyi olmak”, “Eli eğri olmak / hırsız”, “Eli yüngül olmak / gademli
olmak”, “Eli bağlı olmak / çaresiz”, “El benim etek senin / Ocağına
düşmek”, “El suya deymek / tuvalete gitmek”, “Ağ yürek adam / Korkak,”
“Taş yürekli / merhametsiz”, “Üreği nazik adam / hassas”, “Yürekten
gelmek / içinden gelmek”, “Yüreklenmek / cesaretlenmek”, “Yürekli /
cesur”, “Yüreği üzülmek / çok kırılmak”, “Yüreği açılmak / şad olmak”,
“Yüreğini almak / telafi etmek”, “Yüreğinden haber vermek / kalbinden
geleni söylemek”, “Yüreği sıkılmak / içi sıkılmak”, “Yüreği boşalmak /
içini dökmek”, “Yüreği yanmak / yazığı gelmek , acımak”, “Yüreği
yatmak / gönlüne uymak”, “Baş bağlamak / tedarik girmek”, “Diribaş /
aktif, güçlü”, “Başı soğuk / ilgisiz”, “Başı yüce/ iftiharlı insane”,
“Özeli öz başına / kendi pişirir kendisi yer”, “Baş beyinin gitmesi /
bunalma”, “Başı açık / hicapsız”, aşikar, “Başa çatmak / bitirmek”.
Çalışmalarımızı sürdürürken çok kere kendimize şunu sorduk. Anadolu,
Azerbaycan ve İran Türklüğü Türklüğün batı kesimini oluşturuyorlar
ise, bunların halk kültürleri de doğal olarak Türk halk kültürü
olacağı için neden aynilikleri ve benzerlikleri üzerinde duruyoruz ki?
Cevabımız yaşanan halk kültürünün Türklere ait olması yetmemektedir.
Onların Türklere ait olduklarının gösterilmeleri gerekiyor. Bütünlüğü
sağlamak, başkalarınca sahiplenilmelerinin önlenilmesi, orjinalliğinin
muhafazası, adına milli kimlik namına bu yapılmalıdır.
Güney Azerbaycan’da halk bilimi çalışmalarının ayrıca farklı önemi
vardır. İran Türklüğü hala üniversite gençliği seviyesinde
şuurlanabilmiştir. Sade halk milli etkilenimin dışındadır. Yaşadığı
kültürün kendisine has olduğunun, bunun bir adı olduğunun ve
gelecekteki hayati itibariyle önem arzettiğinin farkında değildir.
Ayrımlı bölgesi kuzeyde Gedebey yoğunluklu, Taşkesen, Toguz, biraz
Kozak, Hanlar, Gence ve çevrede dağınık köylerde yaşamaktadırlar.
Türkçeleri tamamen Azerbaycan veya Anadolu Türkçesi olmayıp kısmen
ortak, kısmen Uzak Doğu Uygur Türkçesi karakterini taşır. İnançları 12
İmamlı Caferidir. Gence’de Ocak mumasili imamzadeye adak için gidilir.
Gedebey’in güney istikabetinde 15-20 kM mesafede HOcakaya ziyareti
vardır. Hoca (Çatallı) ikiye bölünmüş bir kaya olup Hz. Ali tarafından
zülfükarla yaRıldığına inanılır. Kolu ağrıyan da taşa “ seni ağlar
kalasın” demiş. Bunun üzerine buradaki bir gizeden göz yaşı tadında
tuzlu su akmaktadır. Buraya içkili gidenin dönemeyeceğine inanılır.
Buraya abdestsiz gidilmez. Burada molla kuran okurlar onlara para
verilir. Buraya çeşitli dilek ve adaklarla gidilir.
Güney ve Kuzey Azerbaycan Ayrımlı Türkleri arasında halk kültürü bu
arada halk inançları yok denecek kadar azdır. Kuzey Azerbaycan
Ayrımlılarında sürekli kız çocuğu olan aile çocuğa Gızyeter/Kızyer,
Gızbesti/Kızbesti, Tamam gibi isimler konur. Bununla amaç artık kız
çocuk, istemiyorum mesajını vermektir. Bu uygulama bölge Türklüğünde
çok yaygındır. Çocuğu yaşamayan aileler ise bütün elleri genelinde
olduğu gibi çocuğa Dursun, Yaşar gibi isimler koyarlar. Yaşamayan
çocuklara Mais gibi gayri müslim isimler konularak yaşayacağına
inanılır.257 Bu inanç ve uygulama derinliklerinde de eski Türk
inançları çirkin isimler konularak kara iyeler nazarında cazibe
azaltılır, böylece zarar veren gücün zararından kurtarıldığına
inanılır.
Gedebey yöresi Ayrımlı Türklerinde, ad günü, ve yaş günü, doğum günü
olarak bilinir. Esasen Türk halk kültüründe önemsenen ad gücüdür.
Adının verildiği, ad almaya hak kazanılan gündür.
Anadolu’da Karakura olarak bilinen Kara iye Kazak, Toguz ve Hanlar
bilgesi Ayrımlı Türklerinde “Karabasan” olarak bilinmektedir. Bu kara
iye geceleri uyuyan insanları boğmaya çalışır. Sair Türk bölgelerinde
olduğu gibi bu bölgede de Karabasan’dan korunmak için yastığın altına
bıçak, makas, ekmek gibi şeyler konulur. Yeni doğum yapan kadınlara bu
yörede “Zaha kadın” denir. Kırkı çıkıncaya kadar kadın Zaha süresindedir.
Hal bastı veya Albastı bu dönemde annelere musallat olur.
Ayrımlılar arasında kötü niyetli, bed nazalı kimseye halk arasında “Baykuş”
denir. Baykuşun konduğu dama felaket getireceği inancı vardır. Keza
köpeğin kurt gibi ulumasının da felaket getirdiğine inanılır. “Ev
Yılanı” na dokunulmaz onun evin koruyucusu ve bereketi olduğuna
inanılır. Onun öldürülmesinin felaketlere yol açacağı inancı vardır.258
Akşamdan sonra, gün battıktan sonra tırnak kesilmesinin felaket
getireceğine inanılır. Kediye zarar verilmez, görünmeyen güçlerine
inanılır. Kapı eşiğinde görüşülmez eşiğin iyesinin rahatsız olacağına
inanılır. Keza ateşin de bir sahibi ruhu vardır. Ateşe tükürmek su
atmak günahtır. Cine iğne batıran kimsenin cin esiri olur. Zalim
insanları tanımlarken “su içene yılan/yılan dahi değmez” denir. Rüya
da yılan görmek, mahkemeye düşmek olarak yorumlanır. At görmek, dilek
veya ölüm, hayattaki bir kimseyi ölmüş görmek uzun ömürlülüktür.
Güney Azerbaycan Ayrımlı Türklerinde olduğu gibi Taşkesen ve Toguz
Ayrımlılarında da “Kurt Ağzı Bağlama” inanç uygulaması vardır. Ayrıca
cesur insanlar “Kurt Yüreği Yemiş” denir. Kurt Ağzı’nın mübarek
olduğuna inanılır. Şubat ayı boyunca “kurt çiftleşme ayı” olarak kabul
edilir. Bu dönem Hıdır Nebi olarak adlandırılır, bu dönemde Kurtlardan
daha fazla çekinilir.259 Biz yaptığımız çalışmalarda, kurdun
derisinden, gerisinden, yelesinden, dışından, gözünden, tırnağından,
tüyünden, ağzından, kemiğinden muhtelif inançlar itibariyle
yararlanıldığını tesbit etmiştik. Kurt yüzünün mübarek kabul
edildiğini Dedem Korkut’tan da bilinmektedir.260 Ancak “Kurt Yüreği”
ve “Hıdır Nebi” ile Kurt arasındaki bağlantıya ilk defa rastlamış
olduk.
Kırk, Kuzey Azerbaycan Ayrımlılarında diğer Türk kesimlerinde olduğu
gibi doğumdan ve ölümden sonra yaşanır. Annenin, bebeğin ve ölümün
kırkı takip edilir, anılır veya kutlanır. Bir evde kırkını
tamamlamamış bebek var ise, o eve mümkün olduğu kadar az ziyaretçi
alınır. Ziyaretçilerin üzerinde korku vs. için yapılmış dua, muska,
boncuk vb. olmamasına dikkat edilir. Genellikle ziyaretçi eve
alınmadan önce çocuk odadan çıkarılır, ziyaretçiler odaya geldikten
sonra çocuk odaya getirilir. “Çocuk misafirin üzerine getirilir,
misafir çocuğun üzerine getirilmez” denilir.261 Bu uygulama Türk halk
inaçlarındaki basmak, basılmak inancı ile ilgilidir. Misafirin çocuğu
basacağından çekinilir. Nuska türünden eşyalarda doğal olarak özel bir
kuvvenin olduğuna inanıldığı için bu gücün de çocuk üzerinde olumsuz
etki yapabileceği düşünülür. Kırklı çocuğun üzerine başka bir
kırklının gelmesi, çiğ etin getirilmesi sarhoşun girmesi aynı inançtan
hareketle Anadolu’da da istenilmez.
Hamile kadına tavşan eti verilmez hatta ona tavşan dahi gösterilmez.
Yaşlı birisinin çocuğu olur ise, o çocuğa “helva yiyen” denir. “Helvanı
yiyelim” ve “Helvanı okutalım” ölüm temennisi anlamına gelir. “Kana
çekmek” baba tarafına “süte çekmek” ana tarafına çekmek anlamına
gelir. Tandırdan çıkan ekmeği soğumasını beklemeden kıran kimsenin dul
kalacağına inanılır. Genç kızlar evlenmeden evvel kaşlarını almazlar.
Büyüklerini dinlemeyen gençlere “Yüzüne ağ almak / yüzün ağ olsun”
denilir.
Üzerlik bu bölgede de koruyucu ve kurtarıcıdır. Nazardan koruduğu gibi
nazarı gidericidir. Diğer Türk bölgelerinde olduğu gibi Azerbaycan’da
da Dağdağan ağacının nazardan koruduğuna inanılır. İnsan, hayvan ve
binaların korunması için yapılan nazarlıklarda kullanılır. Bu ağacın
bittiği yerin de kutsiyetine inanılır. Ağaca adak bezi asılır.
Herhangi bir amaçla bu ağaçtan bir parça alınacak olsa, buna
karşılıklı ağaca, bez, düğme veya para sarılır. Ayrıca domuz dişinin
de nazardan koruyucu gücüne inanılır.262 Bilindiği gibi Ötügen kutsal
ormanla kaplı idi. Yer-su iyesi bu topraklarla birlikte üzerinde
yetişen ağaçları da kutsal kılıyordu. Anadolu’da ulu zatların
yattıkları mezarlıkların ağaçları veya kutsal tepelerin ağaçlarının
kutsal kabul edildiği yöreler vardır. Kutsal ağaçlar gibi kutsal
mekanların da “sahipli” olduğuna inanılır. İcazet alınmadan buradan
yaprak dahi alınmaz. Bizim yaptığımız tesbitler arasında Kurt dişinin
fonksiyonuna inanılırdı.263 Domuz dişini ilk defa tesbit etmiş
oluyoruz.
Kuzey Azerbaycan Ayrımlı Türklerinde adak adama inanç ve uygulaması
oldukça yaygındır. Özlenilen her güzellik kaçınılan her felaket için
adak adanır ve yerine getirilir. Adaklar para olabildikleri gibi küçük
baş hayvan da olabilirler ciddi bir tehlike atlatan kimse için “Anan
namaz üzereymiş” denir. Seyitler peygamber soyundan gelmiş, ermiş ulu
zatlar olarak bilinirler. Adak münasebeti ile bunların mezarları
ziyaret edildiği gibi evlerine gidilip bizzat kendileri de ziyaret
edilebilir. 264 Anadolu’da ulu zatın ziyaretine o hayatta iken hediye
ile gidilmesi sadece bazı yörelerde olur.
Ayrımlı bölgesi Azerbaycan Türklerinde “İy çıkarma” / koku çıkarma
uygulaması diğer Türk boy ve bölgelerinde de olduğu gibi Perşembe günü
yapılır. Bu gün ölünün ruhu için yemek pişirilip komşulara dağıtılır.
Ruhun bu gün evini ziyarete geleceğine koku çıkarılması ile şad
olacağına inanılır.265 Bu inanç sadece belirli bir bölgeye ait
değildir daha ziyade helva kavurma ve pişi veya lokma yapma şeklinde
uygulanır.266 Ayrımlı bölgesinde helva sadece ölünün defin günü
dağıtılır. Genç ölmüş bir kimsenin helvasından az yenir. Bu tutum daha
fazla üzüntünün ifadesidir. Genç ölülerin cenazesine kırmızı kurdele
bağlandığı olur. Ölü; 3, 7, 40 günlerinde ve yılında anılır. Kadınlar
merhumun giysilerini ortaya koyar ağıtlar söyleyerek ağlanır.
Cenazenin 7. ve 40. gününde başsağlığı için gelen cemaata pilav ve
dovga ikram edilir. Dovga, ıspana, cincilım ve nohutla yapılan cacığı
andıran bir yemektir. Bu anmalarda ölenin mezarı ziyaret edilir,
anmayı da sadece kadınlar yaparlar Anma merasimine gelenler,
genellikle para verirler yapılan yardımlar sırası gelince ödenmek
üzere usulünce tesbit edilir. Defin günü gelemeyenler daha sonraki
gelişlerinde genellikle çay ve pirinç getirirler. Onlara yemek
ikramında bulunulur. Onlar da çıkarken yaslı eve para bırakırlar.
Definle ilgili de çeşitli inançlar vardır ceza götürülürker tabutun
fazla sallanmamasına dikkat edilir. Aksi halde inanca göre, aynı
çevreden bir ölüm daha olur. Bu arada boş beşik de sallanılmaz.
Sallandığı halde bebeğin haşlanacağına inanılır. Ölen kimseler için “rahmete
gitti” tabiri kullanılır. Ölüyü yıkayan kimseye “mürdeşir” denilir.
Ölü suyunun bir başkasının üzerine sıçratılmamasına özen gösterilir.
Bu suyun kişiye felaket ve uyuşukluk getireceğine inanılır. Nitekim bu
amaçla ölü suyu kullanılarak büyü yapılır.267 Bu türden inançlar
Anadolu, Suriye, Irak, Kuzey Kafkasya ve Balkan Türklüğünde de vardır.
Ölü toprağının derin uyku yapacağı veya uyuyanın uyanmasını
zorlaştıracağına inanılır. Cenaze evinin bütün suları dökülür.268
Taziyelerde ev sahibini teselli için “Allah sevdiği iyi insanları
yanına erken alır” denir. Yaslı evin fertleri genellikle 40 gün tıraş
olmazlar. Çocukları yemeleri için tavuğun başı ve ayakları verilmez,
verilir ise ebeveynlerinin öleceğine inanılır. “Başını yemek” bir
kimsenin ölümüne sebep olmak anlamındadır. Yas merasimlerinde verilen
yemeğe “ehsan/ihsan” denilir. Yas elbisesi çoğunlukla kara olur. Yas
evine taziyeye giden kimse tıraş olmamaya özen gösterir. Başsağlığına
gidilince “Allah rahmet etsin” “Allah evezini/karşılığını versin”
“başınız sağ olsun” denilir. Rüyasında ölmüş bir yakınını gören ölenin
ruhu için bir hayır işler, Kur’an okutur.
Nevruz kutlamaları Kuzey Azerbaycan Ayrımlı Türk bölgesinde de bütün
coşkusu ile kutlanır. Son Çarşamba veya Ahır Çarşamba Nevruz
bayramının son salısıdır. Nevruz 21 Şubat ile 21 Mart arasında her
Salı akşamı kutlanır. Bu bayramların en ünlü yemeği Azerbaycan
Pilavıdır. Bu akşamlarda çeşitli dileklerde bulunulur. Niyetli kimse
duyacağı ilk konuşmayı niyeti için yorumlar. Ergenlik çağındaki
gençler 40 yıldız sayıp uyurlarsa rüyalarında sevdiklerini
göreceklerine inanırlar. Ayrıca bu bayramın akşamı Lopa ve Şam yapılır
Lopa; uzun süre yanabilecek telle sarılı yağlı bezdir. Şam ise, 40-50
cm uzunluğundaki ağaç parçasının ucuna pamuk veya bez sarılarak
yapılır. Şamlar, hava karardıktan sonra evin çevresinde yakılır. Daha
sonra gençler lopaları ile birlikte geniş ve boş bir alanda
toplanırlar. Lopalar yakılır kimin lopasının daha yukarıya atıldığı
veya daha uzun sürdüğü yarışmaları yapılır. Papah sallama, kapı
dinlemeyerek yorumlama, yumurta süsleme gibi uygulamalar doğal olarak
bu bölgede yaşatılır.
1 H.Spencer,zikreden S. M. Arsal, Milliyet Duygusunun Sosyolojik
Esasları,(İstanbul: 1977) s.72
2 Spencer, Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları, s.158-162
3 A.Shimmel, Dinler Tarihine Giriş, (İstanbul:1999)s.5.
4 A.g.e.
5 A.g.e.
6 A.g.e.
7 Tarık Demirkıran, Macar Turancıları, (İstanbul: 2000)s.139-150
8 Demirkıran, Macar Turancıları, s.139-153.
9 Demirkıran, a.g.m.
10 T.Bacınoğlu- A. Bacınoğlu, Modern Alman Oryantalizmi, (Ankara: ASAM
Yayınları, 2001).
11 Geniş bilgi için bkz. Emre Bayır“Güney Azerbaycan Milli Demokratik
Hareketi Yol Ayrımında „ Stratejik
Analiz,Şubat 2003.C.35,34 s.53-59
12 Javad Heyet “20. Asırda Güney Azerbaycan Edebiyatı” 5. Milletler
Arası Türkoloji Kongresi (İstanbul, 23-28
Eylül 1985) s.119-129
13 Emre Bayır,a.g.m.
14 İran islam Cumhuriyeti Büyükelçiliği Kültür Müsteşarlığı, Ocak 2003
15 İbrahim Kafesoğlu, Türk Bozkır Kültürü, (Ankara:1987).
*Bu yazının hazırlanmasında Mehmet Kiyani’nin çalışmalarından da
yararlanılmıştır.
16 Ahmaet Caferoğlu, Türk Kavimleri,(Ankara:1983).
17 M. Fahrettin Kırzıoğlu, Khazarlar’ın Borçalı ve Kazak Boylarından
Oluşan Karapaph’lar da Çağımızın
da İnsan Heykeli Kabirtaş Yapma Geleneği, (Ankara:1995).
18 Yavuz Akpınar, “Nügari Mir Hamza”, Azeri Edebiyatı Araştırmaları
(İstanbul,1994) s. 465-467.
19 Ensar Aslan, Çıldırlı Aşık Şenlik, Hayatı ,Şiirleri ve Hikayeleri,
(Ankara:1995)
20 Çıldır Aşık Sempozyumu, (Ankara: 2000)
21 Selahattin Dündar- Haydar Çetinkaya,Terekemeler (Karapaphlar),
Ankara, 2002; Yaşar Kalafat „Gürcistan
Kültüründen Manzaralar“ Yeni Düşünce, 3-9 Agustos 2001 S. 2001/31
ss.26-30; Metin Ergun, Karakalpak
Aşık Tarzı Şiir Geleneği Üzerine Araştırmalar, Milli Folklor, güz
1997S.35 s. 10-16, Valah Hacılar Borçalı
Mehralı Bey Tarihi Hekiketlerde , Tiflis, 2001, Karapapah Mehreli Bey,
Tiflis, 1996, Azerbaycan Folklor
Ananeleri (Gürcistandaki Türk Dili Folklor Örnekleri Esasında) Tiflis
1992, Nersenin Ocağı, Tiflis
2000; Kendim Leçbeddindi Özüm İbrahim, Tiflis 1999; Folklorumuzun
Ufukları,(Azerbaycan Gürcü
Folklor Elakalan Tarihinden) (Bakü: 1991); Mursel hekimov, Pedor
YusufinMeselli- Meseleleri, (Baku:
2000); Azerbaycan Hakl Destanları Efsane Esatır ve Nağıl Deyimleri,
(Bakü: 1999; Oğuz Terekeme Halk
Merasimleri ve Meydan Tamaşaları, Bakü 1997 Düşünce Profesor Mürsel
Hekimov-70, 1929 Mayıs 1999
Hususi Bırakılış, Borçalı Folkloru- Azerbaycan Folklor Antolojisi II.
Bakü 1996, MusfugMededoğlu
Çobanlı) Çağdaş Borçah Edebi Mektebi, Bakü 1994, Mehmet Sarvan, Ulu
Borçalı, (Bakü: 1998); Zemin
Memmedi, (Korpektor), Garaçöp, Bakü,1996, M.Fahreddin Kırzıoğlu, Dede
Korkut Oğuznameleri Işığında
Karapapahlar Borçalı-Kazak Uruğu’nun Kür- Aras Boylarındaki 1800
Yılına Bir Bakış- Tarih Etnoloji
ve Di,lAraştırmaları) Erzurum 1972, Orhan Aydoğ Karapapklar(Seminerler
Çalışması) İnönü Üniversitesi
Eğitim akültesi Tarih Eğitim Bölümü, Malatya,1998
22 Y. Kalafat “Karapaph Türklerinde Halk İnançları” Balkanlardan Uluğ
Türkistan’a Türk Halk İnançları I;
Ankara 2002 Güney Kafkasya, Ankara 2000 s.188-198; gürcistan’da Türk
Havası Soluduk, Yeni Düşünce 24-
30 Ağustos2001, 5.34 s. 38-43
23 Yaşar Kalafat “Güney Azerbaycan’da Az Bilinen Bir Türkistan”
Uluslararası Türkistan Halk Kültürü
Sempozyumu, (Muğla:2001), s.109-121.
24 Yaşar Kalafat, “Etnik Sosyoloji Açısından Kars ve Kafkasya” Türk
Dünyası Araştırmaları, Ağustos 2001,
s.133s.129153;Güney Kafkasya Sosyol Antropoloji Araştırmaları,
(Ankara: 2000), ss.188-198.
25 İsa Yegane, Karapaphların Tarih ve Kültürüne Bir Bakış,
(Nogadey:1990)
26 M.İ.Hekimov, Oğuz Terekeme Halk Merasimleri, Baku, 1997
27 Valeh Hacıyev, Azerbaycan Folklor Antolokiyası II, Borçalı
Folkloru, Baku, 1996
28 S. Dündar, H. Çetinkaya, Terekemeler (Karapapahlar),Ankara,2002
29 İsmail Özsoy, Dağıstan’ın Sosyoekonomik Tarihi, Kaynak Yayınları,
İzmir, 1997 s.54; Dr. Muharrem Yıldız, Dünü Bugünü ve Yarınıyla
Kafkasya’da Sosyo Kültürel Hayat, Konya 2000 (Yayınlanmamaış doktora
tezi) s.2000
30 İsa Yegane a.g.e., ss.40-42
31 İsa Yegane a.g.e.,ss.109
32 İsa Yegane a.g.e., s.30
33 A.g.e.s.108
34 Azeroğlu, Muhteşem Azerbaycan tarihi, Bakü, Basım tarihi
belirtilmemiş.
35 A.g.e.s.112
36 A.g.e.s.113
37 A.g.e.s.110-111
* Feride Memmodova, “On Historical Geography of Caucasian Albina,
Armevia and the Albanian Etnos”,
History of the Caucasus, tha Scientific Public Almanac, s.10
* Daha detaylı bilgi için bkz.Ehed Gasimi, Mugan Azerbaycan’ın Yüzük
taşı, Cilt.1, II.Bölüm, (Tahran 1998).
38 Yaşar Kalafat, S.Ogan “Abakan Sempozyumu ve Haskaya Seyahat
Notları”, Türk Dünyası, Tarih Kültür
Derğisi, Mart 2003,s.195,s.46-54
39 Yaşar Kalafat, Balkanlardan Türkistana Türk Halk İnançları I
(Ankara: 2002) ss.3-56
40 Mevlüt Özhan ve Meilk Muradoğlu, Türk Cumhuriyetlerinde Çocuk
Oyunları, (Ankara 1997).
41 Yaşar Kalafat “Halk İnançlarında Hususiyle tahtacılarda Ayna”,
Tahtacılar, (Ankara: 1995) ss.75-107
42 Yaşar Kalafat “Alasya Türk Halk Kültüründe Elma İnanç tedavi
İlişkileri”,İz Bırakmış Kıbrıslı Türkler II.
Sempozyumu,12-14 Kasım 2002, (Gazimagosa-Kıbrıs)
43 Yaşar Kalafat, Güney Kafkasya, (Ankara 2000) ss.102-147.
44 Gulam Hüseyin Saidi, Ilhıcı, (Tahran: 1964)
45 G. H. Saidi, Ilhıcı, (Tahran: 1964) ss.12
46 Y. Kalafat, C. Türkeroğlu, M. Muratoğlu, Özbekistan Anadolu
Karşılaştırmalı Türk Halk
İnançları,(İstanbul:1996)
47 G.M.Saidi.a.g.e,s.31
48 G. M. Saidi.a.g.e.s.35
49 G. M. Saidi.ag.e.s.44
50 A.g.e., s.46
51 A. Çay,Türk Milli Kültüründe Hayvan Motifleri, (Ankara: 1989)
52 A.g.e.s.49
53 A.g.e.s.52
54 A.g.e.s.34
55 M.Şerif Fırat, Doğu İlleri ve Varto Tarihi, (Ankara:1981)
56 S. G. Sadi.a.g.e. s.80
57 A.g.e.s.82
58 A.g.e.s.82
59 A.g.e.s.84
60 A.g.e.s.89
61 A.g.e.ss.100-107
62 Y.Kalafat, Toplu Mezar Kazısı, Soykırın ve Nahcıvan Gezisi, Türk
Ermeni İlişkileri (…) (Ankara:200), ss183-
193; Güney Azerbaycan’da Türkçe Yazan Gregoryan İnançlı Bir Halk Aşığı
Salmaslı Kul Hart Türkiye’nin
Ermeni Meselesi Sempozyumu,V. Celal Bayar Üniversitesi,(23-25 Mayı
2002).
63 S.g. Sadi,a.g.e.s.124.
64 A.g.e., s.143
65 A.g.e.,s.148
66 Y.Kalafat, Kırım-Kuzey Kafkasya,(Ankara1998).
67 S.G.Saidi,a.g.e.,s.127
68 A.g.e.,s.131
69 Y.Kalafat-S.Ogan “Abakan Sempozyumu ve Hakasya Seyahat Notları”,
Türk Dünyası Tarih Dergisi, Mart
2003,s.195.s.46-54
70 S.G.Sadi.a.g.e.,s.131-135
71 A.g.e.,s.139.
72 İsmet Parmaksız,Tarih Boyunca Türk Kültürleri ve Türkmenler,(Ankara:1983)
73 Aygün Haşimzade Attar,XVII. Esrin Evrelerinde Sefevi- Osmanlı
Münasebetleri, Türkiye
Gaynaklarında, (İstanbul:2001); Metin Ören, İran Türkleri Hürriyet
Hareketleri, Ankara.
74 Faruk Sümer, Oğuzlar-Türkmenler-tarihleri,Boy
Teşkilatları,Destanları, (İstanbul:1992)
75 Ali Çelik, Trabzon Şalpazları Çepni Kültürü, (Trabzon:1999)
76 Cevdet Türkay, Osmanlı İmparatorluğunda Oymak Aşiret ve Cemaatler,(İstanbul:1979)
77 Tovhit Melikzade Dilmegani, “Türklerde Ölüm Konusuna Bir Bakış”,Görüş,
Tebriz,1379(2001)s.51-89
78 Ali Haydar Dede Kurban, a.g.e.
79 Erman Altun, Cemali Ritüeli ve Balkanlardaki Varyanyları,
(Ankara:1993); Abdurrahim Dede, Batı Trakya Türk Folkloru,
(Ankara:1987).
80 Metin And, Oyun Ve Bügü Türk Kültüründe Oyun Kavramı, İstanbul,
1974, Şükrü Elçin, Anadılu Köy
Orta Oyunları- Köy Tiyatrosu, (Ankara: 1977); Kamil Toygar, Karagöz,
Kukla, Orta Oyunu, Oyun Metni
Yarışması, Karagöz Oyun Metinleri, (Ankara:1987).
81 Fuad Yöndemli,Mevlevilikte Sema Eğitimi, (Ankara:1997); Muammer
Uludemir, Eskişehir Semahları,
(Ankara:1995)
82 Amangül Durduyeva, “Türkmen Mancukaattıları”, Bilig.S.1,
(Bahar:1996),ss,89-91.
83 Abdulhaluk M. Çay, Türk Ergenekon Bayramı Nevruz, (Ankara:1989)
84 İbrahim Boyzel “Iğdır Nahçıvan ve Tebris Üçgeninde Nevruz
Gelenekleri”, Nevruz ve Renkler,
Ankara:1996),s.111-121.
85 Ahmet Yaşar Ocak, İslam Türk İnançlarında Hızır Yahut Hızır-İlyas
Kültürü,(Ankara:1985)
86 Ahmet Tecemen, Bulgaristan Türkleri İnançları veya Türk Kimliği,
(Ankara:1995)
87 Yaşar Kalafat “Göktürklerden Günümüze Türk Halk İnançlarında Kurt”,
XIV. Türk Tarih Kongresi,9-13
Eylül 2002 Ankara.
88 Ahmet Tecemen, a.g.e.
89 Ali Haydar Dedekurban, Zazalar’da Şölenler ve Törenler,
(Ankara:1994)
90 A. H. Dedekurban, Zaza Halk İnançları, (Ankara:1993)
91 Faruk Sümer, Oğuzlar Türkmenler Tarihleri- Boy
Teşkilatları-Destanları, (İstanbul:1992)
92 Eli Mehemmede, Afşarların Yöresel Gelenekleri ve Halk Kültürleri
1376-(1917) Tahran, ss.219-222.
93 E. Mehemmedi,a.g.e.
94 Şükrü Elçin,Anadolu Köy Orta Oyunları (Köy Tiyatrolu),
(Ankara:19779; Yaşar Kalafat, Nogay
Türklerinde Halk İnançları, Türksoy. 3 Nisan 2001, ss 33-35
95 Ali Rıza yaman(Yalgın), Cemupta Türkmen Oymakları,(İstanbul:1993)
96 Eli Mehemmedi.a.g.e
97 Yaşar Kalafat, Türk Dünyası Karşılaştırmalı Türkmen Halk İnançları,(Ankara:2000),ss.17,49,104.
98 Faruk Sümer, Türklerde Atıcılık ve Binicilik,(İstanbul:1983); Hayri
Başbuğ, Aşiretrimizde At Kültürü,
(İstanbul19869; Ali Abbas Çınar,Türklerde At ve Atçılık,
(Ankara:1993); Türk Kültüründe At Çağdaş
Atçılık, (İstanbul: 1995), Dünya Atçılığının Kemale Gelişinde Ahılteke
Atları, (Aşkabat:2001)
99 Yaşar Kalafat, “Orta toroslarda Karşılaştırmalı Halk İnançlarında
At”, Alanya Tarih ve Kültür Semineri,
(Alanya:1996).
100 Eli Mehemmedi,a.g.e.
101 Yaşar Kalafat, Türkmen Halk İnançları, (Ankara:2000),ss.3003-304.
102 A.g.e
103 Eli Mehemmedi,a.g.e.,s.450.
104 Eli Mehemmedi, a.g.e.,ss.451-452.
105 Eren Akçiçek, Eren’ce Halk Bilin Yazıları, (İzmir:1997),ss.46-67
106 Yaşar Kalafat “Türkmen Halk İnançlarında Sarımsak ve Soğanla
İlgili Hususlar”, Türk Mutfak Kültürü
ÜzerineAraştırmalar,(Ankara:2001),ss.85-91.
107 Ali Haydar Dedekurban, Zaza Halk İnançları, (Ankara:1993).
108 Eli Mehemmedi, a.g.e.
109 Eli Mehemmedi,a.g.e.
110 Eli Mehemmedi, a.g.e.
111 Eli Mehemmedi,a.g.e.,s.467.
112 Yaşar Kalafat, “Orta Toroslar Karşılaştırmalı türk halk
İnançlarında At”, Alanya Tarih Ve Kültür Semineri
(Alanya:1996)
113 Eli Mehemmedi,a.g.e.
114 Eli Mehemmedi,a.g.e.,s.470
115 Mehmet Şenol, “Tınazlar Köyünde Töre ve Gelenekler” Orkun,(Ocak
2002),ss.47,49-50
116 Eli Mehemmedi,a.g.e.,s.470
117 Yaşar Kalafat, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzlari,
(Ankara:1999),ss.120-125.
118 Eli Mehemmedi,a.g.e.,s.483.
119 Eli Mehemmedi,a.g.e,s.484.
120 Yaşar Kalafat, Bakü Ceyhan Kültür Hattı, (Ankara:2000),
ss.130-132.
121.Kutlu Özen, Sivas ve Divriği Yöresinde Eski Türk İnançlarına Bağlı
Adak Yerleri, (Sivas:1996),s.50.
122 İbrahim Kafesoğlu, Türk Bozkır Kültürü,(Ankara:1987);Seyit Pişar
Ali Keyani “Afganistan’da Yaşayan
Hazaralar Mazlum Türklerin Ülkesi” ,Afgan Türkistanı,
(İstanbul:2001)ss.109-121.Bu yazının
Hazırlanmasında Seyit Pişar Ali Keylani’nin tercüme ve açıklamaları
ile katkısı olmuştur. Kendisine teşekkür
ediyorum.
123 Sebahattin Güngör, Tasavvuf Sohbetleri,(Basılmamış Notlar),
(Burhaniye:2002)
124 A. Doğan “Türkistan Coğrafyası’nın Sancılı Kapısı Afganistan” Yeni
Avrasya,Sayı.10-11,(Ekim-
Kasım,2001),ss.8-11
125 A.Doğan,a.g.y.
126 Seyit Pişar Ali Kayani;a.g.e
127 Farnad Daftary, Muhtelif İslamın 1400 Yılı İsmaililer, Tarih ve
Kuran (Ter.) Ercüment
Özkaya,(İstanbul:1999); İslam Ansiklopedisi,5.C.2.ks.,(İstanbul:1997)s.1120
128 Yaşar Kalafat, “Vatan-İran-Turan Hattı ve Caferi Türklerde Halk
İnançları”, Türk Dünyası
Araştırmaları,Haziran 1997, s.108,s.33-101
129 Kaynak Kişi: Seyit Hüseyin, Kum’da yaşayan şoförlük yapan, 35-40
yaşlarında, orta tahsilli, Caferi
inançlı, İranlı bir Türk
130 Kaynak Kişi: İbrahim Assımabadi, 33 yaşında 9 yıl tahsil görmüş,
Kum’lu Caferi inançlı bir Türkmen,
Taksi şoförlüğü yapıyor.
131 Muhammed Bakır as- Sadr’ın yayına hazırladığı Es- Safihetüs
Seccadiye al- Kamile, Beyrut 1992
132 Kaynak Kişi: İbrahim Asım Abadı.
133 Kaynak Kişi: a.g.ş; Dr. Cevat Tureylu, İran’a iltica etmiş Iraklı
bir Türkmen
134 Kaynak Kişi: a.g.ş.
135 Kaynak Kişi: a.g.ş.
136 Kaynak Kişi: a.g.ş.
137 Kaynak Kişi: İbrahim Asım Abadi
138 Kaynak Kişi: a.g.ş; Dr. Cevdet Tureylu
139 Kaynak Kişi: a.g.ş.
140 Kaynak Kişi: Seyit Hüseyin
141 Kaynak Kişi: a.g.ş.
142 Kaynak Kişi: a.g. ş. krş: Yaşar Kalafat, Doğu Anadolu’da Eski Türk
İnançlarının İzleri, Ankara 1995
(2. baskı)
143 Kaynak Kişi: Seyit İbrahim
144 Y.Kalafat “Türk halk İnançlarında Hususiyle Tahtacılarda Ayna” 1.
Akdeniz Yöresi Türk Toplulukları
Sosyal kültürel yapısı (Tahtacılar) Sempozyumu, Ankara,1995,
Sh.75-107.
145 Kaynak Kişi: İbrahim Asım Abadi
146 Yaşar Kalafat “Türk Halk İnançlarında Hususiyle Tahtacılarda Ayna”
1. Akdeniz Yöresi Türk
Toplulukları Sosyal Kültürel Yapısı (Tahtacılar) Sempozyumu,
Ankara,1995, sh.75-107
147 Kaynak Kişi: Bilgin Coşkun
148 Kaynak Kişi: Bilgin Coşkun;Dr. Cevdet Tureylu
149 Kaynak Kiş: Seyyit İbrahim
150 Kaynak Kişi: Aslı Igdırlıoğlu
151 Kaynak Kişi: Bilge Coşkun
152 Kaynak Kişi: Seyit İbrahim
153 Kaynak Kişi: Asrı Iğdırlıoğlu
154 Y.Kalafat, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançları İzleri, Ankara,
1995 (2.baskı)
155 Prof.Dr. Avni İlhan,İmam Musa Kazım, İmam Ali Rıza, İmam Muhammed
Taki, Ankara, 1996, sh
54-66-67
156 Ahmet Yaşar Ocak, Türk Folklorunda Kesikbaş (Tarih Folklor
İlişkisinden Bir Kesit) Ankara ,1989
157 Yaşar Kalafat, İslamiyet ve Türk Halk İnançları, Ankara,1996.
158 Yaşar Kalafat “Halk İnançları Zemininde Hak Aşığı Farklılığı
Üzerine Bir Deneme” Diyanet İşleri Başkanlığı
Arşiv kayıtlarına Göre, I. Türk Medeniyetinde Sözlü Kültür geleneği
Türküler ve Ozanlar Sempozyumu
(12-14 Eylül 2002) Aralık 2002 sh. 136-139
159 Yaşar Kalafat, “Güney Kafkasya Sosyal Antropoloji Araştırmaları,
Ankara, 2000.
160 Yaşar Kalafat “İran Türk Halk Kültürünün Stratejik Boyutu”
Muzaffer Özdağ Armağan, Ankara 2003
161 Yaşar Kalafat a.g.e
162 Ortak Türk Keçmişinden Ortag Türk Geleceğine Uluslar arası Folklor
Elmi Konferansı, (Bakü –9-11-
Yanvar 2003)
163 Ali Rıza; İran’da Türklerin Coğrafya ve Cemiyeti, Tahran ,2001
164 Kaynak Kişi: Alirıza Sarrafi Ocak 2003-Bakü.
165 Yaşar Kalafat, Karşılaştırmalı Bayır – Bucak Türkmen Halk
İnançları, Ankara 1996
166 Yaşar Kalafat, Balkanlardan Uluğ Türkistan’a Türk Halk İnançları
I. Hazara Karakalpak, Karapapag,
Dağıstan, Nogay, Karaçay, Karay, Ahıska, Bulgar, Gagauz, Bozkurt,
Çuvaş, Altay, Kazak, Tatar
Türkleri, Ankara, 2002
167 Kaynak Kişi: İran Türk Halk Ozanlarından Ehed Meliki Eli Şahı.
168 Ağşın Ağkemerli Dondurmacı, İskemer, 2000
169 S.K Seferoğlu- A.Müderrisoğlu, Türk Devletleri Tarihi (Etnolojik
Bir Deneme), Azerbaycan Kültür Derneği
Yayınları, Ankara,1986
170 Tölis abidelerinde daima Tarduşlar ile birlikte geçer. Bunların
başında Kül –Çür ünvanlı bir bağ bulunmuştur.
(Prof. Dr.Faruk Sümer, Oğuzlar,s.7, İstanbul,1980)
171 Gardizi, s.83-84; V. Minorski, Hudud-ul alem,(izahlar
kısmı),s,304-305
172 Prof.Dr.Faruk Sümer, Oğuzlar, s.32
173 Prof. Dr. Osman Turan,Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi,s.7,108,149,
İstanbul ,1973,Prof. Dr. Ahmet
Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü,s.179-180; M.Fahrettin Kırzıoğlu, Kars
Tarihi, İstanbul 1853,s.393-
409;Prof.Z. Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, s.198 ; prof. Dr.
Mehmet Eröz, Hıristiyanlaşan
Türkler, Ankara 1983, s.12-13
174 Prof.Dr. Faruk Sümer, a.g.e., s. 12,13, 33.
175 İ. Hami Danişmend, Türklük Meseleleri, İstanbul 1976, s. 92-115
176 Melih Erçin, “Saka-Türk(Hece-Harf) yazısı ve Dilli” adlı tebliğ,
IX.Türk Tarih Kongresi II, Ankara 21 Eylül
1981
177 Kenges Üzerine Eser Vermiş Otoriteler: Prof. Emel Esin, “Farabi’yi
yetiştiren Kengeres Kültürü”, İslam
Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, VII, İstanbul 1997; Melih Erçin, Türk
Yaazıtları: İki Kuman Yüzüğü, Talas
Ağacı, Nağyzent-Miklos Definesi ve Yeni Çeviri Yazıları, Türk Kültürü
Dergisi, Sayı:231, s.565-567,
Temmuz 1982; Prof Dr. Faruk Sümer, Oğuz, Eylül 1983; Prof Dr. Akdes
Nimet Kurat, “Doğu Avrupa Türk
Kavim ve Devletleri”, Türk Dünyası El Kitabı, Ankara 1976; S.G.
Klyaşrornıy, Dverneturskie Runiçerskie
Pamyatnkti, Moskova 1964; K.Shiratori, “enew attempt at the solutin of
the FU-lin problem”, Memories of
the Research departr, of Tokyo –bonko, XV.Tokyo 1956; Prof. Emel Esin,
İslamiyetten önceki Türk
Kültürü Tarihi ve İslama Giriş, İstanbul 1978.
178 Azerbaycan Milli Merkezi Başkanı Sayın Mehmet Kengerl’nin özel
arşivi.
179 Armansyaka Georrafiya VII veka po R Sh.SPb, 1987, s.60
180 Esed Eliyev, Gürcistan Azerbeycanlılarının Manevi Medeniyeti, Bakü
Elm Yayınevi;1995; s.6.
O. Geybullayev G. Kadim Türkler ve Ermenistan, s.101
181 Azerbaycan Milli Merkezi Başkanı Sayın Mehmet Kengerli’nin
açıklamaları ve özel arşivi; Altay Memmedov,
Kenkerler,Bakü,1996
182 Mehmet Hasan Veliyev Baharlı, Azerbaycan, Bakü, 1993.s.38-39
183 Şemistan Nezirli, Azerbaycan’ın Körkemli Adamları,Bakü, Gençlik
Yayınevi,1991
184 Hamide Mehmetkuluzade, Azerbaycan’da Yenilikçi Bir öncü: Celil
Mehmetkuluzade Hatıraları,
Hazırlayan: Fatma Özkan,Ankara,2002
185 Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu, Türk Kavimleri, Ankara, 1983,sh.70
186 G.B. Telebe, “Hıdır Nebi Gecesi” 04 Şubat 2003, Ahtar Gazetesi-Tahran
(Türkçe-Farsça)
187 G.B.Telebe, “Hıdır Nebi Gecesi”,04 Şubat 2003, Ahtar Gazzetesi,
Thrann, Türkçe - Farsça
188 Y. Kalafat, Doğu Anadolu’daki Eski Türk İnançlarının İzleri,
Ankara, 1999, s. 50
189 A.İnan, Makaleler ve İncelemeler, Ankara,1988,s. 398-450
190 Dr. Y. Kalafat, “Halk İnançlarımızda Değirmen”, Folklorist Prof.
Dr. Umay Günay
Armaoğlu,Ankara,1996,s.147-150.
191 Mürsel İsmail Hekimoğlu, Oğuz Terekeme Halk Merasimleri ve Meydan
Danışmaları, Bakü, 1997; Ağit
Abbasoğlu, “Ahıska Türklerinin İnançlarında Ağaç ve Su Kültürü”,
Erciyes,Ocak 1991, s.157, s.10-11; G.
Dönmez, “Anadolu Efsanelreinde Su Motifi” Milli Kültür,1999, s.62
s.14-17
192 Prof.Dr. Abdulhaluk M. Çay, Hıdırellez Kültür Bayramı, Ankara,1997
193 A.Y.Ocak,İslam Türk İnançlarında Hızır Yahut Hızır-İlyasa Kültü,
Ankara 1985
194 Prof.Dr. M.Aktok Kaşgarlı, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Uygarlığına
Giriş, Ankara 1984, “Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun Tarihi İnanç
Yapısı” Türk Dünyası Araştırmaları, Şubat 1986, sh. 39-74
195 Prof. Dr. Mehmet Eröz,Hristiyanlaşan Türkler, Türk Kültürü
Araştırmaları Enstitüsü, Ankara,1983
196 Xavier Luffin “une Version Karamanlı de L’epopee de Köroğlu Mise
En Perspective Culturelle” György
Hazai,Archıvum Ottamanıcum, Horrasowitz Verlog, 1998,sh.5-101
197 Yaşar Kalafat, Güney Kafkasya, Ankara 2000 sh. 121-225
198 Y.Kalafat a.g.e 121-125
199 Yaşar Kalafat, “Türk Halk İnançlarında Üryanlık/Üryab Baba”
Anayurttan Ata Yurda Tğrk Dünyası, 1997,
S.11,sh.60-65.
200 Yaşar Kalafat, Bakü-Ceyhan Kültür Hattı, Sosyal Antropoloji
Araştırmaları, ASAM Yayınları,
Ankara, 2000
201 Yaşar Kalafat, “Gürcistan Gezisi ve Bir Coğrafyanın Kardeş
Halkları”, Yeni Düşünce, s.31,s.25-31
202 Yavuz Akpınar, Azeri Edebiyatı Araştırmaları, İstanbul,1994
203 Nihat Çetinkaya, Iğdır Tarihi (Tarih, Yer Adları ve Bazı Oymaklar
Üzerine, Türk Dünyası Araştırmaları, İstanbul 1996, s.97, 207, 225,
248, 280, 281, 332.
204 Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu, Türk Kavimleri, Ankara, 1983, sh.55
205 M. Fahrettin Kırzıoğlu, Osmanlıların Kafkas Ellerini Fethi
(1451-1550), Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1993
206 N. Çetinkaya, a.g.e, sh.97
207 N. Çetinkaya, a.g.e, sh.225
208 Menemmedhesen Velili (Baharlı), Azerbaycan, Azerbaycan Devlet
Neşrüyatı, Bakü, 1993, (Zikreden, N. Çetinkaya. a.g.e)
209 N. Çetinkaya, a.g.e
210 Vasıf İsmailoğlu, “Birgün Hastahanede, Kürtleşmiş azerbaycan
Türkleri” M.d. 2002, İstanbul
211 Nadir Memmedov, Azerbaycan’ın Yer Adları, Azerbaycan Devlet
Neşriyatı, Bakü 1993, sh.127 (zikreden N. Çetinkaya a.g.e)
212 Zeynelabidin Makas, Ermenistan’ın Tarihi ve Kültürel Coğrafyası,
Kök Yayınları, Ankara 1990, “Ermenistan’da Adları Değişen Bazı Türk
Yerleri Üzerine” Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Nisan 1993, s.83
213 Nihat Çetinkaya, a.g.e sh.281
214 Perviz Yekani Zare, Azerbaycan Şifai El Edebiyatına Bir Bakış,
Tahran, 1377 (1998)sh.202
215 Ali Ayrım“Armagan Anıların Romanı“,İstanbul,1971.
216 Perviz Yekani Zare; a.g.e
217 a.g.e
218 a.g.e
219 a.g.e
220 a.g.e
221 Y. Kalafat, “Türkmeneli Erbil ve Türkmen Halk Sufizmi”, Türk
Dünyası Arştırmaları, Nisan 1997, s.107, sh.9-61
222 Kaynak Kişi: S.S. Ayrımlı
223 Perviz Yekani Zara, a.g.e.
224 Kaynak Kişi: S.S. Ayrımlı
225 Perviz Yekani Zara, a.g.e
226 a.g.e
227 a.g.e
228 a.g.e
229 a.g.e
230 a.g.e
231 Y. Kalafat, Balkanlardan Uluğ Türkistan’a Türk Halk İnançları I.,
Ankara 2002
232 a.g.e
233 Y. Kalafat, Makedonya Türkleri (Türkmenler, Tarbeşler/Türkbaşlar,
Çenkeriler ve Yörükler) Arasında Yaşayan Türk Halk İnançları,
İstanbul,1994
234 P. Yekani Zara, a.g.e
235 a.g.e
236 a.g.e
237 a.g.e
238 a.g.e
239 Kaynak Kişi: S.S. Ayrımlı
240 Y. Kalafat “Türk Halk İnançlarında Sarımsak ve Soğanla İlgili
Hususlar” Türk Mutfak Kültürü Üzerine Araştırmalar, Ankara, 2001
sh.85-90
241 P.Y. Zara, a.g.e
242 a.g.e
243 a.g.e
244 Y. Kalafat, Türkmen Dünyası Karşılaştırmalı Türkmen Halk
İnançları, Ankara, 2000
245 P.Y. Zara, a.g.e
246 Y. Kalafat, a.g.e
247 P.Y. Zara, a.g.e
248 a.g.e
249 a.g.e
250 a.g.e
251 P.Y. Zara, a.g.e
252 Zöhre Vefai, Azerbaycan’da Kullanılan Kaplar, Tebris. Zeynep
Yayınları, 1378 (1999)
253 Zöhre Vefai, Türk Dilinde Kullanılan Saya Şiirleri, Zeynep
Yayınevi, Tebris, 1379 (2000)
254 Ali Rıza Sarrafi, “Sayacı Sözleri” sh.34-40, Tahran 2000; S.
Dündar- H. Çetinkaya, “Sayalarla İlgili İnançlar” Terekemeler
(Karapapaklar) Ankara, 2000, sh.118-119 “Hüseyin Türk “Türkiye’de
Koyunun Yüzü Geleneği” Erdem, c.13, s.39, sh.499-507
255 B.N.Bopratav , “Saya” Folklora Doğru, 1975, s.3,sh.10
256 Alirıza Sarrafi
257 Kaynak Kişi: S.S. Ayrımlı
258 Kaynak Kişi: S.S. Ayrımlı
259 a.g.e
260 Y. Kalafat, “Göktürklerden Günümüze Türk Halk İnançlarında Kurt”
XIV. Türk Tarih Kongresi, ( 9-13 Eylül 2002) Ankara
261 Kaynak kişi: Sadık Sadıkoğlu/ Ayrımlı
262 Kaynak kişi: S.S. Ayrımlı
263 Yaşar Kalafat, a.g.e
264 Kaynak Kişi: Sadık Sadıkoğlu/ Ayrımlı
265 Kaynak Kişi: Sadık Sadıkoğlu/ Ayrımlı
266 S.V. Örnek, “Anadolu Folklorunda Ölüm, Yas”, Ankara, 1999,
sh.135-137
267 Kaynak Kişi: S.S. Ayrımlı
268 Yaşar Kalafat, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri,
Ankara, 1999, sh.135-137